Günün Sözü: *Ağır sözler, ağır özlerden çıkar.
Sitede şu an 28 kişi var. Toplamda 3,497,343 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Mi'rac Hadisesinin İlmî Değerlendirmesi

Mi’raçta “Efendimiz (sas) Cenab-ı Hakk’ın zatını görmüş müdür?” sorusu da var. Arş âleminde mi görüşmüştür? İfadesi de arş âleminde mi Hz. Allah’ı görmüştür? Manasında bir sorudur.

Bu sorunun tafsilatlı cevabı için miraç ile alakalı önemli hususların sunulmasında fayda vardır.
Görme meselesi için de, miracın cismani olması lazım geldiği hususu akla geliyor. Öyle midir?

Mi’raç’da Efendimiz, Hz. Allah’ı görmüş müdür? Görme keyfiyeti nasıldır? Ve bu görme yeri de arş mıdır? Yoksa bu başka mekânda veya verasında mı görmüştür?
Bütün bunların izahı, açılımı gerekmektedir.
Önce “arş” kelimesi üzerinde duralım, sonra diğerlerini ele almak suretiyle meseleyi tavzih etmeye çalışalım:

Arş
Arş, asıl manası “sakf” demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhitini teşkil eder. Bir eve nispette tavanı, tavanına nispette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesinde ki köşkü, cihannüması (terası) hep Arş manasına dâhildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren herşeye de denir.

Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük manasıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları “taht” anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten, izzet ve saltanattan kinaye de yapılmıştır. “Sülle Arşühü” denilir ki, mülkün istila edildi, yıkıldı, bozuldu demektir. Mülkü kıvamında ve işi yolunda, emri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da “Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti” denilir.

Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve “avvâ” denilen kuzey ta-rafın alt yanında Acûzü’l-Esed (arslan burcunun ucundaki takımyıldızları) ve Avşü’s-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.

Âyetü’l-Kürside açıklandığı üzere bazıları, “O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır.” âyetindeki Kürsî ile Arş’ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de “taht” mânâsından alınmış ola¬rak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakledildiğine göre Arş, Kürsînin de üstündedir. Bu şekilde Kürsî, taht manâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî, “Mevzi-i Kâdemi’l-Arş” (Arş’ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre “başşehir” manâsıyla düşünülürse, Arş da “taht” mefhumuyla düşünülür. Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati Allah’ın ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bu-nun altında tasavvur edilir. Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk’ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden Hak Teâlâ’nın ce-malinin müşahedesine erilmez.

Nitekim Resulullah (sas) Mi’rac’da Sidre-i münte-ha’yı geçmişti.
Birinci düşünceye göre Arş’ın ihatasının, mekâna ait bir ihata;
İkinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşat-ma) kabilinden olması gerekir. Şimdi bu mânâ şekilleri ile yüksek nazmından şöyle bir anlam ortaya çıkar: Sonra da bir dize taht üzerine kuruldu. Fakat bundan ne anlamalıdır?

Burada önce şunları dikkat nazarından uzak tutmamak gerekir:

1- Bilinen manâsıyla “taht”, bir hükümdarın, hükümeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.

2- Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevrele-yen Arş’ın bilinen mahdut “taht” mânâsına, tamamen hakiki lügat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bu¬lunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)’ın şer’î ko¬numla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arşd’a cisim olma zarureti de iddia edilemez.

3- Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada “Sidretü’l- müntehâ” anlayışını iyi düşünmek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de Efendimiz (sas) Allah’ı arş da mı gördü? Bu hususta net bir Kur’ani ifade olmamakla beraber, fakat Necm suresinde geçen 9, 10, 11, 12 ve 13. ayetlerde anlatılan “Kab-ı Kavseyn” ve “Sidre-i münteha”nın yanındaki Cennet-ül Me’va onun yanında da ayetlerinde anlatılan o âlemlerde gördüğü görüştüğü hususu akla daha yatkın geliyor.
Eğer arş bütün bunları kucaklayan daha şumullu bir tabir ise, arşda da görüşmüştür denebilir. Bu müna-sebetle miraç ve Rü’yetullah meselelerinide buraya ilave ediyorum.

Mi’raç’ın manası

Mi’racı hazırlayan sebepler, faktörler vardır. Fakat ilk olarak miraç nedir? Özelliği nasıldır? Onu öğrenmeliyiz.
Mi’raç lügatta; yükselme manasınadır ki, bu yük-selme şekli bir kavis çizip sonra yukarıya doğru dikey şekilde çıkmaktır. Varabileceği en son noktaya ulaşma manasına da gelir.
Mi’raç kelimesinin zıttı nuzüldür. Yukarılara kadar çıktıktan sonra inmeye de nüzul denir. Tasavvufî bir ifadeyle ele alacak olursak, bir sâlikin seyr-ü süluk ederken seyrini Allah’a doğru yapmasıyla arşı uruç yapmasıdır. Bu halktan hakka doğru gitmesi demektir. Ve netice de belli bir makama ulaştıktan sonra halk içine inmesi gerçekleşir ki, buna kavs-ı nuzül denir.

