Günün Sözü: *Ağır sözler, ağır özlerden çıkar.
Sitede şu an 25 kişi var. Toplamda 3,497,351 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Müçtehid Kimdir?

Müçtehid:
İçtihad; Lügatte güç, takat ve çaba manasına gelen “Cehd” kökünden “İftial” kalıbında bir kelimedir. İçtihad bir şeye ve bir işe ulaşmak, bir şeyi elde etmek için son derece bütün gücünü harcamaktır.
Fıkıh usulü terimi olarak içtihad, fakîhin ayrı ayrı (tafsili) delilerinden amelî hükümleri istinbat etmek için bütün imkânını harcaması demektir.

İçtihad, ayet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan zata “Müçtehid” denir.
Bazı fıkıh usulcüleri içtihadı; “Bütün çabayı harca-mak ve imkânı kullanmaktır;” bu isterse şer’i hükümleri çıkarmak, isterse onları tatbik etmek için olsun. diye tarif ederler.

Bu tarife göre içtihad ikiye ayrılmaktadır:
1-Hükümleri çıkarıp açıklamakla içtihad,
2-Hükümleri tatbikle ilgili içtihad.

1-Hükümleri çıkarıp açıklamakla içtihad:
Bu sınıfa giren içtihada fer’i–ameli hükümleri tafsili delillerinden istinbat (çıkarmak) etmeye çalışan fıkıhçılara, müçtehidlere mahsustur. Bir kısım fukaha, bu çeşit içtihadın bazı asırlarda inkıta’ edeceğini (kesileceği) söylemişlerdir. Bu seviyede müçtehid yetişmez diyen bu görüş cumhurun görüşüdür.

2-Hükümleri tatbikle ilgili içtihad:
Bu gruptaki içtihad, her asırda mevcut olacağını cumhur-u fukaha ittifak etmişlerdir. Bu nevi müçtehidler aşağıda da derecelerini aktaracağım “Eshab-ı Tahriç” seviyesinde müçtehidlerdir.
İslam hukukunda şer’i hükümler kat’î, kesin delil-lere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa o hususlarda içtihad olmaz. “Kat’i, sarih nassda içtihada mesağ-ı şer’i yoktur.” derler. Bu prensip Mecelle’de; “Mevrid-i Nass da içtihada mesağ-ı şer’i yoktur”. Tabiriyle ifade edilir.

İslam dininin yüzde doksanı kat’i nassdır, muhkemâttır. Onlarda içtihad olamaz. “içtihadı, fer’i olan mesail yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi kâsesine koyamaz ona tabi kılamaz. Elmasların madeni Kur’an ve Hadistir. O’nun malı... Oradan her zaman istemeli. Kitaplar, içtihadlar Kur’an’ın ayinesi yahut dürbün olmalı. Gölge-vekil istemez o Şems-i Mu’ciz-Beyan.”
Asr-ı Saadetten bu güne kadar %10 olan içtihâdî meselelerde içtihad edile edile aslında bize çok mevzu da kalmamıştır.
İçtihad yapmak çok kolay bir mesele değildir. Belli ilimler ile mücehhez olması şarttır.

Müçtehid de bulunması lazım gelen ilimler, şartlar şunlardır;

1-Arapçayı İyi Bilmek;
İmam-ı Gazâlî Hazretlerine göre müçtehid, Arap-çanın sarfını, nahvini, belâgatini ve örfî diline vakıf olması gerekir. Şu kadar ki müçtehidin ilmi genel olarak, Arapçanın inceliklerini kapsamalıdır; çünkü müçtehidin istinbat etmek istediği hükümlerin ilk kaynağı olan Kur’an Arapçanın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu itibarla hüküm çıkaracak olan kimse, Kur’an’ın belâgat ve esrarını bilmelidir ki, bu sayede O’nun içine aldığı hükümleri idrak edecek duruma gelmiş olsun.

