İnsan Suresi

25.SÖZ, İ’CAZ-I KUR’AN BAHSİNDEN
KUR’AN’IN TERĞIB VE TEŞVİKİNİN MİSALLERİNDEN


İNSAN SURESİ

Mushaftaki sıralamada yetmiş altıncı, nüzul sırasına göre doksan sekizinci sure olan insan suresi, adını birinci ayette geçen insan kelimesinden almıştır. “Dehr suresi, Ebrar suresi, Emşac suresi (1) ve He’l-Etâ Ale’l-İnseni (2) suresi” isimleri olarak ifade edilmektedir.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre Medine’de nazil olduğu söylenmiştir.(3) İbn-i Aşur’a göre Medine’de Rahman suresinden sonra, Talak suresinden önce indiğine dair rivayeti vermekle birlikte üslup ve muhtevasını dikkate alarak Mekke’de indiğini söyleyen rivayetleri tercih eder. Bir kısmının Mekke’de bir kısmının Medine’de nazil olduğuna dair rivayetler de vardır.(4)

Bu surenin ayetleri ihtilafsız otuz beş, kelimeleri iki yüz kırk ve fasılası ise “elif” harfidir.

Surede insanın yaratılış merhaleleri, mesuliyetleri, ahirette insanlar için hazırlanmış olan nimetler ve cezalar ve bunlarla karşılaşacak insanların cennet ve cehennem hayatları çok canlı ve çarpıcı bir üslupla ifade edilmektedir.
Bu sure “Kıyamet Suresi”nden sonra gelmektedir. Kıyamet suresinin son ayeti “Bunları yapan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(5) beyanının açıklaması olarak kıyametteki safhaları anlatarak, Allah’ın her şeye gücünün yettiğini ve insanın sonu ve yaratılış gayesini izah buyurmuşlardır.
Bu sure insanın hür ve mesul olması ile Allah’ın irade ve yaratma sıfatları arasındaki ince ve dengeli ilişkiye dikkat çekmektedir
.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri 25.sözde, İ’caz-ı Kur’an bahsinde, Kur’an’ın beyanındaki beraatı anlattığı yerde O’nun “terğıb ve terhib”ini anlattığı yerde bu sureyi misal olarak getirmişlerdir.Şöyle ki:

Makamı terğıb ve teşhibte hadsiz misallerinden,
Mesela: Sure-i هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَان"ِ” (6) de beyanâtı, ab-ı Kevser gibi hoş, Selsebil çeşmesi gibi selasetli akar, cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası gibi güzeldir…(7)


Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği gibi sure daha çok bizleri cennete teşvik etmek ve iştahımızı açıp rağbet verdirmek için, cennet ve cennetteki durumumuzdan bahsetmektedir.

Televizyonlarda yapılan reklamlar seyircilerin iştahlarını açar ve reklamı yapılan şeylere talip ve müşteri olurlar. Tabir yerinde ise; Cenab-ı Hakk da cennetin en ince lezzetlerine kadar tasvir ederek bizlere reklamını yapmaktadır. Ta ki, iştahımız açılsın, cennete talip ve müşteri olalım.
Şimdi bizlerin de cennete iştahımızın açılması için surenin içine girebiliriz:

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا
1-“İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.”

Allah (c.c) semavat ve arzı altı günde yaratmıştır.(8) Bunun son iki günü dünyanın yaratılmasıyla alakalı safhadır ki: “De ki: Siz dünyayı iki günde yaratan Allah’ın tek İlah olduğunu inkâr edip O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz? Halbuki bütün bunları yapan, Rabbulâlemindir.”ayeti bu safhayı ifade eder.

Dünya güneşten kopma bir parça olması itibariyle dünyanın ilk günü ateştendi ve şartları gereği ateşten yaratılan varlıklar, yani, cinler, melekler, şeytanlar yeryüzünde yaşamakta idiler. Dünya hareket etti, katılaştı, Allah madenleri yarattı, sonra semavat ile arz arasında izdivaç oldu, oradan yağmurlar indi ve yeryüzünden de bitkiler ve ağaçlar bitti, sonra hayvanatı yarattı, zemin ve şartlar müsait hale gelince altıncı günün sabahında Allah Adem’i ve Ademoğullarını yarattı.

Allah kainatı bir ağaç gibi yaratmış ve insanı kainat ağacının meyvesi olarak yaratmıştır. Meyve meydana geleceği ana kadar ağaçta çok iş ve çok icraat vardır fakat henüz meyve yoktur ve meyveden de bahsedilmez. İşte bu ayet böyle bir tasvir içersinde meseleyi zihinlerimize tasvir ediyor.
Ayetin başında “Hel” edatı, soru edatı olmaktan daha ziyade “hakikat” manasında kullanılmıştır. “Gelmedi mi?” manasında değil de, “hakikaten geldi” manasında kullanılmıştır. Bu üslup Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayet-i kerimesinde vardır.
İnsan kelimesi, “beşer, insan topluluğu” manalarına gelen “İns” kökünden türetilmiş olup akıl ve fikir sahibi, konuşarak anlaşan bir varlık çeşidini ifade eder.(9)

Kur’an’da altmış beş yerde “insan”, on sekiz yerde “ins”, bir yerde de “insî (insanın her bir ferdi)” geçmekte, bir ayette “enâsî”, iki yüz otuz yerde “nâs” şeklinde çoğul olarak yer almaktadır.

Hîn, zamanın az veya çok, sınırlı bir süresine denir. Zamanın tamamı için kullanılmaz. Vakit gibi zamanın bir parçasına denilir.(10) Buradaki hin kelimesi, dehrin başlangıcı olan âlemin yaratılışı ile insanın yaratılışı arasında kalan, bunlarla sınırlanan süreyi ifade eder. Nekire, yani belirsiz olarak kullanılması ise, aslında sınırlı olmakla beraber insan açısından miktarının bilinmediğine işarettir. Yani şu bir gerçek ki insan cinsi, âlemin yaratılışından bir hayli zaman sonra yaratılmıştır.

