YILBAŞI ANLAYIŞIMIZ

Soru :
Türkiye’de ve üçüncü ülkelerde yılbaşı geceleri çok çılgınca kutlanıyor, adeta kutsanıyor. Buna karşı;
A) Bizim yılbaşı anlayışımız nasıl olmalıdır.
B) Yılbaşı münasebetiyle hindi alıp satmak, tebrikleşmek, tebrik satmak, yılbaşı programları için sipariş edilen davetiye, kart, poşet (vb.) imal etmek caiz midir?
C) Yılbaşı, Nevruz, Mihrican ve zamanımızda çıkan diğer benzeri bayram ve şenlikleri kutlamak günaha veya dinden çıkmaya sebep olur mu?
D) Kıyafette Teşebbüh Olur mu? Olursa teşebbühte zamana ve mekâna göre değişme olabilir mi? Meselâ şapka dün teşebbüh alâmeti iken bugün böyle olmaktan çıkmış mıdır?
E) Nebilerin doğum tarihleri belli midir?
F) Takvim hususunu nasıl anlamalıyız?
G) Yılbaşı gecesinde neler yapmalıyız?
H) Dini ve Milli, örf ve adetlere bağlılığın gerekliliği ve batı taklitçiliğinin getirdiği felaketleri izah eder misiniz?
I) Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında fark var mıdır? Varsa nelerdir?
J) Batı felsefesi ile Kur’an’ın insanlığa bakış açısı nasıldır?
K) Batı medeniyetinin çöküşünün emareleri ve İslam medeniyetinin yükselişinin tezahürleri nelerdir?

Cevap:

Yılbaşı Anlayışı

“Kim bir kavme (topluluğa) benzerse, onlardandır.”1 hadis-i şerifi mevzumuzla alakalı olarak ne kadar manidar değil midir?
Özellikle hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şeklî benzeşmenin sonuçta itikâdi benzeşmeye götüreceğini anlatır.
İbn-i Haldun da: konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak basar. Mağlupların galipleri taklit etme psikolojisi taşıdıklarını anlatır.2
Sonuç şudur: insan ancak, a) sevdiğini, b)takdir ettiğini ve büyük gördüğünü, c) mağluplar galibleri taklit ederler.
“Şeklî taklit, itikâdi taklide götürür.” Bu ilmi gerçeğe de dikkat çektikten sonra genel bir fıkhî kaideyi hatırlatıp, mesele hakkında âlimlerimizin istinbatlarını (bir kısmının verdiğimiz nasslardan çıkardıkları hükümleri) nakledeceğiz.
İttifakla kabul edilen bu fıkhî kaide şudur:
“Müslüman’ın, bir başka dinin şiarı (alamet-i farikası) olan bir fiili kendi ihtiyarı ile yapması küfürdür.”
Nevruz ve yılbaşı kutlamaları âlimlerimizce başka dinlerin ve inanç sistemlerinin şiarı olarak görülmüş ve bu konudaki hüküm ona göre verilmiş.
Görebildiğimiz kadarıyla Buhara bölgesi âlimlerimizden Baytekin El-Türkmânî bu tür konularda en geniş bilgiler veren âlimlerimizden biridir. Buna benzer meseleleri müstakil bir kitapta anlatmış ve sözünü ettiğimiz konu üzerinde özellikle ve sayfalarca durmuştur: “Bazı Hanefi âlimleri demişlerdi ki; adı geçen bütün bu (başka inançların gereği olan bayram ve kutlamalara) katılan ve bundan tevbe etmeyen, onlar gibi kâfir olur.”3
İmam-ı Malik’in arkadaşlarından biri de demiştir ki: “Nevruz günü (o günü ta’zim için ) bir karpuz kessen dahi domuz kesmiş gibidir. Dolayısıyla Müslüman, böyleleriyle oturması, kesmede ve pişirmede de onlara yardımcı olması ile günahkâr olmuş olur.”4
“Mecusilerin nevruz (yeni gün, yeni yıl, yılbaşı) kutlamalarına katılmakla da kâfir olur. Çünkü burada onların o gün yaptıkları şeylere muvafakat anlamı vardır. Daha önce satın almamakta olduğu bir şeyi nevruzda, o günü tazim için -yeme içme için değil- satın alması, keza yine o günü kutlayan şirk ehline nevruz günü, velev bir yumurta olsun, bir şey hediye etmesi de aynıdır.”
“Nevruzda (yılbaşı gününde) bir Müslüman diğerine bir şey hediye etse, ama bununla da o günü tazimi (kutlamayı) düşünmüş olmasa, fakat bir takım insanların o güne mahsus böyle bir uygulaması bulunmuş olsa bunu yapan kâfir olmaz, ancak o günlerde yapmaması daha önce veya daha sonra yapması gerekir. Ta ki onlara benzemiş olmasın. İbadette muvafakat, yani onlara has ibadet saatleri olan üç vakitte namaz kılmak haram olursa, ibadet olmayanları bir düşünelim!”5
İmam-ı Ebu Hafs demiştir ki: “Bir adam rabbine elli yıl ibadet etse, sonra nevruz (yılbaşı) geldiğinde, o günü kutlamak için şirk yapanlardan birine bir hediye gönderse kâfir olur.”6
İmam-ı Rabbani de benzer şeyleri kendi zamanındaki Hindistanlı Müslüman kadınların yaptıklarını, başka inançlarda olanlar gibi belli günlerde, o günlere has hediyelerle hediyeleştiklerini anlatır ve bütün bunların şirk ve İslam dinini inkâr demek olduğunu söyledikten sonra, şu mealdeki ayeti zikreder: “… Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.”7-8
Bu, Allah’a inandığını söyleyenlerin de şirk koşuyor olabileceğini, ya da şirk koşanların da Allah’a inandıklarını söyleyebileceklerini anlatır.

Hülasa:

1- Yılbaşı gibi başka inançların şiarı olan günlere, o günü tazim ve kutlama maksadıyla katılmak, aynı maksatla o günlerde tebrikleşmek, hediyeleşmek, yine aynı maksatla hindi (vb.) almak, yemek, ziyafet çekmek, aynı maksatla bu tür kutlamalara katılmak küfürdür. Bunu yapmış ve tevbe etmemiş bir insanın imandan, nikâhından, ibadetlerinin boşa gitmesinden korkulur.

2- Böyle zamanlarda, böyle zamanlara has hindi (vb.) şeyleri sırf gıdalanmak için almak, tebrikleşmek küfür değil ise de, onlara (isteyerek şirk yapanlara) benzeme ve onların uygulamalarını yaygınlaştırma ve meşru gösterme anlamı taşıdığından, tehlikeli ve mahzurludur. Müslümanların hangi maksatla olursa olsun, o günlere mahsus bir şey yapmamaları gerekir.

3- Hindi gibi sırf o günlere mahsus şeyleri, o günlerde satmak, fâsıklara “günahta yardım” anlamı taşıdığından, haram ya da tahrimen mekruhtur. Ancak alacağı para haram değildir. Haram ve günah olan, o işi yapmasıdır. Bu hindilerin besmele ile kesilmiş olması halinde böyledir. Besmele ile kesilmemişse “meyte” olacaklarından satılmaları hiçbir surette caiz olmaz.