İmam-ı Şâtibi, İslam şeraitinde araştırma yapanları Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralar: “Arapçayı anlamakta mübtedi olan kimse, şeriatı anlamakta da mübtedidir. Arapçayı anlamakta mutavassıt olan kimse, şeriatı anlamada da mutavassıttır ki, son dereceye ulaşmamıştır. Arapçayı anlamada son noktaya ulaşan kimse, şeriatı (ayet ve hadisi) anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı dinde hüccet olur, Sahabilerin ve Kur’an'ı hakkıyla anlayan fakihlerin anlayışlarının hüccet olması gibi. Bunların seviyesine ulaşamayan kimsenin şeriat ve din hususunda ki anlayışları, kendi seviyeleri nispetinde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur ne de başkaları tarafından kabul edilir.”

2-Kur’an İlmine Sahip Olmak:
Bu şartı, İmam-ı Şâfii Risalesi’nde Arapçayı bilmek şartıyla birlikte ileri sürmüştür.
Zîra’ Kur’an, İslam şeriatının direği, Allah’ın kıya-mete kadar bâki olan kitabı ve bu şeriatın kaynağıdır. Şu kadar var ki Kur’an’ın içine aldığı ilimler çok geniştir. Abdullah b. Ömer’in de işaret ettiği gibi Kur’an’ın bütün olarak ilmini tam olarak bilen Hz. Muhammed (sas)’dir.

Bu itibarla müçtehid Kur’an da geçen 500 kadar bulunan ayetlerin inceliklerini bilmesi gerekir. Bu ayetlerin sebeb-i nuzüllerini, amm ve hassını, nasih-mensuhlarını, onlardan sünnetle tahsis edilenleri, hangi hükümlerin nesh edildiğini bilmesi gerekir. Ayrıca Kur’an’ın ihtiva ettiği bütün ayetleri topluca bilmesi gerekir.
İmam-ı Şâfii müçtehid için “Kur’an’ın hepsini hıfze-dip muhteviyatını bilmesi şarttır” der.

3- Sünneti Bilmek:
Bu hususta bütün fukahanın ittifakı vardır. İçtihadın bölünebileceğini kabul edenlere göre, müçtehidin araştırmak istediği konular ile ilgili kavlî, fiilî ve takrîrî sünnetleri bilmesi gerekir.
İçtihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre ise, müçtehidin hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların gayelerini kavraması, onlarla alakalı durum ve münasebetlerini iyice bilmesi gerekir. Hadislerin sebeb-i vürûdunu (niçin söylenme sebebini), sünnetin nâsih ve mensûhunu, amm ve hassını, mutlak ve mukayyedini, tahsis edilmiş olanlarını bilmesi gerekir.
Ayrıca hadisin rivayet yollarını, senetlerini, hadis ravilerinin kuvvet derecelerini (cerh ve ta’dil) hal ve yaşayışlarıyla birlikte çok iyi bilmesi lazımdır.
Özellikle hüküm ifade eden hadisleri derinlemesi-ne bilmesi lazımdır.

4- Üzerinde İcma ve İttihat Edilen Konuları Bilmek:
Müçtehid için, üzerinde icma’ olan hususları bil-mesinin şart olduğunu ittifakla kabul edilmiştir. Kesin olarak üzerinde icma edilen hususlar, farzların esasları-dır. Çünkü bunlar üzerinde icma edildiği tevatürle sabittir.
Miras esasları, Kur’an sünnetle nikâhı haram kılınan kadınların kimler olduğu üzerinde de icma’ edilmiştir. Sahâbîler asrından müçtehid imamlar çağına ve onlardan sonra günümüze kadar ittifakla kabul edile gelen İslâmî diğer esaslarda, üzerinde icma’ yapılan hususlara dâhildir.
Asr-ı Saadet’te ve daha sonra yaşamış büyük hu-kukçuların görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalar yapmak kişinin muhakeme gücünü ve araştırma melekesini geliştirir.