Dehr, Ragıb'ın açıklamasına göre asıl mânâsı, âlemin var oluşunun başlangıcından son bulmasına kadar bütün süre, yani zamanın tamamı demektir.(11) Burada da bu mânâyadır.

Bilinmeyen uzun zamanlara da dehr denilir.
"Zaman" kelimesi ise bunun aksine olarak az süreye de çok süreye de denir.
Alemin yaratılışı ile başlayan dehirden, insan cinsinin yaratılmasına kadar sizin için bilinmeyen ve bununla beraber bu iki sınırla sınırlanmış bir süre geçmiş, insana doğru gelmiştir. O halde ki O süre içerisinde insan anılır (bu nam ile tanınır) bir şey olmamıştır". Bu cümle insanın halini bildirir veya hin=zaman kelimesinin sıfatıdır. Cümlenin ifade ettiği olumsuzluk, bir kayda yöneliktir. Yani hiçbir şey olmamış değil, anılan bir şey olmamıştır.

إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا
2-“Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.”

Her bir insan var olmadan önce bir hiç, sonra babasının sulbünde bir sperm ve anasında bir yumurtadır. Daha sonrada ana rahminde bir embriyo haline gelmektedir. İnsanın “katışık bir nutfeden=Nutfetin Emşac” yani ana rahminde döllenmiş bir yumurtadan yaratıldığını ifade etmiştir.

Babadan gelen suya “Min mein dêfık”(12), anneden gelen suya ise, “min mein mehin”(13) denir. Bu iki suyun rahimde birleşmesine ise nutfeyi emşac denir.

Emşâc; Nutfeye sıfat yapılan bu kelimenin, bir şeyi bir şeye karıştırmak mânâsında olan "meşc" kökünden olduğu bellidir.

İnsanın kendisine görme, işitme gibi organlarda lütfedilmiş olan insan, bir kısım mesuliyetlerle mükellef ve muhatab ve imtihana tabi tutulabilecek bir kıvama gelmiş olarak bu aleme, kainat ağacının meyvesi, arzın halifesi, Allah’ın isimlerinin nokta-i mihrakiyesi, Allah’ın en aziz misafiri ve ebede gitmeye namzet bir şerefli bir seyyah olarak ifade edilmiştir.

Allah biz insanları bu aleme imtihan için getirmiştir. İmtihanı kazanabilmek için de maddi ve manevi bütün materyalleri bize lütfetmiştir. Öbür alemde hesaba tabi tutulunca söyleyecek bir mazereti olamayacaktır. İradesiyle hür olarak ve seçme tercihi olabilen insana;

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا

3-“Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.”

İnsanı imtihan edip denemenin bu iki yönü açıklığa kavuşturulmak üzere buyruluyor ki: “Kuşkusuz biz ona doğru yolu gösterdik.” Bu yol إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ=O gün sevk ancak Rabbinedir.(14)
إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ=O gün varılıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.(15) ve وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى=Elbette sonunda Rabbine gidilecek.(16) meâlindeki âyetler ve benzerlerinin anlattığı ve Fâtiha'da ifade edildiği gibi doğrudan doğruya Allah'a ve onun katkısız nimetlerine götüren ve Kur'ân ile çağrılan hak İslâm dinidir.

Bu hususu şöyle ele alabiliriz:
1-Biz insana hidayet ve dalalet, hayır ve şer yollarını açıklayarak tanıttık. Nitekim Beled suresinde وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ=Biz ona iki yolu göstermedik mi?(17) buyrulmuştur;

2-Mutluluk ve mutsuzluk yollarını açıkladık;

3-Kar ve zararını anlayacak kabiliyette yarattık.
Bu hidayet ve irşattan sonra insanı "şükredici" ve "nankör" diye ikiye ayırmada, bir taraftan şükretmeye teşvik, bir taraftan da küfürden sakındırmak için اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ=Dilediğinizi yapın (18) tarzında insanın ihtiyarına hitap eden ve kısaca ifade edilmiş bir vaad ve tehdit vardır. Bu nedenle "leff ü neşr-i gayr-i müretteb" üslûbu ile küfr ve nankörlükten sakındırmanın illeti olarak da diyor ki;

إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَلَاسِلَا وَأَغْلَالًا وَسَعِيرًا
4-“Şüphesiz biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.”

Çünkü biz, kâfirler için zincirler, tomruklar ve bir cehennem, çılgın bir ateş hazırlamışızdır, yani, dileyen bunları seçsin fakat bunlar kalp gözüyle görebilecek olanlar için seçilecek, dayanılabilecek şeyler olmadığından her halde küfürden ve nankörlükten sakınmak gerekir, meâlinde kısaca anlatıldıktan sonra şükür ve iman, iyilik ve ihsan ile çalışanların ruhlarının temizliğiyle hayat tarzları ve gayretlerinin ürünleri, dünya hayatının geçici zevklerine ve kadehi devrilmeye hazır sersemlik veren içki âlemlerine düşkün olanları imrendirecek ve hasretlerini artıracak bir biçimde açıklanmak üzere buyruluyor ki: haberiniz olsun ki, iyiler...

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
5-“İyiler ise, katkısı kâfur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.”

"Ebrar, "berr" kelimesinin çoğuludur. Nitekim "rabb" kelimesinin çoğulu da "erbâb" gelir.