Mi’raç’ın Tarifi

Din-i mübin-i İslam’da anlaşılan mi’racın tanımı şöyledir; Hz. Muhammed’in (sas), Allah’ın lütfu, inâyeti ve keremiyle Mescid-i Haram’dan alınıp Mescid-i Aksa’ya getirilmesi, orada peygamberlerin ervahına imam olduktan sonra, semâvat âlemlerine seyr-ü sefer yaptırılıp O âlemlerde –Cenab-ı Hakk’ın ifadesiyle- “büyük ayetleri” görmesi ve seyr-ü seyahat yaparak Sidret’ül Müntehaya çıkması, kab-ı kavseyn’e ulaşması, oradan da cennete götürülmesi, bu safhadan tekrar geriye döndürülmesi ve Mescid-i Haram’a indirilmesiyle son olan bir mu’cizedir.

Mi’rac Mu’cizedir, Sebepler Üstüdür
Mi’raç; Allah’ın yarattığı bir mu’cizedir. Allah’ın gücü ile yaratıldığından dolayı biz onu rahatlıkla kabul-leniyor ve inanıyoruz. Fakat bu olayı sebepler dairesinde değerlendirirsek, bir insanın sınırlı derecedeki aklının anlaması, kavraması ve kabullenmesi zor olacaktır. Ya batılı müsteşriklerin yaptığı gibi te’vile kalkışılacak, ya da Efendimiz’in (sas) bu mu’cizeye, ruhuyla mı? Yoksa ruh ve bedenle mi? Gerçekleştirdi, sorularına cevap arayacağız. Sebeplerle izahını yapamayacağımızdan belki de inkârına sapacağız ve böylece imanımızı lekedâr etmiş olacağız.

Mi’raç; mu’cizedir ve fevka’l-esbaptır. Tâkât-ı beşerin ve tabiî sebeplerin çok üstündedir. Allah’ın kuvvetiyle, nâmütenahi güç ve kudretiyle meydana gelen, tabiatüstü müthiş hadisedir. Mu’cize lügat manasıyla “acze düşüren, bir şey yapmada başkalarını geride bırakan; kimsenin yapamayacağı bir yoldan olan” demektir.

8 peygamberler peygamberlikleri ile zuhur ettikleri zaman;

a)- Peygamberlerin elinden meydana gelen,
b)- Peygamberlerin peygamberliğine şehadet eden,
c)- Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen,
d)- Hârikulâde hadiselerdir.

Dini ıstılahta mu’cize tanım olarak şudur9: Mi’raç gibi şakk-ül kamer gibi mu’cizeler tabiatüstü, hârikulâde olan ve beşerin mantığıyla ve sebepler daire-sinde izah etmekten aciz kalacağımız olaylardır.

Batılı’nın Mu’cizelere Bakışı

Batıda Hz. İsa’nın mucizelerini inkâr edenler, akıl ve mantıkla bunları te’vil etmeye çalıştılar, tabiattaki câri kanunlarla, sebeplerle bunları çözmek istediler. Fakat bu çalışma da başarılı olamayan ve izahını bulamayan inkâr yolunu seçti. Mevcut ilmî kıstaslar içinde bir insanın semalara gitmeye imkânı yoktur. Öyleyse ya te’vil edecekler ya da inkâra sapacaklardır.

Batıda David Hume mu’cizeleri inkârı karşısın-da , Avrupalı H.Poinjare ve Jean gibi kimseler Hz. İsa’nın mu’cizelerini anlatmak için, bir türlü te’vile gir-mişler, tekellüflere düşmüşlerdir . Meselâ; bir insan hava da uçar mı? Hz. İsa semaya yükselmiş, fakat tabiat kanunları içinde bu olayın vukuu mümkün mü? Hz. İsa’ın (as) bu mucizesini inkâr ederek, Edikton ve Jean tevil yolunu takip ettiler. İnkârcılar karşısında şirin görünmek maksadıyla dediler ki: “Efendim, meselâ bir cisim havada çok süratli gidince enerjiye dönüşür. Enerjiye dönüştüğünde mahiyeti zarar görmez, ileride gittiği zaman ki yerinde, tekrar kesif haline gelir. Tekrar hareket ettiğinde enerji olur Enerji maddeye, madde enerjiye dönüşmek suretiyle bir cisim havada uçar.” gibi tekellüflü te’villerle Hz. İsa’nın mu’cizelerini ele aldılar.