5-Kıyas’ı bilmek:

İmam-ı Şâfiî’ye göre İçtihad, bütün şekil ve metot-larıyla kıyası bilmektir. Şâfiî daha ileri giderek “İçtihad kıyastır” der.

Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:

a-Kıyasa asl olan nasslarla bu nasların ifade ettiği hükümlere esas teşkil eden ve fer’in hükmünü asl’a bağlayan illetlerin bilinmesi.
b- “Taaddî (sirayet) etmediği sabit olan bir şey üzerine kıyas yapılamaz” prensibi gibi kıyasla ilgili kaidelerle kıyasa temel teşkil eden ve fer’i asl’a bağlayan illetin vasıflarının bilinmesi.
c- Önceki müçtehid açısından kıyasın bilinmesi konusunda şöyle söyler “müçtehidin kıyası ve kıyas için muteber olan şartları bilmesi gerekir; çünkü bu bir içtihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur.”


6- Hükümlerin gayelerini Bilmek:

İslam’da Cenab-ı Hakk’ın “Hakîm” ismi mukteza-sınca hükümlerin gayelerini kullar için Rahmetten ibaret olduğunu biliyoruz. Dinin, Kur’an’ın Efendimiz Muhammed (sas) geliş gayesi budur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyrulmuştur.

Bu umumi rahmet derece sırasına göre;
a- Zaruriyat;
b- Haciyyat;
c- Tahsiniyyat, diye üçe ayrılan maslahatlara İslam’ın riayet etmesini gerektirmiştir.

Yine aynı şekilde, İslam’da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir icâbıdır.
İslamiyet’in teklif ettiği meşakkatler, devamlı bir şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapılması imkânı olmayan meşakkatler, büyük zararları defetmek gayesini güder. Yeryüzünde fesadı defetmek için cihadın farz kılınışı böyledir.

Müçtehid olan kimselerin bunları bilmesi şarttır ki bu sayede kıyas şekillerini, hükümlerin esasını teşkil eden vasıf ve münasebetlerini anlasın; eğer kıyas’a da-yanan rey ile hüküm istinbat etmekle yetiniyorsa. Yok, eğer kıyasa dayanan rey ile yetinmiyor ve maslahat-ı mürsele veya bazı Mâlikîlerin tabiri ile “İstidlal-ı Mürsele” göre hüküm çıkarmak istiyorsa, insan maslahatlarının değişmez esaslarından olduğunu bilmelidir...

7- Doğru Bir Anlayış ve İyi Bir Takdir Gücüne Sahip Olmak:
Bu şart, yukarıda ki bilgileri kullanmak ve gerçek görüşlerini saçma olanlardan ayırt edebilmek için bir vasıtadır.
Bu şartı El-Esnevi şöyle anlatır:
“Müçtehidin tariflerle burhanların şartlarını, bunların mukaddime”lerinin nasıl sıralandığını, kendi görüşünde hataya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye nasıl ulaşacağını bilmesi şarttır”
Burada El-Esnevî, adetâ müçtehidin mantık bilmesini şart koşmaktadır.
Bizler de İmam-ı Şâfiî’ye uyarak, müçtehidin hakikatleri kavramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir görüşe sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz.

8- İyi Niyetli ve Sağlam Îtikat Sahibi Olmak:

Bediüzzaman’ın “İcihad arzî değil semavî olmalıdır” cümlesiyle özetlediği husustur ki müçtehid halis bir niyet ve sağlam bir itikat sahibi olmalıdır.
Hâlis bir niyet, kalbi Allah’ın nuru ile aydınlatır, onu bu yüce dinin özüne ulaştırır, yalnız gerçeğe müte-veccih kılar ve gerçekten başkasına meylettirmez.
Hz. Allah, ihlâslı kimsenin kalbine hikmet kapıla-rını açar ve en doğruya hidayet ederek onu hatalardan korur.
İslam, ancak kalbi ihlâsla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir nurdur.