Berr, iyilik sahibi, tam anlamıyla hayır sahibi, itaat edici, iyi insan demektir. "Allah hakkını edâ eden ve adağını yerine getiren kimse" diye de tarif edilmiştir. Hasen'den, "karıncayı incitmez, kötülüğe razı olmaz kimse" diye de rivayet edilmiştir. لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ =Yüzlerinizi doğu ve batı tarafında çevirmeniz hayır ve itaat değildir.(19) ve لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ=Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe hayır ve itaata eremezsiniz."(20) ayetlerinde “Birr” kelimesinin manaları tarif edilmektedir.

Berr, iyilik yapıp ihsanda bulunan ve bir de sözünde ve yemininde duran kimse mânâlarına gelir.(21) Burada şükredici olanların güzel halleri ve onları bekleyen mutlu son anlatılırken onlardan "ebrâr" diye söz edilmesi bir tarif demek olup, bunların bu yüksek ikramlara bu vasıflardan dolayı nâil olduklarına, yani şükürden maksadın amel ederek şükretme olup bunun iyilik, hayır, ihsan ve doğru sözlülükle yerine getirileceğine bir dikkat çekmedir. İşte böyle iyilik ve hayır sahibi iyi kişiler içerler yani, ahirette içecekler. Kâfirlerin “saîr” denilen cehennemde yanmaları ahiretteki sonları olduğu gibi, bunun karşılığında zikredilen iyilerin içmesinden maksat da ahiretteki içmeleri demek olur. Bir kâseden ki:

Ke’s, kâse demektir, dolu kadehe denir. Boş olursa ke's denmez. Meşhur mânâda bunun hakikatı, içinde içki bulunan kadehin kendisidir. Özellikle içindeki içkiye de denir. İçki içenlerin asıl maksadı neticede içkinin vereceği neşe olduğu için daha sonraları bu kelime zikr-i sebeb irade-i müsebbeb (sebebi söyleyip neticeyi kastetme) yoluyla tam neşeden mecaz olarak kullanılmıştır ki, edebiyatta bu mânâda kullanılışı yaygın olmuştur. Şu halde "tam anlamıyla dolgun, vereceği neşe içinde hiç sarhoşluk ve sersemlik bulunmayan, o anda ve daha sonra her türlü gam ve kederden uzak saf ve duru bir hayat zevki, demek olur. Böyle bir hayat ise, وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ= Bu dünyâ hayâtı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu, işte asıl hayât odur (asıl yaşanacak yer orasıdır), keşke bilselerdi! (22) delilince ancak ahiret hayatıdır. Çünkü dünyanın hiçbir neşesi yoktur ki içinde bir keder ve baş ağrısı bulunmasın.

Bu nedenle "ke's" demekle gözetilen "tam neşe" mânâsı dünya kadehlerinde, dünya şaraplarında yoktur. Bunlar bir neşeye karşılık bir türlü yıkımla doludur. Bundan dolayı Kur'ân'da dünya şarabı يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ = Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. (23) ve ahiret şarabı وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا=Onların Rabbi, kendilerine tertemiz bir içki ikram edip şöyle demiştir: "İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır! Gayretleriniz makbul oldu." (24) şeklinde nitelenmiştir ki bu, dünyada ancak mutlak bir iman, tertemiz bir aşk neşesi ile ruhani bir gaye halinde düşünülebilir. Bunda cismani zevkten ruhani zevke, geçici güzellik aynasından mutlak güzelliğin şevkine geçen öyle derin ve sonsuz bir sevgiliye kavuşma neşesi vardır ki yolunda dünyadan geçilir, canlar feda edilir:

Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil!
Ne niza eyliyelim, ol ne senindir, ne benim


denilir. İşte bu neşeyi duyanlardır ki, وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ=Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Aksine onlar Rab'ları katında diridirler.(25) müjdesiyle Allah katında ebedi hayatta neşe ile dopdolu olurlar.

Cennet şarabının "şarâb-ı tahur" olduğu anlatılmak üzere buyruluyor ki: o kadehin karışımı bir kâfur olmuştur.
Mizâc, alet bildiren bir isim mânâsında olarak bir şeye katılan katkı demektir ki, özelliği bunda görünür. Mesela, bir şerbete katılan gül suyu onun mizacı, katkısı olmuştur. Sonundaki zamiri, kâsenin yerini tutmaktadır. Ke's, dolu kabın kendisinin ismi olduğuna göre, kâfur, kadehin katkısı olmuş olur. Bu ise, o kâsenin sırçası, قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ =gümüşten billurlar (26) âyetinden de anlaşılacağı üzere kâfur tabiatında beyaz ve hoş demek olabileceği gibi, o kasenin içine katılan içkinin kâfur özelliğinde, görülmedik bir içki demek olduğunu da ifade edebilir.

Kâfur, bilinen mânâsında değil, dünyada bilinmeyen bambaşka bir içki veya içki katkısı demek olur. Gerçekte bu mânâ ile kâfur, cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismi diye rivayet edilmiştir. Buna göre o iyi kişiler, o dolgun kadehten bu kâfur denilen çeşmenin suyunu veya içine o çeşmeden katılan bir cennet şarabını içecekler demek olur.

عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
6-“Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.”

O kâsenin katkısı olan kâfur, bir ayn, bir çeşme, başka bir tâbirle bir kaynak, bir kaynak gözü, bir pınardır.

1-Katkısı kâfur olan o kâseden, hiç durmadan akan ve sonsuz hayat kaynağı olan bir çeşme suyu veya o su ile karıştırılmış bir içki içerler. Buna Vâkıa Sûresi'nde imanda en ileride olanların nitelikleri anlatılırken لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ=Akan içki kaynağından doldurulmuş kadehler. Ondan başları ağrıtılmaz, akılları giderilmez (27) denilmiş, لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ =Maîn'den doldurulmuş bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Bembeyaz, içenlere lezzet verir. Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de içenlere sarhoşluk verir. (28) denilmiştir.