4- Yılbaşı kutlamaları için matbaa sahiplerinin davetiye, afiş, kart (vb.) şeyleri basmaları da aynıdır. Yani bunlar sırf yılbaşına özel olarak kullanılacaklarsa, yapılıp satılmaları aynı derecede mahzurludur. Eşantiyon eşya için de aynı durum geçerlidir.
Yılbaşı münasebetiyle hindi alıp satmak, tebrikleşmek, tebrik satmak, yılbaşı programları için sipariş edilen davetiye, kart, poşet (vb.) imal etmek caiz midir?

Bu meseleyi iyi kavrayabilmek için önce şu ayet ve hadisleri göz önüne almak gerekir; “… iyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup sakının.”9, “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım göremezsiniz.”10, “(Allâh) Size Kitapta indirmişti ki: Allâh’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar (bu sözü bırakıp) başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allâh, bütün iki yüzlüleri ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.”11
Mevzu ile alâkalı, başkalarına benzeme noktasında ele alınan sayılmayacak kadar hadis-i şerif vardır. Bunlardan birini de alarak mevzuya bakış yapalım.
İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) anlatıyor:

Resulûllah (sas) buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.”
Bir diğer rivayette: “ müşriklere muhalefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin.” denir.12
“Kim bir kavme (topluluğa) benzerse, onlardandır.”13
Bu hadis- i şerifler de yukarda anlatılan hususları te’kid edici ve ayetleri şerh edici mahiyettedir.
Yılbaşı, Nevruz, Mihrican ve zamanımızda çıkan diğer benzeri bayram ve şenlikleri kutlamak günaha veya dinden çıkmaya sebep olur mu?

Dünya’daki yaşantı tarzlarının bazıları bütün insanlar için müşterektir. Bazı hayat tarzları ise bir kısım insanları ilgilendirir.
Birincisinden sakınmak gerekmez. İkincisinden sakınmak gerekir. Meselâ güneşin doğuşu, güneşin gökyüzünde oluşu ve güneşin batışı esnasında kâfirler, güneşe ibadet ederler. Onlara benzememek için bu üç zamanda bize namaz yasaklanmıştır. Bu yasağa uymamız gerekir.
Keza, zünnar ve haç Hıristiyanlara has bir işaret olduğu için bunu takmamız, zahirî küfrü icap ettirir. Hatta küfrün icat ettiği şenlikleri tazim etmek ve herhangi bir şeyi o maksatla gayr-i müslimlere hediye etmek aynı şekilde riddeti (dinden dönmeyi) getirir. Yani eğer bu münasebetler tazim (büyütme) niyetiyle olursa riddet hasıl olur. Sadece bir alışkanlığı yaşamak amacıyla yapılıyor ve tazim (yüceltme) söz konusu değilse, görünüşte riddet olsa da
Allah katında, riddet olmayabilir. Meselâ bir Müslüman zünnar’ı tazim niyetiyle değil, sadece şenlik alameti olarak bağlarsa Allah katında mürtet olmaz.14
İmam Rabbani der ki, Hindistanlıların kutsal saydıkları günü tazim etmek, o güne ait kırmızı pilav pişirmek veya Yahudilere ait günlerde kendileri gibi hediyeleşmek küfrü gerektirir.15

Fakat İbni Hacer der ki: Bu günlerde (gayr-i müslimlerin şenlik günlerinde) saygı ve tazim niyetiyle değil, belki insanlara neşe getirmek, çocukları sevdirmek niyetiyle elbise alıp giydirmek, bu günlerde kâfirle adetlerini yaşamak, bir nevi benzetme ise de riddet değildir. Hattâ bir şenlik, bir alışkanlık niyetiyle oluyorsa bunda bir beis yoktur.16
İbni Hümam der ki, Müslüman’ın kâfirlerden bir işaretle ayrılması gereklidir, kâfirlere benzememek için farklı yaşamak elzemdir. Ta ki kâfir ile Müslüman birbirlerine karışmasınlar, tereddüt yaşanmasın, kimliği bilinmeyen bir kâfirin ölümü halinde yanlışlıkla Müslüman sanılıp üzerine namaz kılınmasın. Dünya münasebetlerinde yanlışlık yapılmasın, Müslüman’a lider seçilmesin, onunla evlenmesin.17

Seyit Kutup der ki: Beşerî sistemlerin icat ettikleri bayram, yılbaşı gibi şenlikleri tazim, takdir niyetiyle kutlamak küfürdür.
Seyit Kutup bir ayetin tefsirinde tazim ve takdir niyetiyle kutlayanların küfründen söz ediyor ve bu sözüyle diğer ulemanın bu konudaki ortak görüşünü paylaşıyor.

Bu konunun sosyal ve itikadî taraflarını incelemek lazımdır.
1920’li yıllarda şeriatın yürürlükten kaldırılması ve yerine başka geleneklerin arandığı sıralarda fötr şapka gibi kâfirlere has giysiler, tartışma konusu olmuş ve Mısır Din İşleri Başkanlığı bir genelgeyle bu çeşit başlıkların başa konmasının caiz olmadığını, riddete yol açacağını ittifakla kabul etmiştir.

Aynı tarihlerde Ebu Zehra’nın da içlerinde olduğu on beş kişilik yetenekli, araştırmacı ulema, aynı sonuca varmış; fakat fes, Müslümanlar ile kâfirler arasında müşterek olduğundan başa konmasının zararsız olduğuna karar vermişlerdir.

Aynı tarihlerde Tanta Enstitüsü uleması aynı kararı almış ve Hz. Ebubekir’in saç tarama ve tıraş olmada, kâfirlere benzemeye çalışanların sorgusuz katledileceklerine dair mesajı delil göstererek, küfre has gelenekleri yaşamayı, küfür alametlerinden saymışlardır.18
Aynı çağın büyük ulemasından Bediüzzaman, İşaret-ül İcaz adındaki tefsirinde, zünnar ile şapkayı küfür alameti olarak nitelemiş; fakat şapka, zamanla Müslümanların adetlerine eşlik edip küfrün özelliğinden çıkınca diğer kitaplarında: “Şapka, Müslüman oldu.” müjdesini vermiştir. Ama zünnar hâlâ Hıristiyanlara ait özel bir işaret olduğu için bunun kullanılmasına fetva verilmemiştir.

