Câmiler ve Din Görevlileri Haftası
CÂMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASI
Âli heyetinize selam ve muhabbetlerimi sunuyor, gününüzün hayırlı ve geleceğinizin bereketli olmasını diliyorum.
Devletin resmiyeti içerisinde tespit ve tertip ettiği değişik haftalar var. Muhakkak ki hepsinin doldurduğu ayrı ayrı boşluklar vardır. Her sene 1-7 Ekim tarihleri arasında “Câmiler ve Din Görevlileri Haftası” münasebetiyle değişik etkinlikler ve programlar yapılmaktadır. Kanaatim odur ki; bu hafta diğer resmi haftalara ruh üfleyecek ve bir mana kazandıracaktır. Zira yeryüzünde ilk kurulan beyt (câmi) Beytullah’tır. Ve ilk din görevlisi de Hz. Âdem’dir (a.s).
Bu önemli hususu, yüksek heyetinize sunmak gerçekten zor ve ağırdır. Hele muhteviyatı geniş olan bu hususu böyle bir konferansta ve sınırlı sürede sunabilmek zorlar ötesi zordur. Allah’ın inayetinin bizimle beraber olmasını dilerim.
Bu hususu ele alırken öncelikle mescid ve câmi kavramı üstünde durmak, sonra bu hususu hikmetleriyle ve bize bakan yönleriyle tahlil etmek ve daha sonra da bu kutsî müesseselerde vazife yapan bizlerin bu müesseselere uygun nasıl vazife yapacağımızı ve nelere dikkat edeceğimizi bir defa daha gözden geçirmek, yerinde ve isabetli olacaktır.
MESCİD VE CÂMİ
Mescid; Arapça’da “eğilmek, tevâzu ile alnı yere koymak” mânâsına gelen sücûd (s-c-d) kökünden, “secde edilen yer” anlamında bir mekân ismidir. Bu anlamda secde edilen bütün yerler (tüm yeryüzü) mesciddir. Bu husus Efendimiz’in (sav) diğer peygamberlerden farklılığını ifade ettiği beş farktan bir tanesi olarak “Bana yeryüzü mescid ve temiz kılındı.”1
Secde, namazın rükünleri içinde en önemlisi, Kur’an’a göre insanın daha ilk yaratılışında şâhit olduğu bir hürmet ifadesidir.2
Hz. Peygamberimiz’in bildirdiğine göre kulun Allah'a en yakın olduğu an secde ânıdır.3
Kainatın hülasası olan insan, bütün semavi kitapların hülasası olan Fatiha suresini okuyarak, bütün kainatın, meleklerin ve kendi ibadetlerimizin hülasası namazda, namazın da hülasası olan secdede Allah’a çok yaklaştığını hisseder. Böylece secde; kainatın, meleklerin ve insanın yaptığı ibadetlerin ve namazın diğer rukünlerinin de nokta-i mihrakiyesidir.
Mescid, secde yapılan yerdir. Mescidin başka hikmetleri ve fonksiyonları da vardır. Konferansımın devamında bunları sıralamaya çalışacağım.
Sadece İslami kaynaklarda değil, diğer bütün dinlerde ve sâmi kökenli dillerde mosque (mosküyu) şeklindeki ifadesi de mescid kavramının umumi ve bütün dinleri kucakladığını ve bütün dinlerde secde ve namaz ibadeti olduğunu göstermektedir.
Câmi; Arapça cem’ (c-m-a) kökünden türeyen, “toplayan, bir araya getiren” anlamındaki câmi kelimesi, başlangıçta sadece Cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılan “el-mescidü’l-câmi’” tâbiri, Taberânî’nin bir rivâyetine göre bizzat Hz. Peygamber tarafından da kullanılmıştır.4
El-Mescidü’l-Câmi tabiri bazı hadis senetlerinde geçen ifadelerden, tabiin döneminde kesin olarak kullanıldığını söylemek mümkündür.
Hicrî IV. Milâdî X. yüzyılın başlarında “câmi” kelimesinin tek başına, mescid anlamında kullanılmaya başlandığı bilinmektedir.
Daha sonra, içinde Cuma namazı kılınan ve hatibin hutbe okuması için minber bulunan mescidler câmi, minberi bulunmayan yani Cuma namazı kılınmayan küçük mâbedler ise sadece mescid olarak anılır olmuştur. Ancak, Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’ya Cuma kılınmalarına ve çok büyük olmalarına rağmen mescid denilmektedir.5
Zeccâc, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana -teyemmüm için- temiz ve mescid kılındı” hadisini delil göstererek ibâdet edilen her yerin mescid olduğunu söyler.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
"Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?”6 âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim kim olabilir?” şeklinde açıklar.7
Kur'ân-ı Kerim'de Mescid Kavramı
“Mescid” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 22 yerde geçer; Bu kelimenin çoğulu olan “mesâcid” kelimesi de toplam 6 âyette zikredilir. Mescid kelimesinin türediği kök olan “secde” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 92 yerde kullanılır.
Mescid kelimesi Kur’an’da tekil ve çoğul olarak, ayrıca sıfat tamlaması şeklinde kullanılır. Kâbe ve çevresini ifade eden Mescid-i Harâm 15 yerde, Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Kubâ’nın kastedildiği “takvâ temeli üzerine kurulu mescid” (9/Tevbe, 108), Kudüs hareminin kastedildiği Mescid-i Aksâ (17/İsrâ, 1) ve münâfıkların Hz. Peygamber’e sûikast tertiplemek üzere binâ ettikleri Mescid-i Dırâr (9/Tevbe, 107) birer âyette zikredilmektedir.
Kur’an’daوَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا“Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O hâlde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.”8 ayetiyle, mescidlerin Allah için yapılan binalar olduğu vurgulanarak, kullanılışında da sadece Allah'a ibâdete tahsis edilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Hıristiyanlar kiliselerinde, Yahûdiler de havralarında Allah'a şirk koşup O’ndan başkasına da duâ edip yalvararak, başkasını imdada çağırarak mâbedlerini puthaneye çevirdikleri gibi, mü’minlerin de mescidlerde böyle yapmamaları kesin bir dille ihtar edilir.
Bu ayet-i kerimeye dayanarak Kâbe’ye, diğer mescidlere ve camilere “Allah’ın evi” de denmiştir ve denilebilir.
Bu âyetteki “mescidler” kelimesi şu şekillerde tefsir edilmiştir:
1) Namaz kılmak için binâ edilmiş yerler, câmiler,
2) Namaz ve ibâdet yalnız câmilere ve belli yerlere hasredilmiş olmadığından, bütün yeryüzü,
3) Bütün mescidlerin kıblesi olduğundan, “Mescid-i Harâm,
4) Secde ederken yere temas eden organlar. Dolayısıyla, Mescid-i Haram ve içinde namaz kılınan bütün câmi ve mescidler Allah’ın olduğu gibi, tüm yeryüzü mescidi de, insanların yaratıcısı önünde kulluk ve şükür simgesi olarak secde ettiği organları da Allah’ındır; Allah için ve Allah yolunda kullanılmalıdır.
Kur’an’da; “içinde Allah'a ibâdet edilen yer” şeklindeki genel anlamıyla mescid, ehl-i kitabın mâbedleriyle beraber zikredilmektedir:الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيراً وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
“Allah, bir kısım insanları, diğer bazılarıyla defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi...”9
إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ
“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”10
مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
“Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”11
Bu iki âyet, aynı zamanda mescide taraftar olup olmamayı, imanla küfrü ayıran bir alâmet olarak da değerlendirilebilir. Mescidin îmarı ile ilgili ifade, mescidlerin fizikî imarları gibi, aynı zamanda cemaate katılarak mânevî îmar ve hayatiyetine katkıda bulunmayı, bir iman ve takvâ alâmeti olarak görmemizi de gerektirir.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
"Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?”12
Yukarıdaki bu ayet-i kerime ebcedi hesaplarıyla 20. Asıra da işaret etmektedir. Mescidleri harab eden zalimlere bakmaktadır. Şirk içerisinde olanların mescidleri harab etmesi, niyetiyle yaşaması, onların şirkinin gereğidir. Kıyamete kadar müşrikler bulunacağına göre mescid ve câmi düşmanları da bulunacaktır. Ancak iman eden insanlar ki, mescidleri inşa ve imar eder ve Allah’ın adını bütün aleme ilan eder. Siz câmi görevlileri olarak bu işin en başında bulunmaktasınız.