Maddeci mantıkla Hz. İsa’nın (as) mu’cizelerini değerlendiren batılı insanlar zuhur ettiği gibi; son devir-de İslam dünyasından da müsteşrik kafasıyla düşünen, batının bu alçak basıncının tesirinde yetişen, bizde de, az dahi olsa eziklik duygusu içinde yetişmiş ulema vardır. Ezher’in Muhammed Abduh’undan alın, Pakistan’ın Nedviler’ine kadar… Bu psikoloji ile Allah Rasulü’nün mucizelerini izah etmeye ve te’vile kalkıştılar. Akılla mu’cizeyi açıklayamayınca da te’vil etme lüzumunu duydular. Şarkta ve garpta nice insanlar, İbn-i Rüşt, Cemaleddin-i Afgânî, Muhammed Abduh, Reşit Riza, Muhammed Heykel, Muhammed Hamidullah ve Muhammed El Gazali gibi ve Türkiye’deki uzantılarına kadar bu konuda maddeci bir mantıkla yaklaştılar. Mi’racın mu’cize olması yönüyle değil de akıl ve mantık dairesinde te’vil edilmesi, mu’cize mantığına terstir. Çünkü mu’cize, doğrudan doğruya Allah’ın yaratmasıyla meydana gelir. Allah’ın güç ve kudretini labaratuvarın dar kalıpları arasına sokmamız; tabiat kanunları içersinde ve sebepler dairesinde değer-lendirmemiz ve akılla onu anlamaya, kavramaya çalışarak tevil etmemiz doğru değildir. Bu faaliyetler hadd-i zatında Allah’ı tanıyamamak, güç ve kuvvetini tam olarak takdir edememekden kaynaklanmaktadır.

Efendimiz (as) miraca, “Ben gittim” demiyor. Kur’an-ı Kerim’de; “...Bir gece kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı yücedir...” , deniliyor. Allah’ın güç ve kudretiyle götürüldüğü ifade ediliyor. O Allah (cc) öyle bir Allah ki her zaman “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ile ifade ederiz. Güç ve kuvvetinin namüte-nahi olduğunu belirtiriz.”
Diğer bir ayet-i kerime de: “...Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler. Ona layık tazimi göstermediler. Halbu ki bütün bir dünya kıyamet günü Onun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları şeriklerden yücedir, münezzehtir.” demiştir. Benim çok rahat tesbihin tanelerini çevirdiğim gibi, Allah (cc) kevn-ü fesat âleminde, arş ve kürsî âleminde, şehadet ve gayp âlemlerinde, ne kadar yarattıkları varsa, kabzay-ı tasar-rufunda, tesbih taneleri gibi çevirir.
İşte bu güce ve kudrete sahip olan kudreti sonsuz olan Yüce Allah (cc), bir gece abdini aldı. Mescid-i Haramdan mescid-i Aksa’ya götürdü. Oradan semavat âlemine seyr-ü sefer yaptırıp büyük ayetlerini gösterdi. Sidre-i müntehadan kab-ı kavseyn’e kadar gezip dolaştırdıktan sonra yeniden eski yerine getirdi. Allah (cc) bir şeye “Ol!” der oluverir: “...Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece ‘Ol!’ demektir, hemen oluverir...”

Allah’a her şeyin kolay olduğunu anlıyoruz. Bu mu’cizeyi de Allah’ın güç ve kudreti noktasıyla ele al-mazsak, elbette ki, dar akıllılarla, sebeplerin dar kalıpla-rıyla bu büyük hâdiseyi anlamak mümkün olmayacaktır. Ziya Paşa da;
“İdrak-î meâli bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sîkleti çekmez.” demiştir. Mi’raç, imanda Hakk-al Yâkîn mertebesi ufkudur; Mi’racı hazırlayan sebeplerden biri yakînidir; Varlıklar üç sınıf olarak değerlendirilir:

Birincisi: mümkün’ül vücut,
İkincisi: Vacibu’l- Vücut ve
Üçüncüsü: de muhal vücut olan varlıklardır.

Mümkün’ül vücut: Allah’tan başka bütün varlıklar; varlığı, yokluğu müsavi olanlardır. Bu mümkün’ül vücut varlıkların olabilmesi için bir Vacibu’l Vücuda ihtiyacı vardır. Vacib’ül vücut Allah’ın vücududur. Vücudu kat’i demek. Daimî vücut demektir. Ve Allah hakkında ilk olarak “Vacib’ül Vücut” tabirini İbn-i Sina kullanmıştır. Ve birde muhal vücut vardır ki, olması mümkün değildir. Allah’ın şeriki gibi.

Evet, Hz. Muhammed (sas) mi’raç da imkândan, mümkün’ül vücuttan çıktı ve iki vücut arasındaki nok-tayla (kâb-ı kavseyn) müşerref oldu.
“Sonra o yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı.” , burada rü’yetullah ile müşerref oldu. Allah’ın büyük ayetlerini seyr etti. “Vallahi gördü, hem de Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” , ifadesiyle bu gerçekleşti. İman-ı ilme’l-yakîn den, ayne’l yakin’e, oradan da hakka’l yakin’e yükseldi. İmanın en zirve noktası, Hz. Peygamberimizde meydana geldi. Kur’an-ı Kerimde bu makamı zorlayan zatın, Hz. Musa olduğu belirtilir. Hz. Musa, “Kelimullah”, Hz. Âdem “Safiyullah”, Hz. Nuh “Neciyullah”, Hz. İbrahim “Halilullah” ve âlemlerin fahri Hz. Peygamberimiz (sas) ise, “Habibullahtır” ve “Ru’yetullah”a mazhardır. Hz. Musa, “Kelimullahtır” zira Allah ile Tur dağında konuştu. Konuşurken, o sesi duyunca sesin sahibini görmeyi arzu etti.

