Ulusalcılık ve Irkçılık
MİLLET, DİN, ŞUBE, KABİLE, IRK TABİRLERİ EŞLİĞİNDE ULUSALCILIK VE IRKÇILIK
MİLLET
Arapça asıllı olan millet kelimesi “ezberden yazdırmak, dikte etmek” manalarına gelir. Türkçemizde kullanılan imlâl (imlâ) kelimesi de millet kelimesinden türemiş, işitilen ve okunan bir şeye dayanması (1) veya dikte edilmesi ve yazılması (2) manalarına da gelir. Bu manalarda millet kelimesi din karşılığında kullanılmış, ayrıca kelimeye “izlenen, gidilen yol” manası verilmiştir.(3)
Kelimenin aslı İbranice ve Ârâmice’de “Melel:konuşmak, söylemek”, mille de “kelime,söz manalarına gelir. Bu yönüyle de millet kelimesi İbranice ve Arapça kökenli olması itibariyle İbrahimî bütün dinlerde kullanılmıştır.
Bu çerçevede “El-Milletü’l-İslamiyye, El-Milletü’l-Yahudiyye, El-Milletü’l-Nasraniyye” veya “Milletü’l-İslam, Millet-ü İbrahim, Milletü’l-Mesih, Millet-ü Yehud, Milletü’l-Mecus, Milletü’s-Sâbie, Milletü’l-Hak, Milletü’t-Tevhid, Milletü’l-Küfür” gibi tamlamalarla da belli dinleri ifade eder.
Bu kelime daha sonra sosyal hadiselerden etkilenip batıdaki “Nation” kavramının karşılığı olarak Türkçe ve Farsçaya geçmiş ve bu dillerde tamamen sosyolojik ve siyasal bir içerik kazanmıştır. Bugün de millet kavramı belli bir ırkı ifade eden bir kelime haline gelmiştir. Özellikle Tanzimat’tan sonra İslam dünyasına sokulan ve ittihatçıların Osmanlı’yı bölmek için kullandıkları bölücü bir kavram olarak hala kullanılmaktadır.
Kuran-ı Kerim’de millet kelimesi 15 yerde geçer. Bunlardan birisi Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub’a nispet edilerek kullanılmış, yedi yerde ise millet-i İbrahim şeklinde ifade edilmiştir.
وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ “Kendini bilmeyen ahmaktan başka kim İbrâhim’in dininden yüz çevirir ki? Biz onu dünyada nübüvvetle müşerref kılıp seçtik. O âhirette de sâlihlerden olacaktır.”(4)
قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Bir de: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız" dediler. De ki: "Biz bütün batıl dinlerden uzaklaşmış olarak İbrâhim’in dinine tâbi oluruz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı."(5)
مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Sen: "Sadakallah: Allah sözün doğrusunu söyledi." de! Haydi bakalım Allah’ı bir tanıyarak İbrâhim’in dinine uyun! Pek iyi bilirsiniz ki o, asla müşriklerden olmamıştı.”(6)
واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Hep iyiliği şiar edinmiş olarak, yüzünü ve özünü Allah’a teslim edip bir de İbrâhim’in tevhid dinine tâbi olan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi? Bundandır ki Allah İbrâhim’i dost edinmiştir.”(7)
دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “De ki: Rabbim beni doğru yola, İbrâhim’in dimdik ayakta duran, batıldan uzak, tamamen Hakka yönelmiş tevhid dinine iletti. O, asla müşriklerden olmamıştı.”(8)
مِلَّةَ قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ “Yûsuf dedi ki: “Sizin yiyeceğiniz yemek size gelmeden önce, onun ne olduğunu bildiririm. Bu, bana Rabbimin öğrettiklerindendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir milletin dinini bıraktım.”(9)
مِلَّةَ آبَآئِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ “Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Bizim, Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler.” (10)
مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “Sonra da sana vahyettik ki: Doğru yola yönelerek İbrâhim’in dinine tâbi ol; zira o müşriklerden değildi.” (11)
مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ “Allah yolunda gereği gibi cihad edin. Sizi insanlar içinde bu emanete ehil bulup seçen O’dur. Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi. Haydin öyleyse babanız İbrâhim’in milletine ve yoluna! Bundan önce de, bu Kur’ân’da da, size Müslüman adını veren O’dur. Ta ki Resul size şahid olsun, siz de diğer insanlar nezdinde Hakkın şahitleri olasınız. Haydin namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O sizin biricik mevlanız, efendinizdir. O, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.”(12)
فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ "Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurma!"(13)
“Millet-i İbrahim” terkibiyle anlatılan ayetlerde Resul-i Ekrem’in tebliğ ettiği dinin özü bakımından Hz. İbrahim’in dini ile aynı kabul edildiği hususu vurgulamaktadır. Gerek Yahudilerin gerek Hıristiyanların gerekse Arapların saygı gösterdiği İbrahim milletin ayırt edici özelliğinin Haniflik ve tevhit inancı olduğu bildirilmektedir.