Bu yasaklayıcı kaynaklara rağmen, bazı kaynaklar gösteriyor ki, kâfirlere has şeyleri yaşamak, onların kullandıklarını kullanmak caizdir. Yeterki tazim olmasın. Zira Allah Resulü (sas), çevreden gelen kâfirlere has bazı elbiseleri giymiştir. “Meselâ Yemen’den gelen bir izar ve mülebbede bir kasa içerisinde iken O’nun (sas) tarafından kabul edilmiştir.”19
Ebû Yusuf, Resulüllah’ın (sas) ruhbanların giydiği tüylü ayakkabılarını giydiğini söyler ve bunu şöyle belgelendirir:
“Hem İslamî kuralların menfaati için hem de insanın maslahatı için kâfirlerin özelliklerini yaşamak caizdir.”20
Evet, Resulüllah (sas), Mecusîlerin kendilerine özel dokudukları cübbeyi giymiştir.21

Bu konudan olmak üzere şunu da ilâve edelim: Eğer biri başka birisinin hürmetine niyet edip hayvan keserse bazı Hanefi ulemaya göre küfre sapar, kesilen hayvan da meytedir. Meselâ, herhangi bir lider için ya da haccılar için ya da gaziler için ya da yeni yapılan bir ev, yeni satın alman bir araba veya verilen hediye için hayvan kesilirse bu kötü sonucu getirir, derler. Zira hayvan; ancak Allah adına kesilir. Bu niyeti aşan her çeşit kesim tehlikelidir.22

Fakat başka bir yerde İbn. Hacer ve Ebu Hanife’den de nakledildiği gibi eğer bir insan puta da secde etse; fakat kalbinde iman varsa, putu tazim niyeti yoksa Allah katında küfre girmez. Öyle ise hayvan kesenin niyeti karşı tarafı tazim ise meselâ Allah adına keseceğine, falan şeyin adına kesiyorum, diye niyet ederse tehlike küfre kadar gider. Eğer niyet, yeni gelen nimeti takdir etmek ve o nimete saygı göstermek ise tehlike hafifler. Belki de tehlikeden bir beis kalmaz.23
Bu kaynakların müşterek görüşlerinden anlaşılıyor ki, haram olmaya sebep, kâfire has bir şeyi tazim edip İslâm’ın şerefini kırmaktır. Eğer yapılanlar bunun için değilse yani yapılanların tazim ve şeref kırıcı tarafı söz konusu değilse haram sayılmaz.
Burada önemli olan Müslüman’ın izzetine leke düşürmemek olmalıdır. İslâm dışı yaşantı şeref kırıcı biçimindeyse ondan uzak kalınmalıdır.
İbn Haldun gayr-i müslimlere has gelenekleri yaşanmaması gerektiğini tavsiye ederek konuya şöyle yaklaşıyor:
“Bir milletin başka bir milletin geleneklerini kendi geleneklerine tercih etmesi mağlubiyetine işarettir. Bunun için her zaman mağluplar, galiplerin elbisesini giymek, içtiklerinden içmek, yediklerinden yemek, onlarla selamlaşmak, konuşmak, yani bütün kültürlerini yaşamak isterler; ama galipler, mağlupların geleneklerini yaşamak istemez, bunlara tenezzül bile etmezler.“24

Kıyafette Teşebbüh Olur mu?

Teşebbühte zamana ve mekâna göre değişme olabilir mi? Meselâ şapka dün teşebbüh alâmeti iken bugün böyle olmaktan çıkmış mıdır?
Teşebbüh, yani kâfir ve fâsıklara benzemek yasaktır. Ehli küfre has ve küfür alameti sayılan bir elbiseyi giymek küfür, ehli fıska has bir elbiseyi veya bir cinsin diğer cinse has elbisesini giymek ise fısktır. Yani İslâm’ın üzerinde durduğu teşebbüh sırf gayrimüslimleri taklit etme veya erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere veya ehli fıska benzeme özentisiyle birbirlerinin şekil ve kıyafetlerini taklid etmeleridir. Nitekim Peygamberimiz (sas) kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lanet etmiştir.25 Yine Resûlüllah (sas) kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına da lanet etmiştir.26
İmam-ı Rabbani, Ahmed el-Faruk Serhedî Mektubat isimli eserinde der ki: “Doğru olan şu ki, erkekler kadınlara benzemekten nehy edildiklerine göre hüküm kadınların âdetlerini bilmeye tevakkuf eder. Bir beldede kadınlar önden düğmeli gömlek giyiyorlarsa oradaki erkeklerin kadınlara benzememek için bunu giymeyi terketmeleri ve yandan düğmeli gömlek veya elbise giymeleri gerekir. Başka bir beldede kadınlar yandan düğmeli elbise giyiyorlarsa erkeklerin önden düğmeli olan elbiseyi tercih etmeleri lâzımdır”27
Muğnil-Muhtâç isimli eserde de, bir memlekette bir fakîhin mutad olmayan kaftan ve takke giyinmesi kişiliği zedeler ve şehâdetin reddine vesile olur, denilmektedir.28

“Şapka, Osmanlı döneminde sırf gayrimüslimleri taklid gayesiyle giyilmesi bakımından teşebbüh alâmeti” sayılırdı. Fakat bugün şapka giyinmede gaye gayr-i müslimleri taklid değildir. Belki adet böyle olduğu için giyilmektedir. Bu itibarla niyette gayrimüslimlere benzeme sözkonusu olmayınca şapka giymek teşebbüh alameti sayılmaz. Yukarıda İmam-ı Rabbaniden de naklettiğimiz gibi, hüküm örfe göre değişmektedir.

Hiçbir nebinin doğum tarihi tam net belli değildir. Hz. İsa’nın doğum tarihi net olarak belli değildir.

Haddizatında bütün nebilerin doğum tarihleri meçhuldür. Efendimizin (sas) bile doğum tarihi tam belli değildir. Hatta doğduğu yılda bile ihtilaf vardır. Hâlbuki Efendimiz (sas) isteseydi yılına, ayına, gününe, saatine hatta dakika ve saniyesine kadar Cenab-ı Hakk O’na vahyeder, bildirirdi. Ne Efendimiz (sas) böyle bir tarihten bahsetmiştir, ne de Sahabe-i kiram merak edip sormuşlardır.

Buna ihtiyaç duymamışlardır. Çünkü efendimiz (sas) senede bir defa, doğum gün veya gecesinde anılması, hatırlanılması lazım gelen bir zat değildir. O her zaman kalplerimizin sultanı ve dillerimizde zikredilen, dillerimizin balıdır.

Hz. İsa’nın da (as) doğumunda da meçhuliyet vardır. Bunu Hiristiyan kaynakları da söylemektedir. Şu andaki batıdaki tatbikat da, batının yılbaşı kutlamaları da farklı farklıdır. Aralarında çok ciddi münakaşalar da vardır. İsa’ın (as) doğum tarihindeki ihtilafın hikmeti, aynen Efendimiz’ın (sas) veladet tarihinin gizliliğindeki hikmetlerin aynısıdır.

Esefle görmekteyiz ki, batının Hz. İsa (as) gibi, âlişan bir peygamberin veladetini, yılbaşı gecesi diye, O’nun getirdiği esasata ters olarak kutlamaları, haram ve günah işlemeleri, peygamberlik ruhuyla ve semavî bir dinle asla ve kat’a te’lif edilemez.
Ve bizlerin de, hiçbir dînî ve millî gerekçemiz olmadan, onlara benzemeye çalışmamız da bir garabettir. Korkunç bir cehalettir. Tarihin affetmeyeceği bir felakettir.
Hz. İsa (as) veladetinin, mîladî ve şemsî yıllara göre hesaplanmasında ihtilaf olduğunu anlayabilmek için “takvim” ile alakalı bazı tespitlerin bilinmesinde fayda vardır.