....”Allah’ım ne olur göster ki seni göreyim” dedi. Allah (cc) şöyle cevap verdi.
“... Sen beni göremezsin, ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sende Beni görürsün.” Kıyamet kopun-caya kadar veya sen ölünceye kadar manasında te’kidi nefyi istikbaldir.
“...Fakat şu dağa bak, şayet o dağ yerinde durursa sen beni görürsün” dedi. Hz. Musa Tur’a baktı ve Allah Tur’a tecelli etti “Allah Tur’a tecelli etti, Tur sarsıldı ve Musa bayıldı” bunun üzerine Hz. Musa tevbe etti. “...Hz. Musa kendine gelince, Allah’ım ben tevbe ettim. Bu makam benim makamım değil. Haddimin üstünde bir şey istemişim” dedi. Bu makam Hz. Musa’nın makamı değildi. Ru’yetullah’a mazhariyet makamının sahibi vardı. Mi’rac-ı güzînle şerebyâb olan, Hz. Muhammed’a (as) nasip olacaktı ve oldu.

Hz. Muhammed (sas) ile Hz. Musa’nın (as) Farkı
Çok ilginçtir, İsra suresinde Cenab-ı Hakk, birinci ayet de Hz. Muhammed’in (sas) israsından, gece yürüyüşünden bahseder. Ve ikinci ayet de Hz. Musa (as) ile ilgili hususa geçilir. Bunun çok hikmetleri olsa gerektir. Mühim bir hikmeti, belki de her iki peygamber arasın-daki farkı göstermek, Hz. Muhammed (sas) ile Hz. Musa arasında kıyas yapmak içindir. Zira Hz. Musa’nın Allah’ı (cc) görme isteği üzerine, Allah (cc) Tur dağına tecelli etti ve Tur’a yöneldiğinde Hz. Musa dayanamayarak bayıldı. Hâlbuki Hz. Muhammed (sas) Sidret’ül müntehâya, oradan kab-ı kavseyn makamına çıkarıldı, Allah (cc) sidret’ül müntehâya daha fazla tecelli ettiği halde, Sidret’ül müntehâ sarsılmadı ve Hz. Muhammed (as) de bayılmadı. Bu iki ayetin ardı ardına ifadesi bu yönleriyle ilgili olması, her iki peygamberin, kıyas yoluyla değerlendirilmesi söz konusu olması içindir. Fakat asıl mesele, Hz. Muhammed’in (as) o muallâ şahsiyetini anlatmasıdır.

Mi’raç ruhânî mi? Cismânî mi? veya ruh maal ceset mi?
Mi’raç mevzuunda sabit ve köklü üç mütealâ vardır:
1) Mi’raç, ruhiyle ve uykuda olmuştur,
2) Mi’raç, ilâmâşaallah semalara kadar hem ruhuyla, hem cismiyledir,
3) Derler ki; Resul-ü Ekrem (asm) cismiyle Mescid-i Aksaya kadar gitti. Oradan semalara kadar menâmen yani; uykuda gitti diyenler. Bunlar, uykuda gitti diyen-ler esasen, mi’racı inkâr etmiyorlar. Uykudadır, fakat bu bizim uykumuzdan başkadır. Çünkü Efendimiz (as), “gözüm uyur, fakat kalbim uyumaz.” buyuruyor. Uykusu başka olan Bu İnsanın, uykuda mi’racıda bizim anladığımız manada rüya görmekten çok başkadır, derler.
1) ”Mi’raç, ruhiyle ve uykuda olmuştur” diyenlerin delilleri şunlardır:

Üç delilleri vardır:
1) Mi’raç münasebetiyle nazil olduğu kavi bir zan ile zannedilen: “...Gerek Mi’raçta sana gösterdiğimiz temaşayı, sırf insanları deneme vesilesi kıldık.” ayet-i kerimesidir. Hz. Aişe (r.ha.) ve Hz. Muaviye (ra): “ayetteki rüyadan maksat, Mi’raç rüyasıdır.” derler. “Mü’minlerin imanı artsın, müteredditler de girdikleri gayyaya gitsin, diye bu rüyayı gösterdik.” İşte bu rüyadan maksat mi’raç rüyasıdır dediler.

2) İbn-i İshak’ın Hz. Aişe’dan (r.ha.) naklettiği; “...Resul-ü Ekremin cesedi o gece hiç kaybolmadı. Lakin O’nu ruhuyla götürdü” Başka bir rivayette ise “...Resulullahın cesedini ben hiç o gece kaybetmedim.”
Buda gösteriyor ki, Efendimiz mi’raca rü’yasında ve ruhu ile gitti.

3) Resul-ü Ekrem (asm) mi’raç hadisinde, hususuyla İmam-ı Şerîk’in naklettiği hadisi şerifte: “...Bir aralık ben Hicir de uyuyordum.” Demek ki uyurken mi’raç yaptı, hükmü istimbât edilmektedir.
Bir başka rivayette ise yine Şerîk: “...O, Mescid-i Haram da uyku halinde idi.” cümlesini rivayet eder. Ve yine Şerîk’in naklettiği mi’raç hadisinin sonunda; “...Uyandım ve kendimi Mescid-i Haramda buldum.” ilavesi vardır.