Müçtehid nefsî arzulardan ve bid’atlardan uzak olmalıdır. Çünkü nefsî arzular kötü niyeti, kötü niyette düşünceyi kötüleştirir.
Bundan dolayıdır ki gerçekten büyük müçtehidler, içtihadlarıyla iştihar etmeden önce zühd, ihlâs, takva ve ibadetleriyle meşhur olmuşlardır.
Nitekim bu büyük imamların hepsi “bizim görü-şümüz doğrudur, yanlışta olabilir, başkalarının görüşleri yanlıştır, doğruda olabilir derlerdi.

Özetle müçtehide bulunması lâzım gelen ilimleri kaydettikten sonra bu ilimlere sahip olmanın ne kadar zor olduğu herhalde anlaşılır.
Özellikle günümüz şartları içinde müçtehid ola-bilmek ne kadar da zordur!
Onun için içtihad kapısı açık mıdır? Kapanmış mıdır? Noktasında ulema arasında bir hayli münakaşa (ihtilaf) vardır.

Üstat Bediüzzaman’a göre içtihad kapısı açıktır. Fakat oraya girmeye mânîler vardır. Bunların bilinmesinde fayda gördüğüm için Bediüzzaman’ın sözler kita-bındaki 27. Söz olan İçtihad risalesini aynen buraya dercediyorum:
“İÇTİHAT kapısı açıktır, fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

BİRİNCİSİ
Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muhariplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.

İKİNCİSİ
Dinin zaruriyâtı ki, içtihad onlara giremez; çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak, bid’akârâne bir hıyanettir.

ÜÇÜNCÜSÜ
Nasıl ki, çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor, vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniyeve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi. Ve Selef-i Salihîn asrında ve o zamanın çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi ka-zandırmak vesâilini elde etmek idi.

İşte, o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyâtını an-lamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden, her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidat ihzarını telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki, yakın idi ki kisbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana... İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, sırrına mazhar “Nurun ala Nur” olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın ta-hakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfz edip âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nispeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın iptida-yı tahsil-i fıtrîsi, sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihadtan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazıra da tevaggulü derecesinde, istidadı içtihad-ı şer’i kabiliye-tinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü dere-cesinde, içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için, “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.

DÖRDÜNCÜSÜ
Nasıl ki, bir cisimde, neşvünema için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise-çünkü dâhildendir- vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dairesine Selef-i Salihîn gibi takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyât-ı diniyenin imtisali tarikiyle dâhil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa, o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.

BEŞİNCİSİ
Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadını arziye yapar, semavîlikten çıkarıyor. Hâlbuki şeriat semavîyedir ve içtihadât-ı şer’iye dahi, onun ahkâm-ı mes-turesini izhar ettiğinden, semâviyedirler.
Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte, şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arziyedir, semavî değildir.
İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saa-det-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih edi-yor. Hâlbuki şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar; ikinci derecede, âhirete vesile olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyleyse şeriat namına içtihad edemez.Üçüncüsü: “Zaruret haramı helâl derecesine getirir.” İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa su-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez.

Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-i şeriatçe aleyhinde caridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su-i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.”

İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve in-sanları müptelâ eden, bir beliyye-i amme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Hâlbuki şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesidir, felsefîdir; semavî olamaz, şer’î değil. Hâlbuki semâvat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale ve o Hâlıkın izn-i manevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söyle-meyi iki sebep için istihsan ediyorlar.

Birincisi: “Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin” Hâlbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanat içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Hâlbuki minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bazı suver-i Kur’âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.“ Evet, eğer millet-i İslâm, İslâ-miyet’in zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyat-ı şer’iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin-eğer mümkün olsaydı-tercümesi HAŞİYE belki müstahsen olurdu. Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avam-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Hâlbuki bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmâliyeyi anlar ki, “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Azamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?