Bir ayette (Sad:7) “Mille-i Ahire” ifadesiyle Hıristiyanlık ve Kureyş’in atalarının dinine ve diğerlerinde ise (Bakara:120, Araf:88,Yusuf:37, İbrahim:13, Kehf:20) atıfta bulunulmaktadır.
Hadis-i Şeriflerde millet kelimesi ise Kuran’daki manaların yanı başında “doğuştan getirilene özellikler, fıtrat” manalarında da kullanılmaktadır. Bütün çocukların İslam milleti üzerine doğdukları ve sonra başka dinlere dönüştürülebildikleri (14) ifade edilir. Bu hadis rivayetlerinde ise millet yerine fıtrat kelimesi de geçmektedir.
Bazı hadis-i şeriflerde ise İbrahim milletinden ve onun Hanif ve Müslim olduğundan bahsedilmekle (15) Hz. Muhammed (a.s)’in ashabının İbrahim milletini takip ettiği ifade edilmektedir.
Bir kısım hadis-i şeriflerde ise “Abdülmuttalib’in Milleti” (16) şeklinde ifade edilir.
Bazı hadis-i şeriflerde ise “Resulullah’ın Milleti” (17) şeklinde geçmektedir.
Din mensupları arasındaki gruplar içinde fırka yanında millet tabiri de kullanılmıştır. (18)
Millet ve Din Farkları
İslamî terminolojide millet kelimesinin, “Allah’ın kulları için kitaplarında ve peygamberlerinin diliyle koyduğu esaslar” şeklinde yer alan tarifiyle din ve şeriatla eş manalı olduğu söylenebilir.
Ancak bakış açısına ve farklı değerlendirmelere bağlı olarak millet ile din arasında bazı farklar bulunduğu da muhakkaktır. Şöyle ki:
1- Allah’ın koyduğu kurallar bakımından millet, onları yerine getirenler bakımından din kelimesi kullanılmıştır.
2- Millet tabirinin Allah’a ve diğer insanlara değil sadece ona tebliğ eden peygamberlere nispet edildiği, dolayısıyla “Allah’ın dini” denildiği halde “Allah’ın milleti” denilemeyeceği (19), millet ve şeriatın Allah’ın kullarından yapmalarını istediği, dinin ise Allah’ın emrinden dolayı kulların yaptığı şey olduğudur.(20)
3- Şeriata kendisine uyulması bakımından değil, üzerinde birleşip bir araya gelmesi bakımından millet adı verilmektedir.(21)
4- Allah’ın koyduğu prensiplerin bunları onun adına bildiren kimseye nispetle millet ve bunlarla amel eden kimselere nispetle din diye anılmıştır.(22)
5- Ebu’l-Hüseyin El-Basrî, şeriattan farklı olarak millet ve din adının füru’ hükümlerine değil tevhit, adalet ve ihlas gibi temel unsurlara verildiğini söyler.(23)
6- Sıddık Hasan Han, şeriatın bir peygamber tarafından getirilen ilahî esaslara ve daha çok cüz’i ahkama tekabül ettiğini, küllî usül için mecazen kullanıldığını buna karşılık millet kelimesinin Allah’a, meleklere, peygamberlere ve kitaplara iman gibi usul için hakiki, füru’ için mecazî anlamda geçtiğini, bunda nesih ve peygamberlere göre farklılık söz konusu olmadığını belirtir.(24)
Bu yukarıdaki tariflerden anlaşılacağı üzere millet, din ve şeriat kelimelerinin eş anlamlı olmakla birlikte ilahî prensipler bütününe Allah’ın koyduğu kurallar bakımından millet bakımından şeriat kuralların itaati ve yerine getirilmesi bakımından din denildiği ortaya çıkıyor.
Şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlere ve zamana göre değişmeyen temel prensipler için din ve millet, değişebilen cüzi hükümler için şeriat kelimesi kullanılmaktadır.
Millet; bir toplumun etrafında birleştiği ve üzerinde yürüdüğü sosyal varlığının kendisine dayandığı temel esaslardır. Buna göre toplumu meydana getiren fertlerin kendisine millet denemez; cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet veya ehl-i milleti’l-İslam adı verilir.