Bu sûrede geçen "kâfur", Saffât Sûresi'nde geçen بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ=bembeyaz, içenlere lezzet verir (29).
Muhammed Sûresi'nde geçen وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ =Tadı değişmeyen sütten ırmaklar."(30) gibi nitelikler birbirlerine yakın mânâdadırlar.
2-O kâfur veya o içtikleri öyle bir çeşme ki يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ=Onunla, (yahut) ondan Allah'ın kulları içer, يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا=güzel yollarla onu akıtırlar da akıtırlar. İstedikleri yerlere kolay kolay akıtırlar, diledikleri gibi kana kana içerler.

Abdullah b. Ahmed'in "Zevâidü'z-Zühd”de İbnü Şevzî'den rivayetine göre bu kaynağın altın boruları vardır, su onları takip eder.
Burada عِبَادُ اللَّهِ=Allah'ın kulları, yine o anlatılan iyi insanların kendileri, içme de daha önce anlatılan içmenin açıklaması olmak ihtimali var ise de, bunun genel mânâda olması daha açıktır. Bu duruma göre çeşme, o iyi kulların dünyada yaptıkları hayırlar; Allah'ın kullarının ondan içmesi, herkesin ondan faydalanması; iyi kulların kâfur katkılı dolgun kadehten içmeleri de, ahirette onun sevabından elde ettikleri sonsuz mutluluk neşesi demek olur.

يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا
7-“O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.”

Bunun şu şekilde izahı da bu mânâyı anlatır: "Adaklarını yerine getirirler..." Çünkü bu âyetler o "iyi kul" deyiminin özet olarak anlattığı mânânın bir tür açıklaması olmak üzere onların ahirette bu murada ermelerine vesile olan dünyadaki hallerini, ahlâklarını, ruh hallerini, fikir ve gayeleri ile hayır işlerinin esasını ve meyvelerini açıklamaya başlamaktadır. Yani, "onlar nasıl o iyiliğe erer, o pınarın suyunu akıtırlar?" denilirse, buyruluyor ki, "adaklarını yerine getirirler."

Nezr, bir şeyi yapmayı üzerine almak ve adamak demektir ki, bir kimsenin, üzerine gerekli ve vacip olmayan hayırlı bir işi kendine vacip kılarak "yapayım" diye üzerine almasıdır. Kuşkusuz, kendine vacip olmayan nafileyi üzerine alıp da onu yerine getiren kimseler, kendilerine vacip olan vazifeleri haydi haydi yaparlar.

Bu nedenle يُوفُونَ بِالنَّذْرِ âyeti, gerek kendilerinin vacip kılması ve gerek yüce Allah'ın vacip kılmasıyla üzerlerine vacip olan her türlü vazife ve görevlerini yerine getirirler demek olur. Böylece bu âyet, وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ=Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. (31) âyetinin mânâsı ile, "Kul bana nafilelerle devamlı yaklaşır. Neticede ben onun kulağı, gözü... olurum."(32) kudsi hadisinin mânâsını kapsar.
وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا=“Ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar.” O endişeyle korunur dururlar.
Müstatîr; uçan, uçuşan, yangının veya sabah aydınlığının yayılması gibi ufuklara dağılıp yayılma kabiliyetinde olan demektir.

وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا
8-“Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”
"Seve seve yemek yedirirler".


Burada sözü, sonundaki zamirin yerini tuttuğu isme göre iki mânâ ifade eder:
1-Yemeğe sevgileri, yani kendi ihtiyaçlarından dolayı istek ve arzuları bulunmasına rağmen, demektir ki, وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ =Sevmesine rağmen mal verdi. (33) veلَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ=Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe ulaşamazsınız. (34) âyetlerinin ifade ettiği mânâ budur.

2-O yedirmeyi istemeye istemeye değil, can ü gönülden isteye isteye, seve seve yaparlar demektir ki, her birinin bir izah ve yorumu vardır. "Miskine, yetime ve esire" yedirirler.

Miskin, kendi kendine bir şey kazanmaktan aciz kimse demektir.
Yetim, kendisi için kazanç temin eden ölmüş, kendisi de kazanç elde etmekten aciz mânâsınadır.

Esir, köle olup olmamaktan, müslüman olup olmamaktan daha genel olarak, hangi esir olursa olsun demektir.
Burada esirlere, düşkünlere güzel muamele yapılmasına önemli bir şekilde dikkat çekilmektedir. Esir, kendisine öldürme veya başka herhangi bir muamele yapılmaya mahkum bir durumdadır. Onu öldürmek gerekirse önce öldürmeli, fakat esirlik zincirine vurulduktan sonra da işkence etmeyip mümkün olabildiği kadar insanca bakmalıdır. Rivayete göre, Hz. Peygamber'e bir esir getirilir, o bu esiri müslümanlardan birine teslim eder, "buna ihsan et, güzel bak" diye emrederdi. Esir iki üç gün onun yanında kalır, esire, onu kendi nefsine tercih edecek şekilde bakardı. Katâde şöyle der: "O gün onların esirleri müşriklerdi. Senin müslüman kardeşin ise elbette doyurmana daha layıktır."(35) Müslüman bir esire yardım, daha çok onu esirlikten kurtarmaya çalışmakla olur. Sonra onlar bu yemek yedirmeden bir menfaat ve karşılık beklemezler.

إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاء وَلَا شُكُورًا
9-“Yedirdikleri kimselere şöyle derler: “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.”

"Biz sizi Allah için doyuruyoruz." derler. Fakat bunu açıkça yüzlerine söylemez, içlerinden ve halleriyle söylerler. Onun için burada "böyle derler" diye açıkça söylenmemiş, dolaylı olarak ifade edilmiştir.
Li vechillah, Allah yüzü, devamlı olan ahiret yönü, Allah rızası için demektir.