Bu hadisi şerifdeki cümlelere dayanarak; demek ki, mi’raç uykuda, rüya ile ve ruhi ile olmuştur dediler.
Burada hemen şunu ilave edelim ki, Şerîk, Buharî ve Müslim’in ricalindendir. Fakat hafız olmadığı için hadisleri karıştırır. Şerîk hakkında bu mutalaayı İmam-ı Müslim söylüyor.

2)- Mi’raç, ilâmâşaallah semalara kadar hem ru-huyla, hem cismiyledir, diyenlerin delilleri;

1) Cumhur-u sahabe, tabiinin büyük imamları ve ondört asırdan beri cumhur-u ulemanın mi’racın ruh- maal ceset olduğuna inanırlar. Mi’racı pek çok sahabi nakleder: İmam Kastalânî (Mevâhibinde): yirmialtı sahabi zikreder. Suyut-i yirmibeş sahabi zikrediyor. Bunların arasında efâdel sahabede var. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Cabir, Hz. Huzeyfatül Yemani, Ümm-ü Hanî, Ümm-ü Seleme, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Amr, Abdullah İbn-i Abbas, Hz. Enes b. Malik, Übey İbn-i K’âb, Cabir b. Abdullah, Semure İbn-i Cündüb, Şeddad İbn-i Evs, Mâlik b. Sâsaa, Ebu Ümâme, Ebu Eyyüb-ül Ensari, Ebu Habbe, Ebuzer, Ebu Said-ul Hudri, Ebu Süfyan, Ebu Hureyre, Esma Bint-i Ebu Bekir (ra)

Ruhanî diyen sahabi, Hz.Muaviye ve doğru ise, Hz. Aişe (r.ha.) gelir. Eâzım-ı Sahâbe, ruh- maal ceset olduğunu kabul eder. Fikirlerini izhar ederler. Bunların başında; Hz. Ebu Bekir, Hz. İbn-i Abbas, Hz. Cabir, Hz. Enes, Huzeyfet-ül Yemâni, Ümm-ü Seleme, Hz. Ömer ve bunların başında bu mevzuda iddialı, Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud gelir. İsmini duyduğumuz diğer ashab, fikrini izhar etmez. Fakat Efendimiz, “ben ruhumla mi’raç yaptım” demedi ki, fikirlerini izhar etsinler. Binaenaleyh onlarda mi’racı ruh- maal ceset kabul ediyorlar deriz. (kırkbeş Sahabiden iki’si müstesna kırküç’ü ruh maal ceset der.)
İkinci tâbiîn asrında; Dehhâk İbn-i Merâhim, Katâde İbn-i Deâme, Said İbn-i Cübeyr, İkrime, mücâhid, İbn-i Cüreyc, Hz. Aişe’nin bizzat Tilmizi olan Mesruk b. Ecda, bütün bunlar, ittifakla mi’racın ruh- maal ceset olduğunu kabul ederler. Bunlar tefsirci ve hadiste mühim kanalların başında imamdırlar. Daha sonra fukaha ve imamlar asrına mesele geçince, imamların bu mevzuda hiç bir fikir; aksine, iddia etmediklerini görüyoruz. Cumhur-u ehl-i ilm-i Kelâm da mi’raç ruh- maal cesettir derler.

a) İbn-i Ebi Hâtim, Beyhâki, Tabarâninin nakletti-ğine göre; Evs b. Şeddat naklediyor: Hz. Ebu Bekir (ra), o gece Resul-ü Ekremi aramış ve bulamamıştı. Ertesi gün; Neredeydin? diye sorunca; Efendimiz: Mescid-i Aksâya gittim ve mi’raç yaptım buyurdu.

2) Ruh- maal ceset diyenler; Ruhuyla mi’raç yaptı diyenlerin delillerinin de; tutarsız olduğunu izah edip, onların delillerini çürütüyorlar: Mi’racın ruhanî olduğu-nu iddia edenlerin delillerinden

A)Birincisi Şu İdi

A)Hz. Aişe ve Hz. Muaviye bu ayette geçen rüya-dan “...Gerek Mi’raçta sana gösterdiğimiz temaşayı, sırf insanları deneme vesilesi kıldık” maksat mi’raç ‘tır derler;

Ι)-Kur’an-ı Kerim “Fitne” tabirini kullanıyor. İmtihan demek. Rü’yasında bir insanın kuds-i şerife kadar gitmesi, hatta seyyarelere gitmesi, bütün cihanı teftiş edip geriye dönmesi; bu aklın haricinde bir mesele olmadığından, bu mesele insanları imtihan olmayacaklardır. Rüyasında insanın gayr-i aklî, gayr-i mantıkî şeylerde olur. Hatta gayr-ı meşru şeyler de olur. Ama bunu anlatırsa kimse bunu tekzib etmez. Kimse mantıksız görmez ve bu insanlar için bir imtihan da olmaz. Avamdan bile pek çokları rüyasında cenneti, cehennemi görmüşlerdir. Bu çok harika değildir. Demek ki, bu rüyanın dışında bir şeydi. Delilleri budur. Nitekim Hz. İbn-i Abbas(ra) dediğimiz zat, bu ayetteki rüya tabirine buyuruyor ki; bu rüya değil “Rö’yet”‘tir. Meşhur edip Mütenebbi: Oda rü’ya tabirini rö’yet yerinde kullanmıştır. Arap dilinde rüya bazen rö’yet yerinde, bazen rö’yet rü’ya yerinde kullanıldığına dalalet eder. Kurbâ ve kurbet bir manaya oldukları gibi…