Takvim

İnsanların hareketlerini ayarlamak için kullandıkları zaman ölçüsüdür.
Osman Turan hocanın, “on iki hayvanlı Türk takvimi” adlı eseri insanlık tarihinin kullandığı takvimleri anlama açısından bir şaheserdir. Oradan iktibasla takvimle alakalı bazı hususları aşağıya kaydediyorum.
Eskiden beri takvimlerin kullanılışı ve ortaya çıkışı:
1) Bir yıl usulü takvim.

2) Türklerin islamiyetten önceki takvimleri güneş senesini esas alır. 12 yılda veya 60 yılda bir devir yapan ve yılları sayı ile değil, isimle tesbit eden sisteme dayanır..

3) Selçuklu sultanlarında Melikşah’ın kullandığı, bugün de İran ve Afganistan’ın zaman zaman kullandığı celali takvimleri.

4) İslamiyetten sonra hicrî takvim ortaya çıkmış ve kullanılmıştır. Kameri aylara göredir.

5) Miladî takvim: iki tane miladî takvim vardır:

a) Romalı imparator Jule Sezar tarafından yaptırılan takvim.

b) PAPA 13. Gregoire, karlobisyalı liloya tarafından yapılan takvimdir. O, julien takviminin yanlışlarını düzeltmek için bir tane daha yaptırmıştır. Ve 1582 yılının 15. Günü kendi takvimini kabul ettirmiştir, julien takvimine o gün 10 gün ilave edilmiştir ve 5 Ekim günü 15 Ekim olarak kabul edilmiştir. Ama o gün cumadır ve değişmemiştir. Güneş sisteminde, en az yanlış takvimdedir: 1 senede 24 saniyedir. Yani takvim hesaplamasında 1 günlük hatanın ortaya çıkması için 3600 yıl geçmesi gerekir. Julien ve gregoire takvimlerini birbirlerine çevirmek için 13 gün ilave etmek ya da çıkarmak gerekir. Bu takvim direnişle karşılanmıştır. İngiltere ve İsveç ancak 1752 de benimsemiştir. Rusya 1917 den sonra, Osmanlı tanzimattan sonra kullanmaya başlamıştır. Rumi takvim bu julien takvimidir.
İstanbul’un hicri takvime göre fetih günü, 857 senesi cumadal ulasının 20. Salı günüdür.
Fetih günü diye kutladığımız tarih, julien takvimine göre bilinen gündür. Bu fetih gününü, bugün kullanmakta olduğumuz günlük farkı eklemek gerekir. O zaman fetih, yine salı günü olacaktır. Ama, 29 Mayıs değil 7 Haziran olması gerekecktir. Şimdi söyleyelim ki: son zamanlarda kutlanan yıldönümlerinin hepsi yanlıştır.

Yılbaşı Denen Gece

Bu akşam öyle bir akşamdır ki; “Allah’ın laneti heva ve heveslerine tabi olanlara olsun.” dediğimiz bir akşamdır. “Allah’ın laneti heva ve hevesine tabi olanlara olsun” deriz, fakat bizim içimizde haram ve günaha, haram ve günah işleyenlere, heva ve hevesine tabi olanlara karşı bir gerilim yoksa özelikle içimizde akkor ateş halinde tutuşan: “Allah’a dönme, tevbe-istiğfar aşkı ve onların yaptıklarından dolayı Allah’tan özür dileme, onlara karşı yüz ekşitmemiz yoksa onlardan dolayı bizlerin de helak olma ihtimali vardır.“, “(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allâh’ın azâbı çetindir.“29 ayeti mevzumuza ışık tutmaktadır.

Buhari’de geçen şu vak’a mevzumuzla ne kadar alakadardır; “Bir gemide seyyahlar seyehat ederken, birisi kendi olduğu yerden gemiyi delmeye kalksa, diğerleri de onu engellemeseler, bize ne kendi olduğu yeri deliyor dese ve karışmasalar, gemi delinip içeriye su dolduğunda, sadece gemiyi delen batmaz. O delen ile beraber diğer masumlar da gark olcaklardır.”30

Bu yılbaşı gecesinde işlenen o kadar çok günah var ki, o kadar çok işleyenler var ki, eğer bizler onları engelleme gayretiyle meşgul olmazsak, bela ve musibet geldiğinde hepimizin mahvolacağından korkarak Allah’a sığınmalıyız.
Allah’ın cemâlî ve celâlî isim tecellileri vardır. İşlemiş olduğumuz sevaplar cemâlî tecellileri celb eder, işlenen haram ve günahlar da celâlî tecellileri celb-ü cezb eder. Ekseriyetle celâlî tecellilerde belâ ve musibet olarak başımıza gelirler. Bu akşam Türkiye’de ve bütün dünyada işlenen büyük ve çok haram ve günahlar ile Allah celaliyle tecelli ederek başlarımıza sağanak sağanak arzi ve semâvî belâların gelme ihtimali vardır. Bundan O’na sığınırız.
Bazı mü’minler Allah’ın rahmetine bel bağlayarak rahat olup endişe duymaya bilirler. Bu işin dengesine gelince, imanda bedevî olanlarda ümit tarafı, imanda terakki etmişler için de korku tarafı ağır basmaktadır.
Bir bedevî, imanda da bedevî olduğu için ümitvar olarak: Ya Rasulallah! Haşirde benim hesabımı kim görecek? Sorusuna karşılık, Efendimiz (sas); “Allah görecek.” Buyurdu. Bedevî elini kıçına vurarak, arkasına dönüp giderken: “öyle ise vallahi kurtuldum” dedi. “Çünkü Allah rahman ve rahimdir. O benim hesabımı görünce beni bağışlar.” diyordu.

Hâlbuki hz.Yahya’nın yanında cehennemden bahsedilemezdi. Cehennem kelimesini duyunca şok geçirir dağlara kaçar ve aylarca kendine gelemezdi.
Acaba bizler bu dengenin neresindeyiz.
Bu gece eğer Allah gayz ve kahrıyla tecelli etse biz helâk oluruz. İşlenen günahlar maalesef bu boyuttadır ve bizleri çok büyük endişeye sevk etmektedir.
Şura suresindeki şu ayet ne kadar manidardır. “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayacaklar.”31 Bu ayetin tefsirinde efendimiz (sas) şöyle buyuruyor: “Allah’ın kullarından bir kul, bir haram, bir günah işlediği zaman, Allah’ın gayzı ve kahrı öyle feveran eder ki, göklerin, Allah’ın azametinin korkusundan neredeyse çatlayacak hale geleceklerdir.” dedi ve sonra yukarıdaki ayeti okudu.32