15 Kasım 1935'te "Cami ve mescitlerin tasnifine ve tasnif harici kalacak cami ve mescit hademesine verilecek muhasasat (maaş, ödenek) hakkında" bir kanun çıkarıldı. 2845 numaralı kanunda "Tasnif harici tutulan cami ve mescitler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır" hükmü vardı. Bu tarihten sonra yüzlerce cami kapatıldı, depo yapıldı, satıldı, yıktırıldı, parti binası bile yapıldı.
İşte o camilerden bazıları;
Baklacı Baba (Kavaklı) Camii:
1298 yılında Çoban oğlu Yakub tarafından yaptırılan cami, Ulus semtinde Hayırlı Sokakta iken kadro dışı bırakılmış ve bir müddet depo olarak kullanıldıktan sonra yıkılmıştır. Kavaklı Camiinin ahşap kapısı Ankara Etnografya Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kızıl Bey Cami, Medrese ve Türbesi:
XIII. yüzyıl ortalarında yapılan ve Ulus semtinde Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası’nın yerinde iken, Vakıflar tarafından satış işlemi 1931 yılında yapılmış, yapılar ise daha önceden yıkılmıştır. Kuyulu (Hoca Paşa) Cami:
Ulus semtinde Tülüce Mahallesi’nde, Hacı Bayram Camii’ne giden yolun başında iken, Hükümet Caddesi açılırken yıkılan caminin bulunduğu yerde şimdi Hükümet Caddesi başlamaktadır. Cami, 1938 yılında 5.900 TL.sına istimlak edilerek yıkılır.
Yeğenbey Camii
Anafartalar Caddesi eski Adliye binasının arkasında bulunan cami 1917 yangınında tamamen harap olur.
Abdülhadi Camii
Karaca Bey evlâdından Abdülhadi Efendi’nin yaptırdığı cami, Samanpazarı Meydanı’na yakın, Çarşı Sokağı başında, bir kaya üstünde bulunmakta iken, 1941 yılında müştemilatı ile birlikte 5.400 TL. bedelle istimlak edilir. İstimlak bedeli ile günümüzde Kurtuluş semtinde bulunan Abdülhadi Camii yaptırılır.
Ağa Hanı (Ağazâde) Mescidi
Ulucanlar Caddesi ile Koyunpazarı Meydanı’nın kesiştiği köşede bulunan Ağazade Hanı’nın içinde yer alan mescid, han ile birlikte 1940'larda yıkılmıştır.
Ali Bey Mescidi
Günümüzde Ulus Emek İşhanı’nın olduğu yerde bulunan mescid, Milli Eğiti Bakanlığı’nın deposu olarak kullanılırken 1942 yılında yıktırılmış ve yerine dükkan yaptırılmıştır.
Arasta Mescidi
Çıkrıkçılar Yokuşu’nda bulunan mescid, çıkan yangında yanmış, sonra da yıkılmıştır.
Akşemseddin (Tahta Minare) Camii
Akşemseddin Mahallesi (günümüzde İsmetpaşa semti olarak bilinir) bulunmakta iken, 1938 yılında 2.900 TL.'ye satılmış, daha sonrada yıkılmıştır. Günümüzde mescidin yerinde park vardır.
Çakırlar Mescidi
Bendderesi Tabakhane Mahallesi'nde bulunan mescidin arsası 1955 yılında 7.300 TL. bedelle satılır.
Çengel Hanı Mescidi
Atpazarında bulunan Çengel Hanın içindedir. Günümüzde Rahmi Koç Müzesi olarak kullanılan bu hanın mescid kısmının orjinalliği bozulmuş ve başka amaçla kullanılmaktadır.
Çeşme Camii
Ulucanlar Hapishane civarında bulunan caminin arsası 1969 yılında, 54.000 TL.'ye taksitle satılmıştır.
Çiçeklioğlu Mescidi
Helvai Mahallesi’nde bulunan mescid, 1938 yılında arsa diye 2000 TL.'ye satılmış, yıkılan mescidin yerine ev yapılmıştır.
Çıkrıkçılar Mescidi
Çıkrıkçılar Yokuşu’nda bulunan mescid çıkan yangında yanmış, arsası satılmıştır.
Çubukcu Mescidi
Ulucanlar Hapishanesi civarında bulunan mescidi Hacı İbrahim Efendi yaptırmıştır. Zamanla harap olan mescid yıkılmış, yeri ise halen boştur.
Emirler Mescidi
Dışhisar’da bulunan mescid, 1917 yılında çıkan meşhur yangında yanmış, arsası ise 1940 yılında 884 TL. ve 1943 yılında 2.030 TL. ödenerek belediyece istimlak edilmiştir.
Erzurum Mescidi
Hacettepe semtinde bulunan mescid yıkılmıştır.
Gökçeoğlu (İbni Gökçe) Mescidi
Sanayi Caddesi Pul Sokakta bulunan mescid, kadro harici bırakılarak 1941 yılında depo ve dükkan olarak kiraya verilmiş, 1947 yılında 21.302 TL. 'ye satılmıştır. Daha sonra da yıkılmıştır.
Bayazıd (Hanife Bayazıd, Ulucanlar) Mescidi
İlk yapılış tarihi XVI. yüzyıldan önceye tarihlendirilen mescid Ulucanlar caddesi üzerinde bulunmakta iken, arsası 1938 yılında 2.500 TL.'ye satılmıştır.
Haseki Camiî
Haseki Sultan tarafından yaptırılmıştır. Tahtakale semti olarak bilinen ve günümüzde Ulus Sebze Hali’nin olduğu yerde bulunmakta iken 1927 yılında çıkan “Tahtakale Yangını”nda yanmıştır.
Hatuniye (Öğle) Camii
Doğanbey Mahallesi’nde Eynebey Hamamının yakınında bulunan camii, Melike Hatun tarafından yaptırılır. Cami, 1924 yılında mazbut Vakıflar arasına alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü idaresine geçmiş ve daha sonra da yıkılmıştır.
Helvacılar Mescidi
İnönü Mahallesinde, kerpiçten yapılmış ve üstü ahşap tavanlı olan mescid, bir vatandaş tarafından satın alınarak, tadilat yapılarak ev haline getirilmiştir.
Hoca Hasan Camiî
Cami hakkında fazla bilgi yoktur. Belki bilinen camilerden birinin diğer adı da olabilir. XIII. asra ait eserin kapı kanatları Ankara Etnografya müzesinde bulunmaktadır.
İğneli Belkıs Camii
Çankırı Caddesi üzerinde ve Hükümet Konağı’na yakın yerde bulunan eski fotoğraflarda kerpiç duvarlı ve çatılı bir cami olduğu görülmektedir. Cami yol çalışmaları dolayısıyla istimlak edilerek yıkılmıştır.
İplikçiler Camii
Çıkrıkçılar Yokuşu'nda bulunan cami 1917 yılı yangınında tamamen harap olmuş, kare planlı minare kaidesi halen Anadolu Medeniyetleri Müzesi bahçesi içinde durmaktadır.