ΙΙ)-Bu mevzuda ikinci bir mütâlaâ beyan eden, (ruhani diyenlerin delillerine karşı); meşhur muhaddis Süheylî diyor ki: (kendi Şeyhi Kâdi Ebu Bekir b. Arabiden bu görüşün doğrulandığını zikretmiştir.: Re-sul-ü Ekrem’ın (as) ilk mi’racı uykuda olmuştur. Bu bir alıştırma idi. Nitekim bidayet-i vahy’de nübüvvet işinin alıştırılması için salih rü’ya ile başlamıştı. Mi’raç ta böyle. Daha önce rü’yasında alıştırıldı. Sonra, cismiyle semalara çıktı. Öyle ise iki defa Mi’racı vardır. Buhari Şârihi Mühelleb’inde aynı görüşü arz ettiğini görüyoruz. Bu mütâlaâlar serdedildiği zaman yine onların bu ayetten delil çıkaramayacaklarını görüyoruz. Resul-ü Ekrem’in İsra’ya mazhariyeti ruh-maal cesettir. Daha evvel bir kısım rüyalarla hazırlıklar olsa bile... İmam-ı Nevevî de: “iki kere mi’raç olmuştur, biri ruhu, biri cesedi ile…” der.

ΙΙΙ)-Bu hususta ayrı bir mütâlaâ şudur; ayette ge-çen bu rü’ya mi’raç rüyası değil de, Hudeybiye ile fetih-lerin başlaması mevzuunda ki rü’yadır. Nitekim harf-i tarifle sure-i feth’in sonunda : “...Allah, Resulünün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır.” Derken bu rü’ya anlatılıyor. Mekke’nin fethi ile Mescid-i Haram’a gireceği rü’yadır ki, onlara delil olmadan çıkar. (Hudeybiye ve o rü’ya da bir fitne idi.)
Bütün Müfessirin-i izâm böyle anlamış (İbn-i Kesir, Fahreddin-i Râzi....... gibi müfessirler).

B) “Ruhanidir” diyenlerin delillerinin ikincisi;
Muhammed İbn-i İshak, Hz. Aişe’den naklediyor: Hz. Aişe(r.ha.) buyurdu ki: “...Resul-ü Ekremin cesedi o gece hiç kaybolmadı.” “Lakin O’nu ruhuyla götürdü”. Başka bir rivayette; “...O gece Allah Resulünün cesedini hiç kaybetmedim.”
Evet, sahabe-i kiramın icmaiyle mi’raç hadisesi Mekkede olmuştur. Ve en son tarihte, hicretten bir sene evveldir. O zaman efendimizin Hz Aişe ile tezevvücü yoktu ki, yatakta yatarken, Resul-ü Ekreme zevce olsunda, Resul-ü Ekrem (asm) onun yanından ayrılsın veya ayrılmasında o, onun farkına varsın...

Mağazi yazarı İbn-i İshak vak’ayı anlatırken şöyle diyor; “Âli Ebu Bekr’den birisi bana anlattı ve Aişe bana dedi ki diyor…” Az hadis bilen bu hadisin mevzu ol-duğuna hükmeder. (Ricali yeğenlerinden iyi denir hadisçiler). Binaenaleyh hadiste ta’n edeceğimiz iki mesele var;

1-İbn-i İshak’ın adam atlayıp meseleyi bir meçhule bağlaması...
2-Hz. Aişe (r.ha.) hazretlerine Resul-ü Ekremin cesedi hiç ayrılmadı (v.s.) gibi bir manayı isnad etmek, doğru olamaz. Çünkü Hz. Aişe validemiz ya hiç dünyada yoktu veya birkaç yaşında bir çocuk idi ki, mi’raç meydana geldiği zaman, bunu bilmesine imkân yoktur. Yukarıdaki sözleri de muhtemeldeki Aişe validemiz söylememiştir. Bir kezzab meseleyi karıştırmış ve bize nakletmiştir. Kaldı ki, Mevlana Saâdettin Taftazânî diyor ki; “Hz. Aişenin sözünün manası, cesedi ruhundan ayrılmadı, onunla beraberdi. Mi’raç ruh ve cesetle birlikte oldu demektir.” dedi. Böyle olunca bu da onlara delil olmaktan çıkmış olur.