Bu gece bir haram, bir günah değil, binlerce, milyonlarca haram ve günah işleniyor ki, gayz-ı İlahinin feveranından O’nun rahmetine sığınırız.
Allah haşyetiyle tecelli ederse biz mahvoluruz: “Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allâh korkusundan onu, baş eğmiş, çatlamış, yarılmış görürdün. Bu misâlleri, düşünmeleri için insanlara anlatıyoruz.”33
Hele bu gece helâkete sebebiyet verecek israf ve günahlar, bizi helak eder diye endişe duymalıyız. “Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, onun hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz. Hem Nuh’tan sonra öyle nesiller helâk ettik ki saymaya gelmez! Kullarının günahlarını senin Rabbinin görüp bilmesi yeter.”34

Bu gece haramlar ve günahlarla yeryüzü şeytanlarla dolar. Şeytanların şerrinden Allah’a sığınmak ve bizi helâk eder korkusuyla titremek lazımdır. Şu ayetin davetine icabet edelim: “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.”35
Nitekim kadir gecesinde çok sevap işlendiği için bütün yeryüzü de melekler ve ruhlarla dolar: “O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner...”36
Allah’ın gadabından ve kahrından rahmetine iltica etmeliyiz. Efendimiz de (sas) öyle yapıyordu. Her gece teheccüd namazına kalkar, dakikalarca secdede kalır ve orada Allah’a dua dua yalvarır ve yalvarmaları içersinde; “Ey Allah’ım senin gadabından ve kahrından rahmetine sığınırım.” derdi.37
Bu gece bol bol tevbe istiğfar edelim. Bu tevbe istiğfarımızı en az yetmiş defa yapalım. “Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir. Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.”38
Bu gecenin şerrinden, bela ve musibetlerinden korunmak için Allah’a, Allah’ın rahmetine iltica etmeliyiz. Bu sığınmanın gerçekleşebilmesi için, Efendimiz (sas) ve sahabe-i kiramın yaptığı gibi “sadaka” takdim edelim. Daha doğrusu Allah’a karşı sadakatimizi takdim edelim. Sahabe-i kiram da öyle yapardı: “Ey iman edenler! Şayet Resulullah ile başbaşa görüşmek isterseniz, bu özel görüşmeden önce bir sadaka verin. Böyle yapmak sizin için daha hayırlı, şaibeden daha uzak, günahlarınızı temizleme yönünden daha uygun bir davranış olur. Eğer buna imkân bulamazsanız Allah sizi muaf tutar, çünkü Allah gafurdur, rahîmdir.”39
Musibetlerin kalkması için sadaka, belaların def’i için sadaka, Allah’a ve Efendimiz’e (sas) müracaat için sadaka vermeliyiz. Bu gece tam sadaka verilecek gecedir.
Bu gece sadakatimizi takdim edeceğimiz gecedir.

Dini Ve Milli Örf Ve Adetlere Bağlılık veya Batı Taklitçiliğinin Getirdiği Felaketler

Dinî ve millî örf ve âdetlerimize bağlı yaşamalıyız. Batı taklitçiliğinden vazgeçmeliyiz. Taklitçilik her zaman bize felaketler getirmiştir. Özellikle batının dinden uzak, ahlaksız ve kötü halleri bizim için taklit vesilesi olmamalıdır. Teknik ve fennini alabiliriz. Japonya batının ahlakını almayıp, fennini aldığı için ilerlemiştir. Bizler ise batının fennini almayıp ahlaksızlığını aldığımız için bu hale gelmişizdir. Akif:
Alınız ilmini garbın, alınız san’atını;
Veriniz hem de mesainize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san’atın ve ilmin; yalnız.
Bediüzzaman hazretlerinin de şu çağrısına kulak veriniz. “Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..”40
Bizler selefe saygılı olmalıyız.

Her peygamber ve dava adamından sonra arkasından gelenler iki ayrı gruba taksim olmuşlardır:

1- Hayru’l-halef olanlar,
2- Şerru’l-halef olanlar.

Hayru’l-halef olanlar, yüzde yüz öndekilere tabi olanlardır. Şerru’l-halefler ise, adı onlardan olduğu ve ben ondanım dediği halde, selefe fiilleriyle muhalefet edenlerdir. Efendimiz’in (sas) ümmeti hakkında en çok korktuğu da budur. Şu ayeti kerime ve hadis-i şerif bu hususu anlatmaktadırlar: “İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrâhim ve İsrailin nesillerinden ve hidâyete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”41

Şu hadis-i şerif de yukarıdaki ayetle alakalı olarak ne kadar manidar değil midir?