Kapan Hanı Mescidi
Kapan Hanı önünde bulunan mescid çıkan yangında hanla birlikte yanmıştır.
Koyun Pazarı Mescidi
Koyunpazarı, Saraçlar Sokak başında bulunan mescid, 1989 yılında Altındağ Belediye Sarayı’nın çevresine yol açmak için Koruma Kurulu kararı ile yıkılmıştır.
Kulderviş (Kurtuluş) Mescidi
Hacettepe semtinde yer alan mescid, 1952 yılında onarılmış, Hacettepe Üniversitesi yapılırken de yıkılmıştır.
Kureyş Mescidi
İsmetpaşa semtinde bulunan mescid ve meşrutası, 1939 yılında 1.150 TL.'ye satılmıştır.
Mavi Ağalar (Koyun Baba- Ateş Hoca) Mescidi
Hacı İvaz Mahallesi’nde bulunan mescid yanmış, enkazı da 1940 yılında 108 TL.'ye satılmıştır.
Mukaddem (Yeni) Camii
Hacettepe Üniversitesi kuzeybatısında bulunan cami, Hasırcılar Geçidi yapılırken, 1981 yılında Anıtları Koruma Kurulu kararı ile yenisi başka yere yapılması şartı ile yıkılmıştır.
Halen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce korunan caminin kitabesi ve alçı mihrabı yeni yapılacak camiyi beklemektedir. Arapça kitabenin Türkçesi: “Bu mübarek mescid Mehmed Han oğlu Sultan Murad zamanında yapıldı. Sene sekizyüzellidört.” Kitabeye göre cami, 1450 yılında yapılmıştır.
Mururi Mescidi
İnönü Mahallesinde bulunan mescid yıkılmış, arsası 1944 yılında taksitle 5120 TL.'ye satılmış ve yerine ev yapılmıştır.
Ördekli Mescidi
Bentderesi'nde bulunan Mescid, arsa olarak 1941 yılında 8.100 TL.'ye taksitle satılmıştır.
Tiritzade (Şeyh Hüseyin Efendi) Mescidi
Aslanhane Sokağı’nda bulunan mescid, aslında bir halveti dergahı olan “Tiritzade Hüseyin Efendi” tekkesinin mescidi iken zamanla harap olmuş ve yıkılmış, arsası boş durmaktadır.
Tülüce Mescidi
Ulustan Hacı Bayram Camiine giderken meydanın başında, soldaki boş alanda yer bulunan cami, 1941 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü Matbaası için düzenlenmiş, daha sonra dükkan olarak kiraya verilmiştir. 1993 yılında Hacı Bayram Camii meydan düzenlemesi sırasında yıkılmıştır.
Ürgübi Mescidi
Ulucanlar Caddesi üzerinde, Cumhuriyet İlkokulu yanında bulunan mescid, 1965 yılında yıkılmıştır.
Yeğenbey Camii
Anafartalar Caddesi eski Adliye binasının arkasında bulunan cami 1917 yagınında tamamen harap olur.
1960’lı yıllara gelindiğinde Osmanlı’dan miras olarak kalan 7.000 civarındaki caminin 3000’i aşkının yıkıldığı bilgilerine ulaşıldı.
Merhum Mehmet Akif de “Umar mıydın?” adlı şiirinde de bu hususa dikkatimizi çekmektedir;
Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;
Ne gurbettir çöken İslâm'a İslâm'ın diyârında?
Umar mıydın ki: ma'betler, ibâdetler yetîm olsun?
Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?
Umar mıydın: cemâat bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?
Umar mıydın: tavanlar yerde yatsın rahneden bîtâp?
Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâp?
Umar mıydın: o, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,
Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?
İşit: on dört asırlık bir cihânın inhidâmından,
Kopan ra'din, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından!
Civârın, manzarın, cevvin, muhîtin, her yerin mâtem;
Kulak ver: Çarpıyor bir mâtemin kalbinde bin âlem!
Ne hüsrandır ki: doldursun bugün tevhîdin enkâzı,
O, hâkinden nebîler fışkıran, iklîm-i feyyâzı!
Gezerken tavr-ı istîla alıp meydanda bin münker,
Şu milyonlarca îman 'nehye kalkışsam' demez, ürker!
Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından,
Silinmiş emr-i bil'ma'rûfun artık ismi yâdından.
Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde..
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;
Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;
Nazarlardan taşan manâ ibâdullâhı istihkâr.
Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türâb olmuş!
Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl..
Bu izmihlâl-i ahlâki yürürken, durmaz istiklâl!
Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;
Nihâyet, ye'se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.
Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu;
Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.
Cemâat intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla!
Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.
Alınlar terlesin, derhal iner mev'ûd olan rahmet,
Nasıl hâsir kalır 'tevfıki hakkettim' diyen millet?
İlâhî! Bir müeyyed, bir kerim el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark'ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ
“Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, “Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım” diyecekleri gün kendilerine, “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.”13
ayet-i kerimesi de asrımızda ve her asırda câmileri harab edenlerin başına gelecek akıbetleri haber vermektedir.
Zaman en büyük müfessirdir ve her şeyin muayyen bir vakti vardır. Biz kendi câmilerimize madde ve manasıyla sahip çıktığımız zaman, akıbet müttakilerin olacaktır.
Osmanlılar döneminde pâdişahlar tarafından inşâ ettirilen büyük câmilere “selâtin câmileri”, vezirler ve diğer devlet ricâli tarafından yaptırılan orta büyüklükteki câmilere bânîsinin adına izâfeten sadece câmi, küçük olanlara da mescid denilmiştir. Mescidlerin Cuma namazı kılınan câmiye dönüştürülmesi ise berat ve izinle olmaktaydı. "Namaz kılınan yer" demek olan "musallâ", Hz. Peygamber döneminde bayram ve cenâze namazı kılınan yerler için kullanılmıştır. Yol boylarında üstü açık mescidlere ise Farsça'dan Türkçeye geçen "namazgâh" denilmiştir.
ÂYET VE HADİS-İ ŞERİFLERDE MESCİD
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِندَ اللّهِ وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُواْ وَمَن يَرْتَدِدْ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَأُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük günahlardır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır...”14
Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki; insanların Mescid-i Haram ziyaretine engel olmak ve oradan çıkarmak haram aylarında harp etmekten de daha büyük bir günahtır. Bu Mescid-i Haram için böyle olduğu gibi diğer bütün mescidler için de geçerlidir.
قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ
“De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O’na (kıbleye) doğrultun ve dini yalnız Allah'a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.”15
Bu ayette de; adaletli olmanın ve yüzümüzü Rabb’e çevirmenin ana merkezleri mescidlerdir.
يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ
“Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin (edep ve takvâ süslerini takının); yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”16
Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah huzuruna giderken en güzel elbiselerimizi dışımızı güzel yaptığımız gibi, iç dünyamızı da ziynetlendirmek gerekmektedir. Zira dış için aynasıdır. Ayet-i kerimede bir ince mana daha anlamak mümkündür ki; mescidlere giderken karnı tok olarak ve fazla yemek yiyerek gitmemek lazımdır.
مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
“Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”17
Şirk içerisinde olanların mescitler, Mescid-i Haram ile alakaları olmayacağı gibi mescidlere sahip çıkmaları da düşünülemez. Maddi, manevi ve fiziki olarak mescidleri harap etmekle meşguldürler.
إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ
“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”18
Mescid imar eden kimseler fasık ve facir de olsalar ve hatta kafir de olsalar, bugün olmasa bile yarın Allah’ın izni ve keremiyle hidayete erecekleri umulur.
أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ اللّهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını, Allah’a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez.”19
İslam’da en büyük ibadet cihaddır. Fakat bu ayet-i kerimede Mescid-i Haram’ın bakımı, onarımı ve oraya gelenlere yiyecek ve su dağıtma hizmeti cihaddan da daha büyük bir ibadet ve sevap olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu diğer camiler için de derece ve seviyesine göre geçerlidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar...”20
Mescid, temiz olanların yeridir. Önce kalbi temiz, sonra duyguda, fikirde temiz ve fiilerinde temiz olanların yeridir. Müşrikler manen pis olduklarından Mescid-i Haram’a giremedikleri gibi diğer mescidlere giremezler. Zaten müşriklere ibadet maksatlı camilere girmek de gördüğünüz ve bildiğiniz gibi nasip olmuyor.
وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفَنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
“Bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlüne karşı savaşmış olanı beklemek için “mescid-i dırar” (bir zarar mescidi) kuranlar ve ‘(bununla) iyilikten başka bir şey niyet etmedik’ diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şâhitlik eder. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda, temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.”21
Mescidler ve camiler, İslam’ın birliğini sembolize ve vahdetini temin ederler. İslam birliğini bozacak her hareket hatta bu cami yaptırmak da olsa engellenir. Ve böyle camiler de yıkılır. Efendimiz (sav) Kuba mescidini inşa ettiği zaman, oraya yakın bir yerde İslam birliğini tahrip etmek amacıyla münafıklar tarafından kurulan Mescid-i Dırar’ı yıktırmıştır.
Hadis-i Şeriflerde Mescid Kavramı
"Allah'ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir…"22
"Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arş'ının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyâmet) gün(ün)de (arş'ının) gölgesinde gölgelendirecektir. Bunlardan bir tanesi de kalbi mescidlere bağlı olan kimse…”23
Camide vazifeli olan bizlerin de en büyük ve birinci vazifesi; insanların, özellikle müslümanların kalplerini mescidlere ve camilere sıkı sıkıya bağlamak olacaktır.
Câbir İbn Semüre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescide girince cemaati bir kısım halkalar halinde gördü ve: "Sizleri niye böyle (tek bir cemaat halinde değil de) dağınık gruplar halinde görüyorum?" buyurdu. 24
Bu hadiste de camide cemaatin vahdetine dikkat çekmektedir. Cami ve camideki cemaat halinde namaz kılma hali, safların durumu her yönüyle toplum hayatını özetleyen bir haldir. Saflar düzgünse toplum hayatında cemaat de düzgün demektir. Bunun merkezinde ve başında da imamlarımız vardır.
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidde iken huzuruna girdim. Bana: "Ey Ebû Zer, mescide tahiyye (selâm vermek) gerekir" buyurdu. Ben: "Mescide verilecek selâm nedir?" diye sorunca: "(Girince) kılacağın iki rekât namazdır" buyurdu..."25
"Bir kimsenin mescide ilgisini görürseniz, onun mü'min olduğuna şehâdet edin; zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edenler îmar ederler."26
"Müslüman bir kimse, namaz ve zikir için mescidi vatan edindiği (çokça gitmeyi alışkanlık haline getirdiği) zaman, Allah'ın onun bu halinden duyduğu sevinç, tıpkı gurbette adamı olan kimselerin onların yanına dönmesiyle (kavuşmaktan) duydukları sevinç gibidir." 27
"Kim Allah rızâsını talep ederek bir mescid inşâ ederse, Allah ona cennette bir ev inşâ eder."28
Hz. Osman (r.a) bu maksatla Efendimiz’in (sav) mescidini genişletmiştir.
İLK MESCİD KÂBE
Yukarıdaki ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi, Allah’ın nazarında en makbul ve en mahbub olan mekanlar mescidlerdir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem, zevcesiyle beraber yeryüzüne indikten sonra Arafat’ta buluştular ve Müzdelife ve Mina tarikiyle bugünkü Kâbe’nin olduğu yere geldiler. Cenab-ı Hakk Hz. Âdem’e kendisi için bir beyt (mabet) yapmasını emretmiştir. Ve bu ilk mabet Kur’ân-ı Kerîm’de “Beytü’l Haram”29, “Beytü’l Atik”30, “El-Mescidü’l Haram”31, “El-Beyt”32 ve “El-Kâbe”33 tabirleriyle mükerrer defa geçmektedir.
Dünya kainatın kalbi, Kâbe’nin olduğu yer de dünyanın kalbidir. 1.618 altın oranına göre dünyanın merkezi Kâbe’nin olduğu yerdir. Bu husus oldukça manidardır.
Hz. Âdem’den sonra dünya imar olacak ama ilk önce Kâbe bir mabet olarak inşa edilmiş, Kâbe ve mescid merkezli şehirleşmeye dikkat çekilmiştir.
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir.”34
Şehrin adına Mekke, Kâbe’nin ve kapısının olduğu yere ise Bekke denir. Zira Hz. Âdem orada bir günah işledim zannı ile 300 sene gözyaşı dökerek tevbe etmiştir.
Kainatına yaratılışı altı gündedir.35 İlk dört günü semavatın yaratılmasıyla alakalıdır. Son iki gün üstünde yaşadığımız arzın ömrüdür. Dünya, güneşten kopma bir parça olması itibariyle, kainatın beşinci gününde yani dünyanın ikinci gününde yeryüzü ateşten olduğu için, ateşten yaratılan varlıklar olan melekler, cinler, şeytanlar yeryüzünde yaşıyorlardı. Allah cennetten gönderdiği beyaz bir çadırı, Cebrail’in temel kazmasıyla, meleklerin çalışmasıyla bugünkü Kâbe’nin olduğu yere kurdular ve etrafında tavaf ettiler.
Dünya hareket edip katılaşıp önce madenler, sonra semadan yağmur yağdıktan sonra bitkiler ve ağaçlar, sonra hayvanat yaratılmıştır. Zemin ve şartlar Âdemoğlu’nun yaşamasına müsait hale gelince, altıncı günün sabahında Hz. Âdem zevcesiyle beraber ilk insanlar olarak cennetten yeryüzüne gönderilmişlerdir.
Hz. Âdem’e ilk ev yapılması için Allah emretmiş ve meleklerin yardımıyla Arafat’tan, Müzdelife’den, Mina’dan, Cebel-i Nur’dan, Tur-u Teyna’dan, Tur-u Zeyta’dan ve Tur-u Sina’dan meleklerin getirdiği taşlarla, ilk defa Kâbe inşa edilmiştir. Bir taş eksik kalmış ve oraya da Cenab-ı Hakk cennetten gönderdiği Hacer’ül-Esvet ile tamamlamıştır.
Kâbe’nin ilk yapılışı manası, muhtevası ile alakalı çok geniş malumatlar verebiliriz. Bu hususta İmam-ı Ezraki’nin enfes eseri olan “Ahbar-u Mekke”sini okumanızı tavsiye ederim.
Yeryüzüne kurulan ilk mescid Kâbe olduğu gibi, Efendimiz (sav) Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduğu zaman 14 gün kaldığı Kuba’da mescid inşa etmiş ve daha sonra dahil olduğu Medine’de de ilk defa mescid inşasıyla işe başlamıştır. İslami hayatın ve İslam site devletinin merkezi Mescid-i Nebevi’dir.
Efendimiz (sav) her mahallede ve her insan topluluğunun olduğu yerde mescid yapılmasını tavsiye etmiştir. Hz. Ebubekir Mekke’deki evinin bahçesinde kendisi için yaptığı küçük mescid özel olmakla beraber bir müslüman tarafından inşa edilen ilk mescittir. Yanık sesiyle Kur’ân okuyan Hz. Ebubekir hudu ve huşu içerisinde kıldığı namazıyla da çocuk ve müşrik kadınların dikkatini çekmiş ve onların İslam’a sempati duymalarına sebebiyet vermiştir.36
Efendimiz (sav) hicret buyurmadan önce de Medine’de mescidlerin yapıldığı tarihen sabittir. Akabe’de Efendimiz’e (sav) ilk biat eden Ebu Umame, Es’ad b. Zürare Mescid-i Nebevi’nin yapıldığı arazideki bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescid haline getirmiştir.37
İlk muhacirler Kuba’ya geldiklerinde burada bir mescid yapmış ve Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Salim’in arkasında namaz kılmışlardı. Efendimiz (sav) Kuba mescidinden ayrıldıktan sonra ilk Cuma namazını işte bu mescitte kılmıştır.