Millet kelimesinin bu asaletinden korkan ve batıda çıkan “nation” karşılığıyla bu kelimeyi asıl mana ve mecrasından çıkartan ittihat ve terakkiciler ve bunların içindeki mason teşkilatları bu soylu kelime yerine “ulus” kelimesini kullanmaya başlamışlardır. Bugün Türkiye’deki ulusalcılar da bunların devamıdır.
ŞUBE VE KABİLE
Millet kavramının içerisinde ele alınması lazım gelen kelimelerden birisi de şube ve kabile tabirleridir. Bu hususu Cenab-ı Hak hucurat suresindeki bir ayette şöyle ifade eder:
“Ey o bütün insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, hem de sizi şaab şaab, kabîle kabîle yaptık ki tanışasınız, haberiniz olsun ki Allah yanında ekreminiz en takvalınızdır, her halde Allah alîmdir, habîrdir.”(25)
Bütün insanlar Adem ile Havva’dan veya bir ana ile bir babadan yaratılmıştır. Bu yönden bütün insanlar eşittir. Bundan dolayı insanların birbirlerine karşı övünmeye, şu kavim bu kavim diye aşağılamaya hakkı yoktur. Ne atalarıyla övünmeye ve ne de başkalarının atalarını yermeye hakları da yoktur.
İnsanlar birbirlerinin soyunu ve sopunu tahkir etmekten daha ziyade onları iyi tanıyarak onlarla yardımlaşmalıdır. Ayet-i Kerime’de geçen “şuub ve kabail” tabirleri üstünde kısaca durmak gerekir.
ŞUÛB: Şa'bın çoğulu; KABÂİL: Kabilenin çoğuludur. Araplar, topluluk taksimini insan bedeninin yaratılışını esas alarak yapmışlardır. Şöyle ki: İnsanın kafatasını meydana getiren kemiklerden her birine kabile ve hepsine kabâil denir ve bu baş kemiklerinin birbirine kavuşup bitiştiği eke de şa'b denilir.
Bir babanın sulbünden dallanan çok bir topluluğa bundan alınmış olarak kabile denildiği gibi çeşitli kabileleri toplayan ve hepsi bir asla mensup olan büyük cemiyete de re's veya şa'b denilir. Bu şekilde bir asla mensup olan toplumların hepsinin başı ve büyüğü olan toplum şa'b'dır ki, kabileleri içinde bulundurur.
Kabile “amare”leri içinde bulundurur ki sadır, yani göğüs derecesindedir. Amâre batınları içinde bulundurur ki, Türkçe'de göbek deyimine benzer. Batın fahızları içine alır, fahızlar de fasileleri içine alır, toplamı altı tabaka eder. Bazıları fasileden sonra yedinci olarak aşireti saymışlardır.
Mesela: Huzeyme bir şa'b, Kinâne bir kabile, Kureyş bir amâre, Arab batınlarına, şuûbun da Acem yani Arab'ın dışındaki kavim batınlarına işaret olduğunu söylemişlerdir.
IRK
İnsanları farklı gruplara ayıran tabirlerden bir tanesi de “ırk” kelimesidir. Türkçeleşmiş olan bu kelime lügatta nesil, zürriyet, sülale, soy, kök, damar manalarına da gelir. Damarlarda cereyan eden kana da Araplar “ırk” derler. “Ayın, rı, kaf” harflerinden müteşekkildir.
Şube kelimesi kafatasçılıkla alakalıdır. Irk kelimesi de damarlarındaki kanla alakalıdır. İslam, kafatasçılığa bağlı veya damarlarındaki kana bağlı menfî milliyetçiliği reddeder. Yukarıda anlatıldığı gibi temel esaslara bağlı millet, din ve ümmet kavramlarını kabul eder.
Çöküşümüzün Temelindeki Irkçılık Kavramı
19.yy’ın ikinci yarısında Osmanlı entelektüellerinin temelini attığı ve ikinci meşrutiyet (1908) döneminde hem düşünce hem siyasal açıdan etkili olan ve sonuç itibariyle Osmanlı imparatorluğunu bölüp parçalayan Türkçülük düşüncesi Cumhuriyetin kuruluşunun da temelini oluşturmuştur.
Şinasi, Ziya Paşa ile temelleri atılan Türkçülük hareketi Ahmet Vefik Paşa’nın da akademik çalışmalarıyla ayrı bir nitelik kazanmıştır. Ahmet Vefik Paşa’dan sonra gelen Şemsettin Sami 19.yy’ın son yılında yayınladığı “Kamusu Türkî” adlı sözlüğüyle Türklerin konuştuğu dil olarak adlandırdı. Ahmet Mithat Efendi’nin çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde Türkçenin yalınlaşması için çaba harcadığı görülüyor. 1894’te yayınlanmaya başlayan “İkdam” gazetesi de Türkçülerin toplandığı bir merkez oldu. Ayrıca Necip Asım, Veled Çelebi dil ve tarih konularında önemli yazılar yazdılar.