ALTINCISI
Selef-i Salihînin müçtehidîn-i izamı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahabeye yakın olduklarından, safi bir nur alıp halis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vazıh bir harfini de zorla görebilir.

Eğer desen: Sahabeler de insandırlar; hatadan, hi-lâftan hâli olmazlar. Hâlbuki içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, Sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hatta ümmet “Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler” diye ittifak etmişler.
Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i safilindeki Müseylime-i Kezzabın derekesinden, âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet, Müseylime’yi esfel-i safiline düşüren kizb ol-duğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziya-yı sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrafat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mirac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şaşaa-i cemaliyle içtimaât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivayetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’îdir, zarurîdir, şüphesizdir.

Hâlbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermiş-ler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hatta siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle bera-ber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimat edip körü körüne alınmaz.
Eğer meseleyi özümseyebildiysek, gerçekten gü-nümüzün şartlarında müçtehid olmak cidden zor görünüyor.
Ayrıca bazıları Lütf-u İlah-i ile gayretleriyle müçtehid olsalar bile “Mukallid seviyesinde” bir müçtehid olabilirler. Meseleyi buraya kadar getirmişken “Müçtehidlerin tabakaları” ile alakalı bir hususu da arz edeyim ki mesele tamamen tebeyyün etsin.

İçtihadın Dereceleri (Müçtehidlerin Tabakaları)

Her şeyin kendi içinde fazilet dereceleri vardır. Allah’ın isimleri arasında fazilet derecesi, peygamberlerin kendi arasında fazilet dereceleri, hatta zaman ve mekânların bile kendi aralarında fazilet dereceleri vardır.
Bittabii ki ilmî ihatası ve yukarıda anlatılan ilimlere vukûfiyeti ölçüsünde de müçtehidlerinde kendi arasında fazîlet dereceleri veya tabakaları vardır.

1- Şeriatte Müçtehid (Mectehid fi’ş’şer’i): Bunlar, ilk tabakayı teşkil eden müstakil müçtehidlerdir. Yukarıda zikrettiğimiz bütün şartları kendisinde toplayan müçtehidlerdir.
Kitap ve sünnetten hüküm çıkaranlar, kıyas yapanlar, maslahatlarına göre fetva verenler, sedd-i zerayi’ ile içtihadta bulunanlar ”Müçtehid fi’ş’şer’i” olan o kimselerdir. Onlar Sahabe-i Kiram’dan Abadile-i Seb’a gibi sahabe müztehidleri, “Ebu Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed bin Hanbel, Evzai, Sufyan-ı Servi gibi Tabiin fakihleridir.”

2- Müntesib Müçtehidler (Müçtehid fil mesele): Bunlar ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada “şeriatta müçtehid” imamların koyduğu usule uyarlar ve füru’ da ona muhalefet ederler. Genel olarak bunlar, imamın ulaştığı neticelere benzer içtihadlara ulaşmışlar-sa, bu onların İmamla sohbet ve devamlı alakaları oldu-ğunu gösterir.
Müntesib müçtehidlere misaller; Şâfiî mezhebinde El Müzenî’yi, Mâlikî mezhebinden Abdullah Bin Ka-sım’ı, Hanefî’de Ebu Yusuf’u, imamı Muhammed’i misallendire biliriz. Bunlar bir önceki imamların vasiyet ettiği metot ve usullerle içtihad edenlerdir.

3- Mezheb’de Müçtehitler (Müçtehid fil Mezhep): Bunlar üçüncü tabakayı teşkil eden, usul ve füru’da imama tabi olan kimselerdir. Bunların yaptıkları, ancak hakkında imamdan herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklamaktan ibarettir. Mâlikîlere göre her asırda bulunması lazım gelen müçtehidler bunlardır. Bunların içtihadlarına “tahkikul menat” denilir.