Efendimiz (sav) mahallelerde ve kabilelerin içinde müslümanların sayısı arttıkça buralarda mescidler inşa edilmesini emretmiştir. Bâlâzuri’nin naklettiğine göre Mescid-i Nebevi ile Mescid-i Kuba dışında Medine-i Münevvere’de dokuz mescid vardı. Buralarda vakit namazları kılınır ve Cuma namazı ise Mescid-i Nebevi’de beraber ve topluca edâ edilirdi.38
Çeşitli kabileler İslamiyeti kabul ettikçe bulundukları yerlerde kendi adlarıyla anılan mescidler yapılmıştır. Buhari’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber zamanında mescidlerin kabilelere nispet edildiğini ve bunun caiz olduğunu göstermek için; “Falan oğulları mescidi denilir mi?”39 başlığında bir bölümle ifade etmiştir.
İslamiyeti kabul eden kabilelerin bir kısmı eski mabedlerinin yerine cami yaptırmışlardır. Taif’te Sakif kabilesi camilerini daha önce Lât’ın bulunduğu yere inşa etmişlerdir. Bunu bizzat Efendimiz emretmiştir. 40 Bu aynı zamanda fiili bir tevbedir.
Hülefa-i Raşidin döneminde doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir alana İslamiyet yayıldı. Müslümanların eline geçen yerlerde ya eski mabedler kısmen veya tamamen camiye çevriliyor veya mabedler oldukları gibi bırakılarak sadece yeni mescidler yapılmak üzere arazi ayrılıyordu.
Her yeni fethedilen veya yeni yerleşime açılan beldelerde yeni yeni camiler mutlaka yapılıyordu. Zira camiler müslümanların ve müslümanlığın simgesi ve mührü idiler.
CÂMİLERİN FONKSİYON VE İŞLEVLERİ
Mescid, her şeyden önce bir ibâdethânedir. İslâm’da ibâdetin sadece namaz ve benzeri görevlerden ibâret olmadığı, bireysel, sosyal ve siyasal hayatın bütün alanlarını kapsadığı için, mescidin de her çeşit ibâdet için bir mekân olduğunu, asr-ı saâdette hayatın her alanıyla ilgili fonksiyon icrâ ettiğini görüyoruz. Mâbeddir, mekteptir, irşad yeridir, buluşma görüşme yeridir, istirahat yeridir, mahkemedir, hastane ve hapishanedir, düğün salonudur, spor merkezidir, mâliye ve hazinedir, kültür meclisi ve şiir kürsüsüdür.
1-Mâbed Olarak Mescid ve Mescidin Kudsiyeti
Mescid, başlangıçta idare, eğitim ve öğretim merkezi gibi değişik amaçlar için kullanılmışsa da onun asıl fonksiyonu, bir mâbed oluşudur.
فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ
“Allah'ın yüceltilmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde (cami ve mescidlerde) sabah-akşam O'na tesbîh ederler.”41
لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
“Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.”42
Efendimiz (sav), bir kişinin mescide girip kayıp devesini sormasını hoş görmeyerek mescidlerin ibâdet yeri olduğunu îmâ etmiş ve yapılış maksatlarına uygun olarak kullanılmalarını istemiştir.43
İslâmiyet’te bütün yeryüzü, mescid kabul edilmekle beraber, namazların cemaatle mescidde/câmide kılınması, gerek sevap bakımından gerekse sosyal yönden büyük bir önem taşır. Ashâbdan bazıları, farz namazları evlerde kılıp câmiye gitmemeyi Hz. Peygamber’in sünnetini terketme olarak yorumlamışlardır.44 Cuma ve bayram namazları ise mutlaka cemaatle kılınır. İslâmiyet yılda bir defa her renkten ve sınıftan müslüman cemaatin ilk mescidde (Mescid-i Harâm) dünya çapında, her Cuma da merkezî câmilerde bölge çapında bir araya gelip topluca ibâdet etmesini emretmiştir.
İbâdet için belli bir yere çekilmeyi ifade eden i’tikâfa en elverişli mekânlar Kur’an’a göre mescidler/câmilerdir. Hz. Peygamber her Ramazan ayında Mescid-i Nebevî’de kurulan özel bir çadırda i’tikâfa girerdi. Hz. Peygamber’in bir hadisine göre, adının anıldığı ve kendisine kulluk görevinin yerine getirildiği yerler olarak mescidler Allah'a en sevimli mekânlardır. Allah Teâlâ, mescidleri nûrunun aydınlattığı yerler olarak zikreder. Bu bakımdan orada edeple hareket edilmesi emredilir.
2-Eğitim-Öğretim ve Kültür Merkezi Olarak Mescid
Efendimiz’in (sav), bir gün mescide girdiğinde cemaatin bir kısmını duâ ve zikirle, diğer bir kısmını ilimle uğraştıklarını görüp, “Ben muallim/öğretmen olarak gönderildim” diyerek ilimle meşgul olanların yanına oturması,45 Asr-ı saâdet’te mescidin eğitim ve öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermeye yeterlidir. Saâdet asrında mescid, tam bir mektep/okul görevi üstleniyordu. Suffa ehli, burada okuma yazma, ilmihâl ve özellikle hadis öğreniyorlardı. Mescidin bu fonksiyonunun İslâm’dan önceye giden bir geçmişi vardır. İmrân’ın karısının, doğacak çocuğunu mescidde yetiştirilmek üzere adaması,46 Mescid-i Aksâ’nın buna uygun bir planı olduğunu gösterir.
İslâm’da ilk eğitim ve öğretim faâliyetleri Mekke döneminde Dârü’l-Erkam’da başlamış, Medine’de Mescid-i Nebevî’nin inşâsından sonra buna hız verilmiştir. Mesciddeki öğretim faâliyetleri “meclis” kelimesiyle ifade edilir. Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki derslerine “meclisü’l-ilm” denilmiştir ki, bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Bu meclislerde Hz. Peygamber’in etrafında iç içe daire şeklinde oturan dinleyici grubuna “halka” denilmiştir.47 Halkalara ders vermede bazı sahâbîler de kendisine yardımcı olmuştur. Ubâde bin Sâmit bunlardan biriydi ve mescidde Kur’an ve okuma yazma öğretiyordu.
Mescidde barınan ve sayıları zaman zaman 400’e kadar çıkan ashâb-ı suffe, vakitlerinin büyük bir kısmını öğrenimle geçiriyordu. İçlerinden bir kısmı sırf bunun için ticaret, zanaat ve tarım gibi işlerden çekilmiştir. Mescidde eğitim ve öğretim sadece erkeklere münhasır değildi; kadınlar için de Mescid-i Nebevî’de ayrı bir gün tahsis edilmişti. Kadınların dinî konulardaki geniş kültürleri, kendilerine Hz. Ömer gibi sertliğiyle tanınan bir halîfeye çekinmeden itiraz edebilme cesareti vermiştir. Nitekim Hz. Ömer, mehirlere sınırlama getiren kararından bir hanımın itirazı üzerine vazgeçmiştir.