C)-Ruhani diyenlerin üçüncü delili;
Resul-ü Ekrem (asm) mi’raç hadisesinde, hususiyle Şerîk’in (Müslimin ricalindendir, Müslim tekzib eder; hafız olmadığı için hadisleri karıştırmıştır, der.) naklettiği (tabiinden) hadisde, Resul-ü Ekreme şu sözleri isnad eder: “...Bir aralık ben hıcirde uyuyordum” , demek uyurken rüyasında mi’raç yaptı derler. Bir başkasında da:” O Mescid-i Haramda uyuyordu” ...ve yine Şerîk mi’raç hadisinin sonunda “....uyandım ve Kendimi Mescid-i Haramda buldum.” Evet, zaten Resul-ü Ekrem (asm) mi’raç yapacağı gece uyuduğunu bize naklediyor.

Yine İbn-i İshak, İbn-i Cerir gibi iki imamın, mürsel bir hadisle, Hasan El-Basri’den; bize naklettiğine göre; (Hasan el-Basri çocukluğunda R.Ekremin zevcelerini görmüş, fakat Efendimizden hadis nakletmemiştir. Sahabiyi atlayarak doğrudan Efendimizden naklediyor. Onun için mürsel diyoruz.) Resul-ü Ekrem (sas) ferman ettiler; “Hatîmde yatıyordum, yanıma Cibril-i Emin geldi. Ayağıyla ayağımı dürtüverdi ve kolumdan tuttu. O’nunla beraber kalktımve Mescidin kapısına gittim…” , Resul-ü Ekrem ferman ediyor; “Ben uyandım, etrafta kimseyi göremeyince başımı yere koydum yattım. Yatınca bir daha ayağıma dürtüverdiler. Bir daha kalktım. Kolumdan tuttu. Beni kapıya kadar getiriverdi. Uyuyordum. İşte böyle uyandım. Sonra mi’raç başlayıverdi, demek suretiyle mi’raç başlamadan hakikaten Resûl-ü Ekremin orada yattığını görüyoruz.”
Yine Ümm-ü Hânî tarikiyle (Hz. Ali’nin ablası, Resûl-ü Ekreme kurbiyeti olan bir kadın. Bir rivayette onun evinde yattığını söyler..) İbn-i Ebi Hâtim rivayet ediyor, Ümm-ü Hâni diyor ki: “Sabah namazında Resûl-ü Ekrem’in (asm) yanına sabah namazı kılmaya geldiğimizde, buyurdular ki; “Akşam burada sizinle namaz kıldım, sabah namazını da sizinle kılıyorum ama gece ben çok uzaklara gittim. Mescid-i Aksâya gittim, geldim.” Bundan da anlaşılıyor ki, Resûl-ü Ekrem (asm) mi’racı uyanıkken ve mübârek cismiyle beraber yaptı.

3) İsra ayetinde geçen “Biabdihi” kelimesi, mi’racın ruh-maal ceset olduğuna delildir. Zira: “Abd, ruhla cesedin mecmuuna itlak olunur.”

4) İsra ise lügatta geceleyin bir cismi yürütmektir. Mi’rac ruh-maal cesettir.

5) Küffarın şiddetli inkârı dahi mi’racın ruh ve ce-setle vaki’ olduğuna delildir. Rü’ya olsa niye inkar etsinler, niye deli desinler..Ebu Bekr’e gittiler...arkadaşın neler söylüyor... “O dediyse doğrudur” dedi Sıddîk ki ünvan-ı âlisini aldı.

6) Necm sûresindeki ayetler de mi’racın ruh-maal ceset olduğuna delildir.

7) Rü’ya ile diyenlerin delilleri, İbn-i Hişam’ın sîresinde ve mağazi kitaplarında ve tefsir-i tâberide var. Hadis kitaplarında yoksa mûteber değildir.

Eğer mi’racı nakil bakımından ele alacak isek, gör-dünüz. Bütün nakiller mi’racın ruh -maal ceset olduğunu söylüyorlar. Yok, eğer akıl ve mantık noktasından ele alıyorsak, mi’raç mu’cizedir. Fevk-al kanundur. Kudret-i ilahi iledir. Pozitif ilimler müvacehesinden mi’raca çıktığını imkânsız görüyorsak, Allah’ın (cc) gücünü kuvvetini labaratuvarlarımızda ki dar kalıpların içine sıkıştırdığımızı anlamalıyız ve utanmalıyız. Allah’ın kudreti nâmütenahidir.

Davit Hume’un mu’cizeleri inkârı karşısında; Av-rupalı Edikton gibi, Jean gibi kimseler, Hz. İsa’nın muci-zelerini anlatmanın yanında, bu türlü tekellüflere düş-müşlerdir. Tuğlanın uçabildiğini izah için atom fiziğiyle meseleyi izaha kalkışmışlardır. Bu bir zavallılıktır. Cenab-ı Hakk’ın kudreti içinde cereyan eden hadiseleri, beşerî kıstaslar içinde tahlil etmek zavallılıktır.

O bakımdan biz Avrupa da mu’cizeleri te’vil eden ilim adamları gibi düşünmüyoruz. Büyük tahkikçi Mevlâna Şıblîyi bu hususa zorlayan ve büyük Allâme Nedvî’yi bu hususta zorlayan ve Avrupalılara karşı kitap telif eden Muhammed Hamidullah’ı bu hususta hataya sevk eden, Avrupalıların atom fiziği, fizik, kimya anlayışıdır. “Mevcut ilmî kıstaslar içinde bir insanın semaya gitmesine imkân yoktur. Öyle ise biz bunu ruhen götürelim.” dediler. Bizim gibi bir insan bile uykusunda gidebilir. Bu ise Allah Resulünün bir mu’cizesidir.