إِنَّا نَخَافُ مِن رَّبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا
10-“Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.”

Abûs; çirkin suratlı, yani "içinde bulunanların yüzlerini ekşitip fenalaştıracak olan kara gün", قَمْطَرِيرًا=çatık suratlı deniliyor ki, bu kelime, devenin döllenme sırasında kibir ile veya doğururken sıkıştırma halinde kuyruğunu kaldırıp burnunu çevirerek ve yanlarını derleyerek aldığı çalımlı veya sıkıntılı durumunu anlatan Kamtaratin Nekatü=sözünden alınarak, iki gözünün arasını çatıp şiddetle alın buruşukluğu gösteren, yani son derece çirkin veya kötülüğü birbirine girmiş gibi zorlu ve dehşetli veya uzun, uzayıp giden mânâları ile tefsir edilmiştir ki o gün, kıyamet günüdür.

فَوَقَاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذَلِكَ الْيَوْمِ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا
11-“Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir.”

"Allah onları o günün kötülüğünden korur ve onlara parlaklık ve sevinç verir". Bu âyetler de dünyadaki o ruh hali ile çalışma ve gayretin sonundaki semeresini, ahiretteki neticesini açıklamaya başlarlar ki bu, يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ=bir kadehten içerler âyetiyle kısaca anlatılan neşe ve mutluluğun izah ve açıklamasıdır.

وَجَزَاهُم بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا
12-“Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipek(ten giysiler) ile mükâfatlandırır.”

"Sabırlarına karşılık onlara verilir", bununla, sabrın, iyi kişilerin muvaffak olma sebeplerinden biri olan en seçkin özellikleri olduğuna ve böylece aynı anda hem şükrettiklerine, hem de sabrettiklerine işaret olunmuştur.
Cennet, yani diledikleri gibi yiyip içecekleri, gönülde yer alan, hoş bir bahçe. وَحَرِيرًا=Ve bir ipek. وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ=Orada giysileri de ipektir.(36) âyetinde de belirtildiği gibi, bir ipek ki onu giyip süslenirler.
Bu yüzlerindeki parlaklık ve içlerindeki sevinç, bu cennet ve ipek şu hâl ile ifade ediliyor:

مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا
13-“Orada koltuklar üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk.”

Erike, gelin odasına kurulan yatak, donatılmış koltuk demektir.

زَمْهَرِيرًا=Orada zemherî, yani şiddetli bir soğuk da görmezler. Çünkü aşırı sıcak azap olduğu gibi aşırı soğuk da azaptır.


وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا

14-“Üzerlerine cennetin gölgeleri sarkmış, cennetin meyveleri (kolayca alınacak şekilde) yakınlaştırılarak hazırlanmıştır.”


وَيُطَافُ عَلَيْهِم بِآنِيَةٍ مِّن فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا

15-“Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehler dolaştırılır.”

قَوَارِيرَ مِن فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا

16-“Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir.”

Gümüşten sırça kaplar, billurlar. Bilindiği gibi gümüş ile sırça billurun tabiatları farklıdır. Gümüşten sırça veya billur olmamak gerekir. Fakat burada eşsiz bir istiare yapılmış, gümüş beyazlığı ile billur berraklığının saflığını içeren çeşitli biçimde kaplar tasvir edilmiştir ki bunda kâfur katkısına da işaret vardır.
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا

17-“Orada kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kâseden içirilir.”

Zencebil, zencefil dediğimiz bilinen hoş kokulu baharatın ismidir ki bazı içeceklere katılınca hoş bir lezzet ve koku meydana getirir. Önce kâfur katkılı kadeh, burada da zencefil katkılı kadeh denilmesinden ve birinde "içerler", öbüründe de "onlara içirilir" tabiri kullanılmasından iki tür kadeh anlaşılıyor ki birinin çalışarak kazanıldığına, diğerinin Allah vergisi olduğuna işaret olsa gerektir.

عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا

18-“Orada bir pınar ki ona “selsebil” adı verilir.”

Selsebil, bunun ilk önce Kur'ân'da işitilmiş bir kelime olduğu söylenmiştir. Selsel ve Selsâl gibi, akıcı olmak ve peş peşe akıp gitmek mânâlarıyla ilgili olarak "akımı ard arda olan ve içimi ve yudumu boğaza dokunmayacak şekilde gayet kolay ve tatlı" mânâsını ifade ettiği de söylenmiştir.

Mücahid, "akımı kuvvetli, içimi kolay" demiş.

Mukatil de, "suyu, istedikleri yere diledikleri gibi akar bir pınar" demiştir.

Katade'den rivayet olunduğuna göre, "Arş'ın altında Adn cennetinden fışkırıp bütün cennetlere akan bir pınardır".

Ebu Hayyan der ki: Bu kelimenin zahirinden anlaşılan bunun bir isim olmayıp "yutulurken akıcı, tadılması kolay" şeklinde bir nitelik bildirmiş olmak gerektir.(37) Çünkü gerçekten isim olsaydı gramer bakımından, müennes ve özel isim olduğundan dolayı, gayr-i munsarif olmak gerekirdi. Bununla beraber Selesilen kavarîran gibi, fâsılaya riayet için tenvinlenmiş olması da düşünülebilir.

Bazıları da bunun, "bir yol iste" mânâsına gelen سَلْسَبِيلًا sözünden nakledilmiş bir isim olması ihtimalini söylemişlerdir ki, "ona bir yol arayanlar, ondan içebilirler" mânâsını dolaylı olarak gösterir demektir.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَّنثُورًا

19-“Çevrelerinde, gördüğünde saçılmış inciler sanacağın, hep aynı gençlik ve güzellikte kalacak hizmetçiler dolaşır.”

وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا

20-“Orada, görünce (sonsuz) nimetler ve büyük bir mülk (hükümranlık) görürsün.”

Orada gördüğün vakit, yani o cennette gözün her nereye ilişse رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا=bir nimet ve pek büyük bir mülk görürsün, kederden, kin ve hileden uzak, katıksız bir nimet ve anlatılamayacak büyük bir saltanat ki bu, duyu organlarıyla hissedilebilen ve akılla düşünülebilen nimetleri kapsar. Bazıları da şöyle der: O büyük mülk, bir şey meydana getirmek ve bunu dilemek mülküdür ki, onlar bir şeyin olmasını istedikleri zaman o şey hemen oluverir. İşte bu وَإِذَا رَأَيْتَ=neye baksan şeklindeki hitapta Resulullah (s.a.v)'a ve ümmetine bunu bir vaad vardır.

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا

21-“Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süsleneceklerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.”

عَالِيَهُمْ=Onların üzerinde vardır. Bu, o nimete sahip olan kişilerin görüldükleri sıradaki veya etraflarında dolaşılırkenki hallerini açıklamaktadır. Yani رَأَيْتَ=sen gördün mânâsından veya وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ=onların etrafında dolaşır âyetindeki zamirden veya ta yukarıdaki مُتَّكِئِينَ=yaslanmışlardır sözünden hal olarak ipeği açıklamaktadır. Yani, o nimet içindeki kişileri gördüğün vakit veya ölümsüz hizmetçilerle etraflarında dolaşıldığı veya koltukları üzerine oturdukları sıradaki halleri, üstlerinde giyim yahut üst taraflarında tezyinat olarak ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ=yeşil sündüs giysiler vardır, yani sündüs adı verilen gayet ince ve zarif ipek kumaşlardan yeşil giyecekler وَإِسْتَبْرَقٌ=ve istebrak vardır. Yani kalın veya sırmalı ipek kumaşlar ki يَلْبَسُونَ مِن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ =Sündüs ve atlastan elbiseler giyerler (38) mânâsınca sırasına göre giyinirler veya oturdukları yerler aşağıdan yukarı ve yukardan aşağı bunlarla donatılmıştır. Aslı Arapça olmayan bu "sündüs" ve "istebrak" kelimeleri hakkında çok söz söylenmiş ise de bizim anlayacağımız ince ve kalın ipek kumaşların en güzelleridir.

وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٍ=Ve gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. "Onlar süslenmişlerdir." cümlesindeki zamir, hizmet eden ölümsüz hizmetçilerin yerini tuttuğuna göre, bunların böyle süslenmeleri akla uygundur. Cennetteki kadınlar hakkında da yaraşır. Erkekler hakkında bu tarz süslenmek nasıl övülebilir? diye bir soru akla gelebilir. Bunu cennettekilerin zevkine havale etmek şeklinde bir cevap yeterli olabilirse de bunun akla uygun bir yorumu da yok değildir. Çünkü kollarındaki bu bilezikler, cennet ehlinin dünyada elleriyle yapıp uzmanlaştıkları salih amellerin simgesi olan mükafattır.

Bazı âyetlerde altın ve gümüş bilezikler diye bunların derecelerindeki farklılığa da işaret buyrulmuştur. Bazıları, "gümüş hizmet edenlerin, altın ise hizmet edilenlerindir. Burada hizmet edenlerin süsü olması itibarıyla gümüş denilmiştir" demişlerse de altının parlaklığına karşılık gümüşün rengindeki beyazlığın daha çok samimiyet ve saflığı simgelemesi ve bir de altına oranla çokluğundan dolayı herkese yararı daha kapsamlı olması nedeniyle burada sade gümüş denilmiş olması daha uygundur. Sonra şu da unutulmamalıdır ki, bu gümüş, bildiğimiz gümüş değil, o âleme özgü bir gümüştür.

Bütün bunların yanında bu âyet, cismâni ve ruhanî bazı işaret yollu mânâlar da ilham edebilirse de onlar zevklerin inceliklerine ait sırlardır. Bütün bunlar en son olarak şu zevk ve neşede özetlenmiştir:

وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا=Ve onlara Rableri tertemiz bir şarap sunmaktadır ki hem temiz, hem de hiçbir keder ve leke bırakmayacak şekilde son derece temizleyici bir şaraptır. Bu şarap daha önce söz edilen biri kâfur katkılı, diğeri zencefil katkılı iki türün ikisinden de üstün ve doğrudan doğruya âlemlerin Rabbi tarafından içirilen, hiçbir katkı katılmamış, mutlak bir şekilde saf ve temizlik vasfıyla seçkin tertemiz bir içki. Bu, Hakk'ın cemaline kavuşma neşesidir.

Bu şarabın temizliği ile ilgili gelen rivayetler:

1-Ebu Kulâbe'den şöyle rivayet edilmiştir: Yiyecek ve içecekler verilir. En sonunda da tertemiz bir şarap sunulur ki, bununla kalpleri ve bütün içleri tertemiz olur ve dışlarından misk kokusu gibi bir ter halinde taşar.

2-Mukâtil'den de şöyle rivayet edilmiştir: Bu, cennet kapısında bir kaynaktır ki her kim ondan içerse yüce Allah onun kalbinde kin, hile ve hasetten veya içinde kirden lekeden eser bırakmaz, hepsini çekip çıkarır: وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ=Kalplerindeki kini söküp attık. Kardeşler olarak divanlar üzerinde karşı karşıya otururlar. (39)

3-Öte yandan bu şarapta, dünya şaraplarında bulunan lekelerden eser yoktur.

4-Bazıları da şöyle demiştir: Bundan maksat sırf ruhanî olan bir şaraptır ki, bu insanı Allah'ın dışında her şeyden uzaklaştıran ilâhî tecellidir.