Mezhep imamları câmide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır. İmam Şâfiî küçük yaşlarda mescidlerdeki ders halkalarına katılmış, daha sonra buralarda ders vermiştir. Ebû Hanîfe, kendi mescidinde ders okutur, talebelerinin mescidde yüksek sesle müzâkere yapmalarına müsâade ederdi. İmam Mâlik, Mescid-i Nebevî’de, Hasan-ı Basrî Basra Câmiinde öğretimle meşgul olmuşlardır. Tefsir, hadis, tarih, mantık, matematik, cebir, tıp alanlarında oldukça bilgi sahibi olan Taberî, gününün bir kısmını eser yazmaya, bir kısmını mescidde ders vermeye ayırırdı.
Mescidler, sadece naklî (Kur’an ve hadisle ilgili) eğitim ve öğretimin yapıldığı yerler değildi. Kur’an ve hadisi anlamadaki öneminden dolayı daha ilk asırlardan itibaren edebiyat ve özellikle eski Arap şiiri de bu derslerin konuları arasına girmiştir. Tâbiînden Said bin Müseyyeb, Mescid-i Nebevî’deki meclisinde sık sık Arap şiiri üzerinde dururdu. Daha sonra câmilerde nazarî tıp dersleri dahi verilmiştir. Meselâ hicrî 5. (milâdî 11.) yüzyılda Hâkim-Biemrillâh devrinde İbnü’l-Heysem Ezher Câmii’nde tıp dersleri veriyordu.
Câmilerin eğitim ve öğretim mahalli olarak kullanılması geleneği Osmanlılar’da da başlangıçtan beri benimsenen ve devam ettirilen bir uygulama olmuştur. Osmanlı medreselerinde mevcut odalarda (hücreler) öğrenci ikamet etmekte, medrese dershanesinde belirli dersleri görmekte, bunun dışında genel dersleri câmilerde takip etmekteydi. Takrir şeklinde halka açık olarak verilen bu dersler için 17. yüzyıldan itibaren dersiâmların tâyin edildiği bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar aralıksız süren bu usûle Cumhuriyet döneminde de kısmen devam edilmiştir.
Bunun yanında hat meşki, Kur’an tâlimi ve hâfızlık gibi uygulamalı derslerin câmilerde verildiği de bilinmektedir. Hatta o dönemde İstanbul’da bazı câmiler geleneksel olarak yerleşmiş dersleriyle meşhur olmuştur. Bu dersler, bazen câmiye bir kapı ile açılan bitişik odalarda yapılırdı.
Burada hassasiyetle ve önemle üstünde durulması gereken bir husus vardır ki o da camilerdeki manevi havanın üniversitelerdeki ilim atmosferinin de camilere getirilmek suretiyle her ikisinin birlikte ele alınmasıdır. Bu akılla kalbin evlendirilmesi demektir. Camiler ile üniversiteler evlendirildiği zaman bu sahih nikahtan sağlam ve sahih, nesebi belli bir nesil meydana gelecektir. Camilerden üniversitelerden ve ilim dünyamızdan kopardığımız zaman camilere gidenlerde taassup, üniversitelerde ise anarşi meydana gelecektir. Bu ise bizim çöküşümüz ve felaketimiz demektir.
3-Kütüphane
Câmiler, ilmî eserlerin muhâfazası ve âlimlerin istifâdesine sunulması bakımından da görev yapmıştır. Müellifler bağlı oldukları şehir veya mahalle câmilerine, isteyenlerin okuması için eserlerinin birer nüshasını bağışlamayı âdet edinmişlerdi. Bunlar “hizâne” denilen dolaplarda muhâfaza edilir, bazen de câminin bir köşesinde kütüphane şeklinde düzenlenirdi. Meselâ, Horasan’ın en büyük şehri olan Merv’deki on kütüphanenin ikisi, câmide bulunuyordu. Vakıf eserlerden oluşan, Azîziye ve Kemâliye denilen bu iki kütüphaneden sadece birincide 12.000 civarında kitap vardı.48 Mısır câmilerinin bazılarında da oldukça büyük kütüphaneler mevcuttu.
Osmanlı câmilerindeki eğitim ve kültür faâliyetlerini tamamlayan önemli bir unsur da çok yaygın olarak görülen câmilerde kütüphâne tesisi geleneğiydi. Câmi derslerini takip eden talebe ve namaz vakitleri arasında boş vakti olan cemaat için bu kütüphaneler çok faydalı olmuştur. Osmanlı câmi kütüphaneleri, ya Mekke ve Medine Harem-i Şeriflerindeki Mahmûdiye kütüphanelerinde, Ayasofya ve Süleymaniye örneklerinde olduğu gibi câmi içerisinde demir şebeke ile ayrılan bir kısma yerleştirilmiş veya Beyazıt Veliyyüddin Efendi, Kayseri Râşid Efendi, Konya Yusuf Ağa kütüphanelerinde olduğu gibi câmiye bitişik olan ve bir iç kapı ile girilip çıkılan ek binalarda tesis edilmiştir.
Câminin İslâm Devletinde Devlet Kurumu Olarak Hizmetleri
4-Siyasetin merkezi olarak câmi
İslâm dininin tebliğcisi olduğu gibi, aynı zamanda devletinin de başkanı olan Efendimiz’in (sav) evi, mescide bitişik bulunuyordu ve câmi ile evini dinî ve idarî münasebetler yönünden âdeta bütünleştirmişti.
İslâm açısından din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmazlığının bir ifadesi olan Hz. Peygamber’in bu uygulaması, daha sonraki dönemlerde de uzun bir süre devam etti. “Dârü’l-imâre” denilen hükümet konakları câmi yanında inşâ ediliyordu.
Efendimiz’in devlet yönetimiyle ilgili meseleleri mescidde görüşüp kararlar alması ve orada bu kararları halka duyurması sünneti, kendisinden sonra devam etmiş, devlete ait idare binaları yapıldığında da bu âdet sürmüştür.
Halîfeler başşehrin merkez câmiinde imâmet görevini yerine getiriyor ve idarede minberden büyük ölçüde faydalanıyorlardı. Minber, başlangıçta merkezî idarenin bir sembolü idi ve sadece Mescid-i Nebevî’de bulunmasına izin verilmişti. Hz. Ömer, valiliği sırasında Mısır’da minber yaptırmak isteyen Amr bin Âs’a müsâade etmedi.
Hz. Ebû Bekir’den itibaren halîfeye biat minberde yapılıyordu. Halîfe de biatttan sonra idarede takip edeceği genel prensipleri minberde okuduğu ilk hutbe ile ilân ederdi. Minber, bu fonksiyonuyla anayasaya sahip toplumlarda üzerinde devlet siyasetinin açıklandığı kürsülere benzetilmiştir.49
Halîfenin vilâyetlerdeki temsilcileri olan valiler, merkezî câmide imamlık yapar, bazen kadılık, kumandanlık gibi görevleri de üstlenirdi. Zira valilerin halkla bütünleşmesi istenmiş, halkın kendilerine ulaşabilmesi için câmi en uygun yer kabul edilmiştir. Hz. Ömer, ahşaptan işlenmiş süslü kapısından halkın girmekten çekineceğini düşünerek ve yöneticilerin isrâfa ve gösterişe meyletmelerini çirkin görerek Kûfe Dârü’l-imâresi’ni yıktırmış ve vali Sa’d bin Ebî Vakkas bir süre Kûfe câmilerinden birinde ikamet etmişti.50
Hz. Peygamber, diplomatik görüşmelerini de mescidde yapar, yabancı elçileri en güzel elbiselerini giyerek burada kabul ederdi. Onun, elçileri kabul ettiği yer, hâlen “Üstüvânetü’l-vüfûd” (sefirler/elçiler sütunu) olarak bilinmektedir.
Câmiler, daha sonra bu fonksiyonlarını kaybettiler.