4- Tercih Yapan Müçtehitler (Eshab-ı Tahric): Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müçtehidlerdir. Hak-kında mezhep imamlarının içtihadları bulunmayan füru’ meselelerin hükümlerini çıkaran, hükmü hiç belirtilmemiş meselelere dokunmayan kimselerdir. Bu tabaka ile bundan önceki tabaka arasında ki fark çok azdır.

5- İstidlal Yapan Müçtehitler (Eshab-ı Tercih): Bunlar İbn-i Abidin’in zikrettiği beşinci tabakayı teşkil ederler. Bu tabakada ki müçtehidler, görüş ve riva-yetleri karşılaştırıp “Bu görüş kıyasa daha uygundur”, “Şu görüş rivayet bakımından daha sahih ve delil yönünden daha kuvvetlidir.” şeklinde içtihad ve açıklamalar yapmıştır.

6- Hafızlar Tabakası: Bu tabaka mukallit olup öncekilerin tercihlerini bilmede hücced sayılır. Hanefîlerden İbn-i Abidin bu tabaka hakkında şöyle der: “Onlar, en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zahir görüşü ve nadir rivayet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. El Kenz, Ed-Durru’l Muhtar, El-Vikâye ve el-mecma” gibi muteber metinlerin müellifleri bu tabakaya dâhildirler. Bunlar, kitaplarında reddedilmiş fikirleri veya zayıf rivayetleri nakletmemişlerdir.

7- Mukallid Tabakası (Taklitci Seviyede Müçtehid): Müçtehidlerin en aşağı tabakası bu tabaka-dır. Bu tabakaya mensup olanlar, kitapları anlayabilirler; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercihlerde bulunan, müçtehidlerin tercihleri ile tercih derecelerini ayırt edecek bilgiye sahip değildirler. Müftüler, en az mukallit tabakası seviyesinde birer müçtehid olmalıdırlar.

Bütün bu izahlardan sonra şunları söyleyebiliriz:
İçtihad kapısı açıktır. Zorda olsa mukallit seviyesinde, hafızlar tabakasında, Eshab-ı tercih seviyesinde müçtehidler çıkabilir. Bunu Allah’ın (cc) rahmetinden niyaz ve reca ederiz. Ne var ki, her asırda bir müçtehid değil, onlarca, yüzlerce müçtehidler yetişebilir. Herhal-de, ilimlerin bu kadar ihtisas sahalarıyla dallandığı bu dönemde, bir kişinin içtihadından daha ziyade, her ilim sahasında birer mütehassıs heyetin teşekkülüyle içtihad yapılması, onların şahs-ı manevisinin bir müçtehid sevi-yesini temsil etmesi çok daha önemli ve kalıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu heyetteki şahıslar mütehassıs olmakla beraber, bunlar meslek ve meşrep taassuplarından da hali (uzak) olmalıdırlar.
En doğrusunu Allah bilir.


Necdet İÇEL





Kaynaklar:

Zebîdî, Tacü'l-Arus, C: 2, Shf: 329
Şâfiî, Er-Risale, Shf: 477
Mecelle, madde: 4
Bediüzzaman, Sözler, Shf: 978
İmam-ı Şâtıbî, El-muvafakat, c: 4, Shf: 114
İmam-ı Şâfiî, Er-Risale, shf: 50
İmam-ı Şâfiî, Er-Risale, shf: 50
İmam-ı Şâfiî, Er-Risale, shf:477
El Esnevî, Şerh-u Minhac'l-Usül, C:3, Shf:310
Enbiya: 107
El Esnevî, Şerh-u Minhac'l-Usül, C: 3, Shf: 310
Porf Muhammed Ebu Zehra, Mütercim; Doç Dr. Abdulkadir Şener, İslam Hukuku Metodolojisi, Shf: 332.

Bu yazı 13/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 553 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Sayfalar: 1
Tweet Tweet