Hikâye olunduğuna göre, Bâyezid-i Bestami'ye bu âyeti sormuşlar. Demiş ki: "Allah onlara tertemiz bir şarap sundu. Onlardan başka şeylerin sevgisini temizledi." Sonra da şöyle demiş: Yüce Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu kullarının en erdemlileri için saklamıştır. Bu şarabı onlara doğrudan doğruya kendisi içirir. İçtiler mi coşarlar, coştularmı uçarlar, uçtularmı ererler, erdilermi ayrılmazlar. Onlar فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ=Sadakat meclisinde, kudreti sonsuz bir hükümdarın huzurundadırlar (40) sırrına ermişlerdir.

إِنَّ هَذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاء وَكَانَ سَعْيُكُم مَّشْكُورًا

22-“Onlara şöyle denecektir: “Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür.”

Şöyle diyerek ki: İşte bu, sizin için hazırlanmış bir karşılık idi ve çalışma ve gayretiniz karşılığını buldu. Dünyadaki çalışmalarınız boşa gitmedi; kıymeti takdir olunup daha büyük bir mükafat ile karşılandı. Bu hitap, cennetlikler cennete girip kendileri için hazırlanmış olan nimetleri gördükleri zamanki kutlama ve tebrik hitabını hikâyedir. Yani o zaman böyle denecektir. Allah'ın ilmindeki ezeli takdiri haber vermek suretiyle dünyadakilere bir vaad hitabı olma ihtimali de vardır.

Kâfirlere hazırlanan zincir, bukağı ve cehenneme karşılık şükredenlere, iyi kullara hazırlanan gönül ve yüz aydınlığı, cennet, ipek, o saf nimetler ve büyük mülk ile tertemiz şarap, karşılığı verilen çalışma ve gayretin aşırı derecedeki neşesini beyandan sonra إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ=Biz ona hidayet yolunu gösterdik âyetinin mânâsının gerçekliğini göstermek ve konuyu açıklığa kavuşturmak için buyruluyor ki:

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنزِيلًا

23-“Şüphe yok ki, Kur’an’ı sana elbette biz indirdik biz.”

Sana başkası değil, biz indirdik, biz الْقُرْآنَ Kur'ân'ı. İnsana doğru yolu gösteren ve o tertemiz şarap neşesini sunan Kur'ân'ı تَنزِيلًا kısım kısım indirdik yani bir defada değil, zaman zaman aralıklı olarak, yirmi üç senede, azar azar. İlk insanın yaratılışında olduğu gibi, bunda da basamak basamak olgunlaşma ve yükselme kuralına bir uygunluk vardır. Bununla önceden zikredilmeyen birçok şey olacak ve bu vaad edilen şeyler kesinlikle gerçekleşecektir.

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِمًا أَوْ كَفُورًا

24-“O hâlde, Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve hiçbir nanköre itaat etme.”

Bugün son zafer ve başarıya erdirmeyip de yükümlü tutup, imtihan ettiği bir takım gayret ve didinmelerin zorluğuna dayan, ilerde vereceği hükmü gözet, çünkü bu çekilen zahmetlerin güzel bir sonu var وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ sabırsızlık edip de o insanlar içinden آثِمًا bir günahkâra yani günaha çağıran bir günahkâra أَوْ كَفُورًا veya küfre çağıran nankör bir kâfire itaat etme.

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا

25-“Sabah akşam Rabbinin adını an.”

Bükra, erken demektir. "Er" sözü, sabah ve sabahtan öğleye kadar olan süre için kullanılır.

Asîl, ikindi ve akşam üzeri mânâlarına gelmekle beraber öğleden akşama kadar olan zamana denir. Buna göre بُكْرَةً وَأَصِيلًا=sabahtan akşama kadar demek olup bunun içinde sabah, öğle ve ikindi namazları vardır.


وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا

26-“Gecenin bir kısmında O’na secde et; geceleyin de O’nu uzun uzadıya tespih et.”

وَمِنَ اللَّيْلِ=Ve geceden de, yani gecenin bir kısmında da فَاسْجُدْ لَهُ=O’na, (yani Rabbi’ne) secde et. Burada "fâ" ile فَاسْجُدْ لَهُ "secde et" emri, وَاذْكُر "zikret" emrini de beyan ederek ondan da maksadın namaz olduğunu anlatır.

Secde, "zikr-i cüz, irade-i kül" (bir bütünün bir parçasını zikredip tamamını kastetme) yoluyla namazdan mecazdır. Yani secde zikredilmiş, namaz kastedilmiştir. Gecenin bir kısmı ve parçası da akşam ve yatsı demek olur.

وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا=Hem de onu, uzun gece, (yahut geceleyin uzun uzadıya) tesbih et. Bunda da Müzzemmil sûresinde geçtiği üzere Peygamber'e teheccüdün vacip olduğuna bir dikkat çekme olmakla beraber, Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabredilmesi emredilen müddetin uzun bir gece gibi geleceğine ve onun, Allah'ı tesbih edip noksan sıfatlardan uzak tutarak uyanık bir şekil de ibadet ve hazırlık ile geçirilmesi gerektiğine de işaret vardır. Bu işaretin, dolayısıyla ümmete ait olacağı da unutulmamalıdır.

إِنَّ هَؤُلَاء يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا

27-“Şunlar (inanmayanlar) dünyayı tercih ediyorlar ve çetin bir günü arkalarına atıyorlar.”

إِنَّ هَؤُلَاء Çünkü onlar, yani kâfirler, يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ=peşini, yani dünyayı seviyorlar, وَيَذَرُونَ وَرَاءهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا=ağır bir günü arkalarına atıyorlar. Bu ağır gün, önlerinde bulunan kıyamettir.
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَا أَسْرَهُمْ وَإِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَا أَمْثَالَهُمْ تَبْدِيلًا

28-“Onları biz yarattık ve eklemlerini (birbirine) biz bağladık. Dilediğimizde (onları yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.”