5-Kamu yönetimi açısından câmi
Câmiler, ilk dönemden itibaren idarecilerin halkla bir araya geldiği yerlerdi. Asr-ı saâdet’te her türlü istek ve meseleler burada dile getiriliyordu. Müslümanlar Hz. Peygamber’e, ilk halîfelere ve diğer idarecilere namaz öncesinde ve sonrasında talep ve şikâyetlerini kolayca intikal ettirebiliyorlardı. Bir vali hakkında merkeze şikâyet ulaştığında müfettişler câmileri gezerek tahkikat yaparlardı.51
Kur’an âyetleri gibi, Hz. Peygamber’in iktisadî hayata dair söz ve uygulamaları hadis kitaplarında büyük bir yer tutar. Mukaddes kitaplar içinde devlet bütçesi ve harcamaları ile ilgili hükümler ihtivâ eden tek kitap olan Kur’an’ın bu iktisadî hükümleri, Asr-ı saâdet’te câmide yürütülürdü. Vergilerin tahsili ve dağıtılmasına bizzat nezâret eden Hz. Peygamber, mescidde toplanan malları gerekli yerlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu davranış, Hulefâ-yı Râşidîn döneminde de bir süre devam etti. Hz. Peygamber devrinde Mescid-i Nebevî’ye bitişik “meşrebe”, “gurfe” veya “hizâne” adlarıyla anılan bir oda beytülmâl olarak kullanılıyordu.52
6-Câminin adâlet hizmetlerindeki yeri
İslâmiyet’in kendine has hukuk sistemi, mescidlerdeki ders halkalarında tâlim edilmiştir. Ashâb-ı kirâm hukukî konuları mescidlerde müzâkere ederdi.53
Hz. Peygamber’in minberi, ahkâmın öğretildiği, yanlış hukukî uygulamaların düzeltildiği bir yerdi. Meselâ, kendisi “velâ hakkı”yla ilgili yanlış bir uygulamayı minberde dile getirip düzeltmiştir.54
Asr-ı saâdet’te mescid kazâî faâliyetlerin yürütüldüğü bir mekân olarak da hukuka hizmet etmiştir. Dolayısıyla câmiiler, mahkeme ve adliye olarak da kullanılmıştır. Bazı âlimler, “Sana o dâvâcıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan mescide tırmanmışlardı”55 meâlindeki âyeti, mescidlerde kazâî faâliyette bulunulabileceğine delil göstermişlerdir.
Hz. Peygamber’in, “Benim şu minberimin dibinde kim yalan yere yemin ederse cehennemdeki yerine hazırlansın!”56 meâlindeki hadisi, dâvâlara Mescid-i Nebevî’nin minberi yakınında bakıldığını göstermektedir. Nitekim Buhârî’nin naklettiğine göre Hz. Ömer ve Mervân’ın dâvâlara baktıkları yer, minberin yanındaydı. Ayrıca çeşitli kaynaklarda dört halîfenin mescidlerde dâvâlara baktıkları kaydedilmektedir. Merkezî yerlerde olması, kuvvetli-zayıf, büyük-küçük her sınıftan insanın çekinmeden oraya ulaşabilmesi yönünden İmam Mâlik, mescidleri kazâ için daha uygun görmüştür.57 Hanefîler de buna yakın bir görüşe sahiptir.
7-Mescidin askerî amaçlar için kullanılması
Kur’an’da cihadla ilgili âyetlerin sayısı oldukça fazladır. Bunların devamlı olarak namazlarda okunması, müslümanları düşmanla mücâdeleye hazır tutardı. Kendisinden önceki birçok peygamber gibi Hz. Peygamber’in bir vasfı da ordu kumandanı olmasıdır. Bu bakımdan Asr-ı saâdet’te mescid, askerî bir karargâh, bir nevi askerî şûrâ meclisi ve askerî hastane olarak da görev yapmıştır. Hz. Peygamber savaştan önce ashâbıyla istişâre eder ve aksine bir vahiy gelmedikçe onların fikirlerine uyardı. Uhud Gazvesi öncesinde Mescid-i Nebevî’de böyle bir toplantı yapılmış, çoğunluğun fikri düşmanla şehir dışında karşılaşmak yönünde olduğu için buna uyulmuştur. Rasûl-i Ekrem, Cuma namazını kıldırdıktan sonra onları cihada teşvik etmiş ve sabrettikleri takdirde zafer kazanacaklarını bildirmiştir.
Hz. Peygamber, savaş kararlarını genellikle mescidde verir ve bunu minberde ilân ederdi; açılan deftere gönüllülerin adlarını yazdırmalarını isterdi. Sefer halinde orduyu donatmak üzere halkı yardıma buradan çağırırdı. Bir seriyye göndereceği zaman kumandanına mescidde tâlimat verirdi. Nitekim Abdullah bin Cahş’ı Nahle’ye gönderdiğinde onu gizli bir yazılı tâlimatla Mescid-i Nebevî’den uğurlamıştır. Orduya bizzat kumanda edeceği zaman, mescidde iki rekât namaz kılar, zırhını giyerek dışarı çıkar ve kapıya getirilen atına binip seferi başlatırdı. Kumandanlar sefer dönüşünde mescidde rapor verirlerdi.
Mescidler sefer esnâsında ordunun mâneviyâtının zinde tutulduğu, gereken tâlimatın ve taktiğin verildiği mekânlar olmuştur. Hz. Peygamber, askerî seferler sırasında geçtiği bölgelerde ve savaş alanlarının uygun yerlerinde mescidler edinmiştir. Bedir’de, Hendek’te ve Tebük Gazvesi’nde bunların örnekleri görülmektedir. Tebük Gazvesi sırasında ordunun konakladığı on beş kadar yerde mescid yapılmıştır. Bu mescidler mimarî açıdan mütevâzi olmakla beraber fonksiyonları bakımından önemli yapılardı.
Mescidlerin askerî fonksiyonları Hz. Peygamber’den sonra da devam etmiştir. Ordugâh şehirlerinde ve diğer yerleşim birimlerinde valiler ordu kumandanlığı yanında merkezî câmilerde imamlık görevini de yüklenmişlerdir. Türk İstiklâl Savaşında da düşmana karşı ilk toplu hareketin başladığı yerler câmiler olmuştur. Meselâ, Mehmed Âkif’in Kastamonu Nasrullah Câmiinde verdiği vaazlar çok etkili olmuştur.
8-Mescidlerin hastane olarak kullanılması
Mescidler, ihtiyaç olduğunda hastane görevi de üstlenmiştir. Hendek Gazvesinde yaralanan Sa’d bin Muâz için Mescid-i Nebevî’de bir çadır kurulmuştu.58
Osmanlı’da Balkan savaşının tüm şiddetiyle devam ettiği 1912 yılında bunların bakımı için elverişli yer bulunamaması üzerine Şeyh’ül İslam Cemaleddin Efendi’nin yardım ve desteğiyle İstanbul’da bazı camiler, hasta ve yaralılara tahsis edilmiştir.
9-Tutuk evi-hapishane olarak kullanılması
Gerektiğinde savaş esirleri geçici olarak mescidde muhâfaza edilmiştir. Ancak, bununla, esirin İslâmiyet’i kabul etmesi amaçlanmış ve bunda da genellikle başarıya ulaşılmıştır.59
10-Mescidler irşâd yeridir
Dinin tanımını nasihat olarak yapan Hz. Peygamber, insanlara toplu olarak daha çok orada nasihat ederdi. Mescidlerin hâlâ şu veya bu şekilde icrâ ettikleri temel fonksiyonlarından biridir irşâd. Hutbe, vaaz, sohbet, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi faâliyetler ilk mescidden bu yana dünyanın hemen her yerinde en büyük irşad yerleri olmuştur.