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.”
Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! (Onlar) yahudiler ve hıristiyanlar mı?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular.42
Efendimiz’den (sas) sonra, uzun süre hayırlı bir cemaat Efendimiz’i (sas) yakinen takip etmiş, onun gerçek ümmeti olduğunu göstermiştir.
Ama özellikle tanzimattan sonra (1868 ve sonrası) nereden zuhur ettiği belli olmayan bir güruh içimizden zuhur ederek, adım adım, karış karış Yahudi ve Hıristiyanları takip eder hale gelmiştir. Bizler de bunların içerisinde bulunmaktan korkmalı, titremeli ve Allah’a sığınmalıyız.
Efendimiz (sas) kendinden önce gelen peygamberlerin arkada kalan doğrularını tasdik, ümmetinin yaptığı yanlışlıkları tashih için gönderilen bir peygamberdir. Öyle de yapmıştır.
Ramazan orucu farz kılınmadan önce, Medine-i münevvereye hicret ettiğinde Yahudilerin oruç tuttuğunu öğrendi ve sordurdu. Onlar da, “her ayın 13. 14. ve 15. günlerinde hz. Musa oruç tuttuğu için biz de oruç tutuyoruz.” dediler. Efendimiz (sas) da: “ben Hz. Musa’ya onlardan daha yakınım” dedi. Oruç tuttu ve “tutunuz” diye emir buyurdu.43 Yani, onların doğrularını doğru olarak kabul ediyor ve tatbik buyuruyorlardı.
Yanlış olan mevzularda da asla onlara tabi olmuyor, kendi ölçüleri içerisinde, farklı şekilde doğruları tatbik buyuruyorlardı.
Ezan meselesi bu hususla alakalı en dikkat çekici misallerdendir:
Mescid yapıldıktan sonra, Peygamberimiz, bir gün, Müslümanları namaza toplamak için ne yapmak lâzım geleceği hususunu Eshabı ile görüştü. “Namaz vakti gelince, bir bayrak dik. Onu, görenler birbirlerine haber verirler!” denildi.
Peygamberimiz, bu fikri beğenmedi.
Yahudilerin Şebburu (borusu) gibi boru çalınması teklif edildi.
Peygamberimiz, bunu da beğenmedi. “Bu, Yahudilerin işidir!” dedi.
Çan çalınmasından bahsedildi.
Peygamberimiz “Bu, Nasrânîlerin işidir!” dedi.44 Yüksekçe bir yerde ateş yakılmasını söylediler. Peygamberimiz, bunu da, Mecûsîlere âit olduğundan, beğenmedi.45
Peygamberimiz “Ben, Müslüman ve Mü’minlerin namazlarının birlikte edâ olunmasını çok arzu ediyor, bunun için, namaz vaktinde adamları evlere dağıtıp halka nida ettirmeyi, hattâ onlara, namaz vaktinde yüksek binalar üzerine dikilip Müslümanlara nida etmelerini emretmeyi, bunu sağlamak üzere çan çatmalarını bile düşünüyorum!” dedi.46
Ashâb-ı Kiram, çan çalmayı uygun buldular ve hattâ Hz. Ömer, çan için gereken iki kuru ağaç parçasını da satın almayı üzerine aldı.47
Hz. Ömer, Peygamberimize “Halkı, namaza çağırmak için, ne diye bir adam göndermiyorsunuz?” deyince, peygamberimiz, “Kalk ya Bilâl! Namaz için seslen!” dedi.48
Zeyd b. Sâbit’in annesi Nevâr bint-i Mâlik, der ki: “Mescidin çevresinde benim evimden daha yükseği yoktu. Resûlullâh mescidini yapıncaya kadar Bilâl, evimin üzerine çıkıp ezan okurdu. Mescid yapıldıktan sonra da onun üzerine çıkıp ezan okumağa başlamıştı ki, o zaman, Mescidden daha yüksek yapılmış bir şey bulunmamakta idi.”49
Efendimiz içimizde iken Allah bize azap etmez.50
Efendimiz’ın (sas) kitabı, sünneti, davası, yöntemi, sistemi, hayat tarzı bizim içimizde iken Allah bizi helak edecek değildir. Biz istiğfar ediyorken de Allah bizi helak edecek değildir: “Hâlbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azab etmez.”
“Hâlbuki ey Muhammed, sen onların içinde iken Allah onlara azab edecek değildi. Sen onlar için rahmetin kendisiydin, senin bulunduğun yere azab indirmek imkân ve ihtimal dâhilinde değildi. Ayrıca onlar tevbe ve istiğfar ederlerken veya edeceklerken de Allah onlara azab vermezdi. Yani Sen içlerinden çıksan bile onlar tevbekâr olup istiğfar ettikleri takdirde veya içlerinde istiğfar edip imana gelenler veya gelecekler varken de onlara öyle köklerini kazıyacak bir azab erişmezdi. Nitekim hiçbir kavim, peygamberleri içlerinden alınmadan toplu azaba uğratılmamıştır. İyiler içinden de kötüler zuhur edip, zulüm yapmaya ve zulümde aşırı gitmeye başladığı zaman, zulüm ve isyanın olumsuz etkisiyle meydana gelecek olan fitnenin zararı iyilere de dokunduğu gibi, kötüler içinde fevkalade iyiler zuhur etmeye başladığı zamanlarda az da olsa o iyilerin yüzü suyu hürmetine o kötülerin hak ettikleri ceza ve azab affa veya tehire uğrar. Kötüler azabı celbettiği gibi iyiler de rahmeti celbeder.”
“Hâsılı böyle söyledikleri zaman o kâfirlerin başlarına taş yağdırılmaması veya başka türlü bir elim azab ile cezalandırılmamaları, onların onu hak etmediklerinden dolayı değil, Allah Teâlâ’nın, Resulü’ne ve istiğfarı söz konusu olanlara büyük lütfundan dolayıdır. Çünkü içlerinde peygamber varken veya istiğfar eden veya edecek olanlar bulunuyorken azab etmek, Allah’ın sünnetine uygun değildir. İşin içyüzü bu idi.”51
Efendimiz (sas) şerru’l-halef olan ümmetinin akibetinden çok endişe etmiş, öbür âlemde perişan olacakları endişesiyle yaşamıştır. Kendisi seyyidina hz mesih’in durumunu anlattığı yerde söyle buyurmaktadır:
“Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler.
Ey Rabbim! bunlar benim ashabım!” derim. Ama bana:
“Senden sonra bunların ne bid’alar yaptıklarını sen bilmezsin!” denilir. Ben de:
“Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!” derim.”52
Müslim’in bir diğer rivayetinde Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (sas) buyurdular ki: “Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!” Yanındakiler:
“Ey Allah’ın Resulü! Bizi tanıyacak mısınız?” dediler.
“Evet” buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: “Ey Rabbim onlar benim ashabım, onlar benim ashabım!” diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip:
“Senden sonra onlar ne bid’alar ortaya çıkardılar biliyor musun?” diyecek.53
Bütün bu tablo karşısında Efendimiz (sas); “Ben ne diyeyim. Ben de hazreti Mesih’in dediği gibi derim.” der ve öbür âlemde hazreti Allah’ın Hz. İsa’yı (as) hesaba çektiği zaman ki tabloyu hatırlatır. O tabloyu şu ayetler anlatıyor:
Hem Allah Teâlâ: “Ey Meryem oğlu İsa!” Sen mi insanlara “Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı edinin,” diye? diye sorguladığı vakit o şöyle diyecek: “Hâşa! Sen şerikden ve her noksandan münezzehsin Ya Rabbî! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem doğru olmaz, bana yakışmaz.” “Hem söylediysem malûmundur elbet. Benim varlığımda olan her şeyi Sen bilirsin, ama ben Sen’in Zatında olanı bilemem. Bütün gaybleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin.” “Sen ne emrettinse ben onlara, bundan başka bir şey söylemedim. Dediğim hep şu idi: Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” “Ya Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe onları kolladım. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, aziz-u hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!”54
Resul–u Ekrem içimizde bulunduğu müddetçe teminat altındayız. Efendimizi (sas) takip edemeyenlerin hali hem dünyada, hem ahirette perişan olacaktır.
“Ya Rab, asrımız bizi tüketti, bitirdi. Soldan gelen fırtınalar solumuzdan bir şey kopardı götürdü. Sağdan gelen fırtınalar sağımızdan bir şeyler kopardı götürdü. Dökülmedik, kırılmadık yerimiz kalmadı. Küfrün hâkim olduğu, belimizi büktüğü boynumuzu kırdığı bir felaketli dönemde yaşıyoruz. Günahlara daldık, fakat senden başkasına tapmadık ve Rabbimiz demedik. Senin merhametine sığınarak, yeniden sana dehalet ediyoruz. Bizlere merhamet ederek, mağfiretine mazhar eyle!” demekten başka çaremiz kalmamıştır.
Yukardaki anlatılan ölçüler çerçevesinde acaba bizler Efendimiz’a (sas) hayru’l-halef ve gerçek ümmet olmanın neresindeyiz?

“Din ayrı, hayat ayrı” batı anlayışını almak suretiyle, din ile hayatı ayırmanın cezası olarak felaketlerin neresinde olduğumuzu bilmem ki fark edebiliyor muyuz?