وَشَدَدْنَا أَسْرَهُمْ=Eklem yerlerini bağladık. Esaret maddesi olan esr, aslında sıkı bağlamak mânâsına mastar olup bağlama vasıtası olan bukağı ve bağ için de kullanılır ki, burada yaratılış bağları, bedenlerin eklemlerini bağlayan damar, sinir ve adaleler gibi bağ vasıtaları ile tefsir olunmuştur. Biz bu "şedd-i esr" sözünü meâlde "kundakları bağlamak" şeklinde ifade etmeyi uygun bulduk.

وَإِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَا أَمْثَالَهُمْ تَبْدِيلًا=Dilediğimizde yerlerine benzerlerini getiririz. Burada "tebdil-i emsâl = yerlerine benzerlerini getirme" mimin kesriyle misil'den, kendilerini yok eder, yerlerine diğer benzerlerini yaratırız mânâsına, tebdil-i zevat yani zatlarını değiştirme mânâsına da olabilirse de, sıfat ve kılık mânâsına mimin fethasıyla mesel'den türetilerek "sıfatlarını, niteliklerini değiştirme" mânâsına olmak daha uygundur. Nitekim Vâkıa Sûresi'nde, عَلَى أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ=Kılıklarınızı değiştirmek ve sizi bilmeyeceğiniz bir yaratılışla yaratmak üzere…(42) âyetinde bu mânâ açık idi.

إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا

29-“İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.”

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا

30-“Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ=Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Bu âyet "cebr ve kader" meselesinde fikirlerin çarpışma sahası olmuş ise de bunda kulların dileme hak ve yetkisi olduğunda, bununla beraber bu dilemelerin mutlak olmayıp Allah'ın dilemesine uygunlukla kayıt altına alındığında şüpheye yer yoktur. Dolayısıyla sorumluluk kula, hüküm Allah'a aittir. Onun için kul, kendi kaderini kendi keyfine göre çizemez. Kul, Allah'ın dilemesi çerçevesinde sorumludur. Yüce Allah ise, hiçbir kayda bağlı olmadan dilediğini yapar. Yol, onun tayin ettiği; sevap ve ceza da onun hükümleridir. O dilediğini yapar. Bundan dolayı:

يُدْخِلُ مَن يَشَاء فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

31-“O, dilediği kimseyi rahmetine sokar. Zalimlere ise elem dolu bir azap hazırlamıştır.”

buyurarak biri rahmetine, biri azabına giden iki yol göstermiştir.

İşte insan, gösterilen bu iki yolun arasında imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Yukarıda kısmen açıklanan bu vaad ve tehdit, gelecek sûrelerde de derinlemesine tahkik ve izah edilecektir.(43)

Allah rızasına göre hareket etmeyi tercih edenler O’nun rahmetine ve cennetine nail olurlar, aksi yolu tutanlar ise cehenneme gidip azabına maruz kalırlar.

Surenin bütününde insanın yaratılışına temas edildi, ona doğru ve yanlış yolun tanıtıldığı belirtildi; mü’minlerin ve inkarcıların davranış özelliklerinden söz edildi; gaye ise akıllı ve iyi niyetli insanın bütün aydınlatıcı açıklamalardan nasibini almasını sağlamaktır.

Cenab-ı Hakk bizi Kur’an’dan dersini alanlardan eylesin. Daima şükrederek cennet, rızası ve cemaliyle de müşerref eylesin.


NECDET İÇEL

Kaynaklar:
(1)İbn-i Aşur,Muhammed Et-Tahrir ve’t-tenvir,c:39,shf:369
(2) Buhari,Tefsir,76
(3)Beydavi, Ebu Said Nasiruddin Abdullah bin Ömer, Envarüt’t-Tenzil ve Esrarü’t-Te’vil,c:2,shf:569
(4) İbn-i Aşur, Muhammed Et-Tahrir ve’t-tenvir,c:39,shf:370
(5)Kıyame:40
(6)İnsan:1
(7)Bediüzzaman Said Nursi,Sözler,Şahdamar yayınları,shf:408
(8)Araf:54; Yunus:3; Hud:3; Hadid:4
(9)Ragıp El-İsfahani,Müfredatü’l-Kur’an, İns md.
(10) Ragıp El-İsfahani,Müfredatü’l-Kur’an, Hîn md.
(11) Ragıp El-İsfahani,Müfredatü’l-Kur’an, shf:173
(12)Tarık:6
(13)Secde:8
(14)Kıyame:30
(15)Kıyame:12
(16)Necm:42
(17)Beled:10
(18)Fussilet:40
(19)Bakara:177
(20)Al-i İmran:92
(21) Ragıp El-İsfahani,Müfredatü’l-Kur’an, Birr md.
(22)Ankebut:64
(23)Maide:90
(24)İnsan:21
(25)Al-i İmran:169
(26)İnsan:16
(27)Vakıa:18-19
(28)Saffat:45-47
(29)Saffat:46
(30)Muhammed:15
(31)Mü’minun:8
(32)Buhari,Rikak,38
(33)Bakara:177
(34)Al-i İmran:92
(35)Suyutî,Ed-Dürrü’l-Mensur,c:8,shf:371
(36)Hacc:23
(37)Ebu Hayyan,El-Bahrü’l-Muhit,c:8,shf:398
(38)Duhan:53
(39)Hicr:47
(40)Kamer:55
(41)Bakara:45
(42)Vakıa:61
(43)Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an dili, c:8,shf:449-473

Bu haber 03/01/2011 tarihinde eklenmiştir.