11-Mescidler buluşma ve görüşme yeridir
Müslümanlar, mescidlere ibâdet için gittikleri gibi, aynı zamanda aynı bölgenin insanları olarak birbirleriyle buluşup görüşmek, yeni insanlarla tanışıp konuşmak, meselelerini halletmek, birbirleriyle yardımlaşmak için de giderler. Mescidler, bu fonksiyonlarını da hâlâ icrâ etmektedir.
12-Mescidler İstirahat Yeridir
Mescidler, aynı zamanda müslümanların günlük yorgunluklarını giderebilecek ve istirahat edebilecekleri yerlerdir. Peygamberimiz zamanında bazı sahâbîlerin kaylûle denilen öğle uykusu için istirahat etmek, dinlenip uyumak için mescidi kullandıklarını çeşitli rivâyetlerden biliyoruz.
13-Nikâh ve düğün salonu olması
Peygamber Efendimiz, nikâhın mescidde ilân edilmesini istemiştir.60 Merâsimlerin orada yapılmasını özellikle tavsiye etmiştir.
14-Aşhane olması
Asr-ı saâdet’te mescidlerde nice sahâbînin yemek yediğini, açlara yiyecek verildiğini biliyoruz. Peygamberimiz, fakirlerin yemesi için mescidin direklerine hurma salkımları astırırdı.
15-Misafirhane olması
Medine dışından gelen insanların, özellikle kalabalık grupların misafir edildiği misâfirhane olarak Mescid-i Nebevî’nin kullanıldığını biliyoruz.
16-Ganimet ve malların taksim edildiği, zekâtların dağıtıldığı mekândır
Peygamber Efendimiz, uzak yerlerden toplanan zekât ve sadaka mallarını, savaşlardan elde edilen ganimetleri mescidde taksim etmiş, ihtiyaç sahiplerine buradan yardım eli uzatılmıştır.
17-Abdesthane olması
Rasûlullah’ın Mescid-i Nebevî’de abdest aldığı rivâyet edilmiştir. Bu tatbikat, bazı câmilerin içinde şadırvan yapılarak kurumlaştırılmıştır. Meselâ, Bursa Ulu Câmii, Kütahya Ulu Câmii gibi nice câmilerde şadırvanlar, günümüzde de bu ihtiyaca cevap verecek durumdadır.
18-Şiir kürsüsü olması
Şiirler, eski devirlerde, bugünlerin medyası konumundadır. Kamuoyu oluşturmada, topluma moral aşılamada önemli yeri olan şiirlerin okunması, özellikle cihad ve tebliğ amaçlı hikmetli mısrâların dillendirilmesi için mescidlerin kullanıldığını, bu uygulamanın Hz. Peygamber tarafından başlatıldığını ifade edebiliriz. Müslüman şâirlerin en azından moral yönüyle desteklenmesi, onun da dâvâyı ve dâvâ adamlarını desteklemesi konusu için mescidlerden yararlanılmıştır. Rasûl-i Ekrem'in, şâir Hassan bin Sâbit için mescidde özel olarak bir şiir kürsüsü ihdas etmesi, konuya verilen önemi gösterdiği gibi, câminin bu fonksiyonu açısından da mühimdir. Müslümanların müslümanca sanat faâliyetlerini icrâ edebileceği, özellikle tebliğe yönelik sanat ve güzellikler sergilenip sunulabileceği yer olarak mescid kullanılmıştır, kullanılabilir.
19-Kültür salonu olması
Mescid-i Nebevî’nin asr-ı saâdet’te geniş anlamda kültürel faâliyetler, çeşitli edebî yarışmalar için de kullanıldığını görüyoruz. Benî Temîm kabilesiyle yapılan mufâhara buna örnektir. Mufâhara, iki tarafın şâirleri ve hatipleri arasında yapılan edebî bir yarışmadır. Günümüzde halk şâirlerinin/ozanların yaptığı atışma türüne benzer. Şâirler, şiir okuyarak, hatipler de nutuk atarak yarışırlar.
20-Spor kompleksi olması
At yarışlarında start ve finiş (başlama ve bitiş) yeri olarak mescid kullanılmaktaydı. Bayramlarda Habeşliler Mescid-i Nebevî’de kılıç kalkan oyunu oynamışlardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in omzuna başını yaslayarak Efendimiz’in izniyle bunu seyretmiştir.61 Bundan yola çıkarak mescidlerin her çeşit meşrû spor dallarında helâl hudutları çerçevesinde spor salonu olarak da kullanılabileceğini söyleyebiliriz.
21-Farklı dinlerden misafirlere mabed
Peygamberimiz, kendisiyle görüşmeye ve anlaşmaya gelen Necran’lı hıristiyanlara, âyinlerini yapmaları için bir Pazar günü Mescid-i Nebevî’yi gösterip onlara tahsis etmiş, onlar da mescidde ibâdetlerini/âyinlerini yapmışlardır.
22-Karz-ı Hasen kurumu olması
Bir komşu ülkede günümüzde uygulanmakta olduğu gibi, mahalle sâkinleri, artırıp biriktirdikleri paralarının saklanması ve uygun yerlere karz-ı hasen (karşılıksız, sadece Allah rızâsı için borç)62 şeklinde kullanılması için emanet sandığı olarak mescidleri tercih etmektedir. Bu emanet paralar, mescide devam eden gençlerin evlenmeleri ve kuracakları yuva için gerekli masraflara harcanmak üzere fâizsiz kredi şeklinde, imamın onay vermesi şartıyla mescidlerden verilmektedir. Yine mahalle sâkinleri ve mescid müdâvimlerine kendi iş yerlerini açmak amacıyla, benzer şekilde karz-ı hasen fonundan yardım edilmektedir. Kapitalizm ve sömürü ile mücâdelede, müslümanlar arası yardımlaşmada mescidlerin fonksiyonları değerlendirilmektedir, bu mescid faâliyeti, geniş coğrafyalara yayılabilir ve işlevi genişletilebilir.
23-İstişâre ve organizasyon merkezi olması
Câmi, bir meclistir. Devlet başkanı ve tüm diğer yöneticilerin izleyeceği siyaseti, metodu, düşünce ve projelerini açıklayıp üyelerin görüş, eleştiri ve müzâkerelerine sunduğu bir meclis. Bilindiği gibi Hz. EbûBekir halîfe seçildiği zaman, mescidde mü'minlere hitap ederek İslâmî yönetimin temel prensiplerini hatırlattı ve bu konulardaki kendi izleyeceği metotları anlattı:
Camilerde istişare ve cemaatin dertlerine derman olma
Müslümanların istişâresi, mahalle câmiinden başlayarak Arafat'a kadar uzanan birkaç kategoride gerçekleşir:
1-Cemaatin getireceği haberler, mahalle câmiinde müşâvere edilip karara bağlanır.
2-Haftalık Cuma namazlarında ise, bütün mahalle câmii cemaatlerinin katılım ile daha büyük bir mecliste, seçilmiş bir hatip tarafından İslâm âlemine ait bir haftalık haberler (gündem) ve açıklamalar müslümanlara duyurulur. Câmi-i Kebîr veya Namazgâh'ta kılınan Bayram namazlarında ise, İslâm dünyasını ilgilendiren bir senelik olaylar ve haberler hatip tarnafından özet olarak arz ve izah olunur.
3-Bütün İslâm ülkelerinde ve şehirlerinde meydana gelen olayları ve haberleri öğrenmek ve bunları değerlendirmek üzere gücü kudreti yeten müslümanlar Arafat'ta toplanır. Bu ibâdet ve meşveret mahallerinde müslümanlar eşitlik kuralına uyarlar.
Kimsenin kimseye meslek, maddî güç, makam vb. açısından üstünlüğü olmaz. Herkes aynı safta ve omuz omuzadır. Bu yüzdendir ki, imamın da cemaatten yüksek bir yerde namaz kıldırması câiBu haber 30/09/2011 tarihinde eklenmiştir.