Gelin beraberce Bediüzzaman’ın şu sözüne kulak verelim:

Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat’iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı…
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi.
Milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi…55
Bizler dinimiz ile maziye ve arş-ı azama bağlanacağız. Kökümüz derin, yıkılmayacağız. Köksüz bir ağaç uzun süre ayakta duramayacağı gibi, mazi köküne bağlanmayan bir millet de uzun süre millet olarak ayakta duramaz. İstikbal köklerdedir. Kökümüze bağlı olarak yaşamadığımızdan askıda bulunuyoruz. Avrupa’dan gelen bir soluk dahi bizi yerimizden oynatıyor. Kof bir millet haline getirilmişiz.
“Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki; Asya akvamını intibaha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.”56
Hem Avrupa ile Asya birbirine kıyas edilmez:

1- Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz

2- Din-i İslâm’ı Hristiyan dinine kıyas edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatadır. Evvelâ: Avrupa, dinine sahibdir. Başta Wilson, Loid George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine mutaassıb olmaları şahiddir ki; Avrupa dinine sahibdir, belki bir cihette mutaassıbdır.

3- İslâmiyet’i Hristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı maalfarıktır, o kıyas yanlıştır. Çünki Avrupa dinine mutaassıb olduğu zaman medenî değildi; taassubu terketti, medenîleşti. Hem din, onların içinde üçyüz sene muharebe-i dâhiliyeyi intac etmiş. Müstebid zalimlerin elinde avamı, fukarayı ve ehl-i fikri ezmeye vasıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu. İslâmiyette ise, tarihler şahiddir ki, bir defadan başka dâhilî muharebeye sebebiyet vermemiş. Hem ne vakit ehl-i İslâm, dine ciddî sahib olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahid, Avrupa’nın en büyük üstadı, Endülüs Devlet-i İslâmiyesidir.
Hem ne vakit, cemaat-ı İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek tedenni etmişler.

4- Hem İslâmiyet, vücub-u zekât ve hurmet-i riba gibi binler şefkatperverane mesail ile fukarayı ve avamı himaye ettiği; akıl erdiremiyor musunuz? Düşünmüyor musunuz? gibi kelimatıyla aklı ve ilmi istişhad ve ikaz ettiği ve ehl-i ilmi himaye ettiği cihetle daima İslâmiyet, fukaraların ve ehl-i ilmin kal’ası ve melce’i olmuştur. Onun için, İslâmiyet’e karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.

5- İslâmiyet’in Hristiyanlık ve sair dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki:
İslâmiyet’in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta rububiyet-i İlahiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. “Yahudiler hahamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini ve Meryemin oğlu Mesihi Allah’tan başka Rab edindiler. Hâlbuki onlara bir tek İlâha ibadet etmeleri emr olunmuştu. Ondan başka İlah yoktur. O, onların ortak koştukları şirkten münezzehtir.”57 âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıb bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

6- Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libası giydirilmediği gibi.. “Körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur.”

7- İşte ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’anı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ana ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def’ettiniz, “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir)”.58 âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve firenk-meşreb münafıkların desiselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!
Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhâssa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!59

8- Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve camiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt’ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû’-i istimalata ve israfata medar olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû’-i istimalata ve israfata ve neslin za’fiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.60

9- Asya sıcak ülke olduğundan insanları zekidir. Avrupa soğuk memleket olduğundan ahmaktır. Ahmak oldukları için tek başına bir iş yapamadıklarından, akıllarını bir araya getirip külli bir akılla ilerleyebilirler. Öyle de olmuştur. Ama asya insanları sıcak ülkelerde yaşadıklarından zekidirler. Zeki insanlar akıllarına güvendiklerinden bir araya gelme ve birleşme lüzumu hissetmezler. Belki zekâları fitneye de sebebiyet verebilir. Öyle de olmuştur. Asya insanlarının zekâlarının üstünde, onların akıl ve zekâlarını toplayacak, daha üstte bir külli akla ihtiyaçları vardır. O külli akıl da vahiy ve dindir. Öyleyse Avrupa aklıyla ilerleyebilir ama asya ülkeleri vahye ve dine dayanmadan ilerleyemeyecekleri muhakkaktır. Tecrübe de bunu göstermiştir. Tarih de bunun en büyük şahididir.

10- Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti?
Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz. Çünkü Avrupa, dininde mutaassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!”
Hem tarih şahiddir ki: Ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salâbeti terketmişse, tedenni etmiş. Hristiyanlık ise, bilakistir. Bu da, mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş.
Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey’i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Hâlbuki Hristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi’ bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenab-ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.
Acaba bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def’etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevab-ül ahmak-is sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle “El-mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye’s-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir? Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahü Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.61

11- Avrupa taklitçiliği adı altında, bu milletin elini dinimizden ve milli örf ve geleneklerimizden gevşetmemeye çok dikkat etmeliyiz. “Kendi yürüyüşünü terk etti, başkası gibi de yürüyemedi, kendi yürüyüşünü de unuttu, ortada nasıl yürüyeceğini bilmeyen zavallılar” gibi olmamalıyız. Örf ve ananelerimiz inanç ve dinimizle iç içe girmiş ve bütünleşmiştir. Batıyı taklit veya bolşevizmi taklit, bu milleti ne Hıristiyan ve ne de kominist olmasına sebebiyet verecektir. Bu millet kominist veya başka bir dinin saliki asla olamaz. Eğer islamdan ellerini gevşetirse, olsa olsa ancak anarşist olur. Ne dindar ne kâfir ne hristiyan olamaz. Müslüman olmaması demek anarşist olması demektir. Çünkü İslâmiyetin disiplininden ve güzelliğinden kopanlar başka din veya sistemlerim içine giremezler. Acaba bu beyinsizler dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar. “Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def’etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin.”62
Malûmdur ki: A’lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de: Mahlûkatın en mükerremi, belki en a’lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur.63
Fıtraten kahraman, karakteri yüksek olan bu millet, islamiyetin vermiş olduğu güzelliklerle en kaliteli bir millet haline gelmiştir. Yağ gibi kalitelidir. Bu milleti dinden ve dine dayalı milli örf ve adetlerimizden batıyı taklit adına uzaklaştırmak, yağ gibi kaliteli olan bu milleti daha çok tefessühe terk etmektir. Bu milleti işe yaramaz hale getirmektir.
Buna çok dikkat etmek elzemdir.
Batı (Kâfirlerin) Medeniyetiile İslam
(Mü’minlerin) Medeniyeti Arasındaki Farklar
Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Batı medeniyeti: Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me’nus sîreti ma’kûs bir şeytandır.
İslam medeniyeti: Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.
Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü iman bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi’ ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.64
Batı felsefesi ile Kur’an’ın insanlığa verdiği terbiyelerin farkları:
Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, “kuvvet” kabul eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı, “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semeratı ise, “hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid”dir. Hâlbuki kuvvetin şe’ni, tecavüzdür. Menfaatın şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür… İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.
Amma hikmet-i Kur’aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakk”ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rıza-yı İlahî”yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, “düstur-u teavün”ü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayatı; hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına sed çekip, ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe’ni, ittifaktır. Faziletin şe’ni, tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dareyndir.65
Öyleyse batı medeniyetine tabi olmak bize yakışmaz ve gerekmez.