Bu dönemde Türkçülerden Emrullah Efendi, Bursalı Tahir Bey, Fuat Bey ve Necip Bey Türkçülük fikrinin yerleşmesine katkı sağladılar.
Bu arada Rusya’da Çarlık yönetiminin baskısı altında yaşayan Türkler arasında da ulusal uyanış başlamıştı. Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey’in, Kazan’da Şehabettin Mercab ile Abdulkayyum Nasirî’nin, Kafkasya’da da Fetih Ali Ahunzade’nin öncülük ettiği bu hareket yeni kuşak aydınları arasında da birçok taraftar bulmuştur.
1900’lerin başında II.Abdülhamit’e karşı mücadele eden “Jön Türkler” arasında da Türkçü düşünceler tartışılmaya başlandı. O güne kadar Jön Türkler meşrutiyet rejiminin geri gelmesi için çalışıyorlardı. Kırımlı bir aydın olan Yusuf Akçura Türkçülüğü Jön Türkler’in gündemine getirdi. Daha sonra Ahmet Ağaoğlu, Tunalı Hilmi, Ahmet Ferit Tek gibi Jön Türklerde onu desteklediler. Böylelikle Türkçülük siyasal bir nitelik kazanmaya başladı.
Türkçülük 1908’de ikinci meşrutiyetin ilanından sonra örgütlü bir hareket haline geldi. Türkçüler iktidara gelen İttihat ve Terakki içinde yer alarak bu örgütün fikri yapısını biçimlendirmeye siyasal eğilimlerini etkilemeye çalıştılar. Hem de Türk derneği, Türk yurdu, Türk ocakları gibi kendi örgütlerini kurarak etkinliklerini artırdılar.
Bu İttihat ve Terakki’nin merkez yönetimine giren Ziya Gökalp Türkçülük düşüncesini sistemli bir ideoloji haline getirdi. Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisinin de bu gelişime katkısı oldu. Ömer Seyfettin de bu dergide yazı yazıyordu. İttihat ve Terakki’nin 1913’te yönetime tek başına gelmesinde Türkçüler daha da belirgin bir üstünlük elde ettiler.
Bütün Türklerin tek bayrak altında olma ülküsünü savunan Ziya Gökalp Türkçülüğün son hedefi olarak nitelediği turan düşüncesi I.Dünya Savaşı’nda gerçekleşecek gibi görünse de, bu düşüncenin önde gelen isimlerinden Enver Paşa’nın giriştiği askeri harekatta binlerce Türk gencinin kanının dökülmesine neden olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ulusal temele dayalı yeni bir devletin kurulmasında bu Türkçülerin önemli bir dehli olmuştur. Özellikle Ziya Gökalp’in bu değişimleri dikkate alarak yeniden biçimlendirdiği Türkçülük, Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik yapısının oluşmasında etkili olmuştur.
Bu ideolojilerle Osmanlı parçalanmış, İslam dünyası dağılmış ve yeni bir devlet kurulmuştur.
Necdet İçel
(1) İbnü’l-Haim,Ettıbyan, Fi tefsiri garibü’l- Kur’an, shf:105
(2) Alusi,Ruhu’l-Meani,c:1,shf:371
(3) Zemahşeri,Esasü’l-belağa,shf:790
(4) Bakara:130
(5) Bakara:135
(6) Ali İmran:95
(7) Nisa:125
(8) Enam:161
(9) Yusuf:37
(10) Yusuf:38
(11) Nahl:123
(12) Hacc:78
(13) Sad:7
(14) Müsned,c:2,shf:253; Müslim,kader 23
(15) Müsned, c:3,shf: 442
(16) Buhari, cenaiz 81; Müslim, iman 39
(17) Ebu Davud, cihat 82
(18) Müsned, c:2,shf:332; Tirmizi, iman 18
(19) Ragıp El-İsfahanî,Elmüfredat, Mll maddesi
(20) Kurtubî,c:2,shf:93
(21) Seyyid Şerif El-Curcânî,Şerhü’l-Mevakıf,c:1,shf:14
(22) Ebu’s-Suud Efendi, tefsir,c:5,shf:149
(23) Elmutemet,c:2,shf:341
(24) Ebcedü’l-Ulûm, c:2, shf:338-339
(25) Hucurat:13
Bu yazı 03/02/2012 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 145 kişi tarafından okunmuştur.