Batı taklitçiliğinin getirdiği felaketler ve örfe bağlılık (2)
BATI TAKLİTÇİLİĞİNİN GETİRDİĞİ FELAKETLER VE ÖRFE BAĞLILIK (2)
Efendimiz’ın (sas) kitabı, sünneti, davası, yöntemi, sistemi, hayat tarzı bizim içimizde iken Allah bizi helak edecek değildir. Biz istiğfar ediyorken de Allah bizi helak edecek değildir: “Hâlbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azab etmez.”
“Hâlbuki ey Muhammed, sen onların içinde iken Allah onlara azab edecek değildi. Sen onlar için rahmetin kendisiydin, senin bulunduğun yere azab indirmek imkân ve ihtimal dâhilinde değildi. Ayrıca onlar tevbe ve istiğfar ederlerken veya edeceklerken de Allah onlara azab vermezdi. Yani Sen içlerinden çıksan bile onlar tevbekâr olup istiğfar ettikleri takdirde veya içlerinde istiğfar edip imana gelenler veya gelecekler varken de onlara öyle köklerini kazıyacak bir azab erişmezdi.
Nitekim hiçbir kavim, peygamberleri içlerinden alınmadan toplu azaba uğratılmamıştır. İyiler içinden de kötüler zuhur edip, zulüm yapmaya ve zulümde aşırı gitmeye başladığı zaman, zulüm ve isyanın olumsuz etkisiyle meydana gelecek olan fitnenin zararı iyilere de dokunduğu gibi, kötüler içinde fevkalade iyiler zuhur etmeye başladığı zamanlarda az da olsa o iyilerin yüzü suyu hürmetine o kötülerin hak ettikleri ceza ve azab affa veya tehire uğrar. Kötüler azabı celbettiği gibi iyiler de rahmeti celbeder.”
“Hâsılı böyle söyledikleri zaman o kâfirlerin başlarına taş yağdırılmaması veya başka türlü bir elim azab ile cezalandırılmamaları, onların onu hak etmediklerinden dolayı değil, Allah Teâlâ’nın, Resulü’ne ve istiğfarı söz konusu olanlara büyük lütfundan dolayıdır. Çünkü içlerinde peygamber varken veya istiğfar eden veya edecek olanlar bulunuyorken azab etmek, Allah’ın sünnetine uygun değildir. İşin iç yüzü bu idi.”
Efendimiz (sas) şerru’l-halef olan ümmetinin akibetinden çok endişe etmiş, öbür âlemde perişan olacakları endişesiyle yaşamıştır. Kendisi Seyyidina hz. Mesih’in durumunu anlattığı yerde söyle buyurmaktadır:
“Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler.
Ey Rabbim! bunlar benim ashabım!” derim. Ama bana:
“Senden sonra bunların ne bid’alar yaptıklarını sen bilmezsin!” denilir. Ben de:
“Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!” derim.”
Müslim’in bir diğer rivayetinde Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (sas) buyurdular ki: “Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!” Yanındakiler:
“Ey Allah’ın Resulü! Bizi tanıyacak mısınız?” dediler.
“Evet” buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: “Ey Rabbim onlar benim ashabım, onlar benim ashabım!” diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip:
“Senden sonra onlar ne bid’alar ortaya çıkardılar biliyor musun?” diyecek.
Bütün bu tablo karşısında Efendimiz (sas); “Ben ne diyeyim. Ben de hazreti Mesih’in dediği gibi derim.” der ve öbür âlemde hazreti Allah’ın Hz. İsa’yı (as) hesaba çektiği zaman ki tabloyu hatırlatır. O tabloyu şu ayetler anlatıyor:
Hem Allah Teâlâ: “Ey Meryem oğlu İsa!” Sen mi insanlara “Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı edinin,” diye? diye sorguladığı vakit o şöyle diyecek: “Hâşa! Sen şerikden ve her noksandan münezzehsin Ya Rabbî! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem doğru olmaz, bana yakışmaz.”
“Hem söylediysem malûmundur elbet. Benim varlığımda olan her şeyi Sen bilirsin, ama ben Sen’in Zatında olanı bilemem. Bütün gaybleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin.” “Sen ne emrettinse ben onlara, bundan başka bir şey söylemedim. Dediğim hep şu idi: Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” “Ya Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe onları kolladım. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, aziz-u hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!”
Resulu Ekrem içimizde bulunduğu müddetçe teminat altındayız. Efendimizi (sas) takip edemeyenlerin hali hem dünyada, hem ahirette perişan olacaktır.
“Ya Rab, asrımız bizi tüketti, bitirdi. Soldan gelen fırtınalar solumuzdan bir şey kopardı götürdü. Sağdan gelen fırtınalar sağımızdan bir şeyler kopardı götürdü. Dökülmedik, kırılmadık yerimiz kalmadı. Küfrün hâkim olduğu, belimizi büktüğü boynumuzu kırdığı bir felaketli dönemde yaşıyoruz. Günahlara daldık, fakat senden başkasına tapmadık ve Rabbimiz demedik. Senin merhametine sığınarak, yeniden sana dehalet ediyoruz. Bizlere merhamet ederek, mağfiretine mazhar eyle!” demekten başka çaremiz kalmamıştır.
Yukarıdaki anlatılan ölçüler çerçevesinde acaba bizler Efendimiz’e (sas) hayru’l-halef ve gerçek ümmet olmanın neresindeyiz?
“Din ayrı, hayat ayrı” batı anlayışını almak suretiyle, din ile hayatı ayırmanın cezası olarak felaketlerin neresinde olduğumuzu bilmem ki fark edebiliyor muyuz?
Gelin beraberce Bediüzzaman’ın şu sözüne kulak verelim:
Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat’iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı…
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi.
Milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi…
Bizler dinimiz ile maziye ve arş-ı azama bağlanacağız. Kökümüz derin, yıkılmayacağız. Köksüz bir ağaç uzun süre ayakta duramayacağı gibi, mazi köküne bağlanmayan bir millet de uzun süre millet olarak ayakta duramaz. İstikbal köklerdedir. Kökümüze bağlı olarak yaşamadığımızdan askıda bulunuyoruz. Avrupa’dan gelen bir soluk dahi bizi yerimizden oynatıyor. Kof bir millet haline getirilmişiz.
“Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki; Asya akvamını intibaha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.”
Aklınız ile kalbinizi, camî ile okulu, imanınız ile ilminizi birleştirerek yaşayabilmeniz duasıyla…
Necdet İÇEL
22 ocak 2010Bu haber 12/07/2010 tarihinde eklenmiştir.