İslam’ın Batıda Gelişmemesi

Bizlerin körü körüne batıyı taklit etmesi, batının galip bizlerin mağlup olmasındandır. Bu da bizler için bir imtihandır. Bu imtihanı kaybetmemeliyiz. Gelecek nesillerin önünde hesap veremeyiz. Allah huzurunda hesap veremeyiz.
Batı medeniyeti daima üstte ve galip olacak diye bir kanun yoktur. Kâinattaki cari kanunlar da göstermektedir ki; gece gündüze, kış yaza daima yerini vermektedir. Zaman dümdüz bir cizgi olarak akıp gitmez. Dairevi çark olarak deveran eder durur. Lunaparklardaki yuvarlak dolaplar gibi zaman çarkı da o şekilde döner durur. Bu dönen zaman çarkının bir tarafında biz, diğer tarafında batı dünyası oturmaktadır. Bu zaman çarkı dönmeye devam ettiği sürece, üste olan batı dünyası aşağıya inecek, altta olan bizler de yukarıya ve zirvelere doğru yükselişimiz devam edecektir. Geçmiş zaman bunun en büyük delili olduğu gibi, gelecek de bunun en büyük şahidi olacaktır.
Batı medeniyetinin çökeceği ve asya ve bizim medeniyetimizin tekrar yükselip hâkim olacağının pek çok delilleri ve emareleri vardır. Üstad Bediüzzaman hazretleri bu hususu çok farklı yönleriyle takriben bir asır önce 1911 de Şam Emevi Camiinde verdiği tarihi hutbesinde bu hususu ifade etmişlerdir.

Batı medeniyetinin çöküşünün emareleri ve İslam medeniyetinin yükselişinin tezahürleri tespitleriyle sizleri baş başa bırakıyorum:
Biz Kur’an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkisafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emareleri göründü. Yetmişbir’de fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.
Evet, hakaik-i İslâmiyet’in mazi kıt’asını tamamen istilasına sekiz dehşetli mânialar mümanaat ettiler:
Birinci, İkinci, Üçüncü Maniler: Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mani, marifet ve medeniyetin mehasini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü ve Beşinci Maniler: Papazların ve ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri ve ecnebilerin körükörüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mani dahi fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat, nev’-i beşerde başlamasıyla zeval bulmağa başlıyor.
Altıncı, Yedinci Maniler: Bizdeki istibdad ve şeriatın muhalefetinden gelen sû’-i ahlâkımız mümanaat ediyordular. Bir şahıstaki münferit istibdat kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istibdatlarının otuz-kırk sene sonra zeval bulmasına işaret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveranı ile ve sû’-i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mani de zeval buluyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah tam zeval bulacak.
Sekizinci Mani: Fünun-u cedidenin bazı müsbet mesaili, hakaik-i İslâmiyenin zahirî manalarına muhalif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mazideki istilasına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arz’a emr-i İlahî ile nezarete memur Sevr ve Hut namlarında iki ruhanî melaikeyi dehşetli cismanî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.

Evet, bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin bu yolda te’lifatları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına emareler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakikî marifet ve medeniyetin mehasini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip o sekiz manileri mağlub edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmağa başlamış. İnşâallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet, meşhurdur ki: “En kat’î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin.”

Gençliğe çağrı:
Son bir tavsiye ile bu faslı tamamlamak istiyorum:
Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!.67

Necdet İÇEL

Kaynaklar
-----------

1-Ebu Davud, sünen, kitab’ül-libas
2-İbn-i Haldun, Mukaddime Tercümesi, c:1, shf: 374-375
3-Et-Türkmânî, kitab’ül-Lüma fil-havâdis-i vel-bida,c:1,shf:293-294
4-Et-Türkmânî, kitab’ül-Lüma fil-havâdis-i vel-bida,c:1,shf:293-294
5-Et-Türkmânî, kitab’ül-Lüma fil-havâdis-i vel-bida,c:1,shf:293-294
6-Abdullah b. Muhammed Eş-şibi, el-abderi, ed-delil’ül-kavim ales-sırat’il- müstakim, shf:143
7-Yusuf: 106
8-İmam-ı Rabbani, Mektubat, c:3, shf:55, mektup no: 41
9-Maide: 2
10-Hud: 113
11-Nisâ: 140
12-İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c:7, shf:19
13-Ebu Davud, sünen, kitab’ül-libas
14-El-Fetava, el- Hindiye, 21277
15-İ. Rabbani, mektubat, c:4, shf:55
16-İbni Hacer. el- Fetava elKübra, c: 4, shf: 238-239
17-İbni Hümam, Feth ül-Kadir, c: 4, shf: 380
18-Dr. Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden, c. 2 s. 83; (Allame Muhammet Bahir Risalesinden naklen)
19-Ebu Davud, c:2, shf:368
20-İbn-i Abidin, c:1, shf:419
21-M. Hüseyin, küçük, Fethül Cerir, shf:120
22-Hindiye, c:2, shf:272
23-Şeyh Davud, Eşedd’ül-cihad risalesi
24-Dr.Faruk beşer, fıkıh Penceresinden, c: 2, shf: 83
25-Buhari, Müslim, Ebu Davud, Kitab’ül-libas
26-Et-Terğib ve’t-terhib, c:2, shf:104
27-Mektubat, c:2, shf:382
28-Muğnil-muhtaç c:4, shf:432
29-Enfal: 25
30-Buhari, cihad
31-Şura: 5
32-İmam-ı Malik, muvatta’
33-Haşr: 21
34-İsra: 16-17
35-Bakara: 208
36-Kadr: 4
37-İbni Hibban, sahih-i İbni Hibban, Salatü-t-teheccüd; leknevî, ikametü’l-hücce,112
38-Tevbe:80
39-Mücadele:12
40-Mesnevi-i Nuriye, Zühre risalesi, beşinci nota’nın sonu
41-Meryem: 58-59
42-Müslim, ilim,6.
43-İbni Mace, sünen, c:1, shf:544;
44-Ebu Davud, sünen, c:1, shf:120
45-Ebu Davud, sünen, c:1, shf:116
46-Buhari, sahih, c:1, shf:151; Müslim, sahih, c:2, shf:3
47-Ebu davud, sünen, c:1, shf:119
48-İbn-i Hişam, sire, c:1-2, shf:509
49-Buhari, sahih, c:1, shf:150
50-İbn-i Sa’d, tabakat, c:8, shf:420
51-İbn-i Sa’d, tabakat, c:8, shf:420
52-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c:4, shf:227; Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezail 32, 2297
53-Müslim, Taharet 37, 247
54-Maide: 116-117-118
55-Sözler, Şahdamar yayınları, lemaat, shf:995
56-Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas
57-Tevbe:31
58-Maide:54
59-Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas
60-Hanımlar Rehberi, shf:58
61-Mektubat, shf:438
62-Mektubat, shf:438
63-Lem’alar, 13. Lem’a, onuncu işaret
64-Mesnevi Nuriye, hubab risalesi, shf:89
65-Sözler, 12. Söz, 3. Esas
66-Hutbe-i Şamiye, birinci kelime
67-Lem’alar, 17. lem’a, beşinci nota

Bu haber 23/12/2010 tarihinde eklenmiştir.