Efendimiz (as) Mi’raç’ta Rabbini Gördü mü? Ru’yetullah Mümkün müdür? Âhirette Allah (cc) Gö-rülecek midir?
Ashab-ı kiramdan Hz. Aişe (r.ha.) validemiz, Efendimiz (as) Mi’raçta Cenab-ı Hakk’ı görmediğine kâil olmuştur. El-lü’lü-ü vel-Mercan isimli hadis kitâbında geçen yüz on bir ve yüz on iki numaralı hadislerde, Aişe validemiz bu ictihadını beyan etmişlerdir.
Görünmez diyenlerin küllî olarak iki delileri var:

1) Enam suresi, 103. Ayeti: “...Gözler O’na erişemez. O’nun ilmi ise bütün gözleri ihata eder. Gözlerin görmediği her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan O’dur.”

2) Musa (as), Tur’da Cenab-ı Hakk’ı görmek iste-mesi ve Cenab-ı Hakk’ın; “...Sen, Beni göremezsin. Ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görür-sün.” buyurması.
Diğer taraftan bütün ashab, başta Abdullah İbn-i Abbas; Efendimizin Mi’raçta Cenab-ı Hakk’ı gördüklerine ve öbür âlemde de Cenab-ı Hakk’ın görülmesinin aklen caiz, naklen sabit olduğu hükmüne varmışlardır. Ve aynı zamanda karşı tarafın bu mev-zudaki delillerini te’vil ve tefsir ederek, onların delilleri bile (anlatılacağı üzere) “görüleceğine” delildir demişlerdir. Mâ’mer b. Raşid; Aişe ile İbn-i Abbas (ra) arasındaki ihtilaf zikredildiği zaman, “Bizce Aişe (r.ha.) daha âlim değildir, şu da var ki, İbn-i Abbas bir şeyi ispat, başkaları ise aynı şeyi nefyetmiştir. Nefiyle ispat işte bu şekilde tearuz edince ispat tarafı tercih olunur.”
Mu’tezile ve Şia hariç, bütün ehl-î sünnet ule-ması, Efendimizin mi’raç’ta Cenab-ı Hakk’ı gördüğüne kaildirler ve öbür âlemde görülebileceğine inanırlar. Bu hususta ayet var, ashab ve tabiin dâhil, icma-ı ümmet vardır derler. Bu deliller te’vile ihtiyaç duymadan zahiri manaları ile ispat edilmiş: “... Gün gelecek bir takım yüzler ağaracak, bir takım yüzler ise kararacak…”

3) İcma-ı ümmete gelince; bu hadis, “...Rabbinizi ayın ondördü gibi göreceksiniz” sahabe-i kiramdan pek çok zat tarafından rivayet edilmiş bir hadistir. Ashab’dan: Ebu Said-il Hudri, Ebu Hureyre, Enes b. Mâlik, Câbir, Suheyb, Bilâl-ı Habeşi gibi zatların itikadı budur.
Hz. Aişe’nin (r.ha.) ayet-i kerimeyle delil getirme-sine İbn-i Abbas muhalefet etmiştir: Hakim Müstedrekinde, İbn-i Abbas’dan(ra); “...Muhammed(sas) Rabbini gördü” dedi. Allah (cc): “...Gözler O’nu göre-mez” demedi mi? O halde Resulûllah (sas) O’nu nasıl görür? dediler. Bunun üzerine İbn-i Abbas; yazıklar olsun sana! O, görülmediği zaman kendi zatının nuru ile tecelli ettiği zamandır. Gerçek, Fahr-ı Âlem, O’nu iki kere gördü, diye buyurdu.

İmam Kurtûbî, ayette geçen “El-Ebsâru” kelimesinde cem mahalli “Lâm” harfidir. Bu takdir tahsisi kabul eder. Yani bundan bütün gözler değil, belli gözler anlaşılır. Hasılı, görmemek kâfirlere mahsusdur. “...Hayır! Hayır! Bu cezasız kalmayacak. Onlar, o gün Rablerini görmekten mahrum kalacaklardır.” Kafirler kıyamet gününde Rabbimizin Cemalini göremezler. Gözler O’nu göremezden murad budur. Ama mü’minlerin müşehade edecekleri: “...yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldar. Ve Rabbine bakar...” Ayet-i kerimesi ile sabit olmuştur. O halde ahirette görmek mümkündür. Zira vaktin görülene nisbet edilmesi mütesavidir.

Kadı Îyaz der ki: “Allah’ın görülmesi mümkündür. Akılda bunu muhal görecek bir nesne yoktur. Mümkün olduğuna Musa’ın (as) suali delildir, “...Ya Rab! Göster seni, göreyim seni” Nebiler muhal olan nesneyi dile-mez.”
Kadî Îyaz yine der ki: “Şerefli şeriatte rü’yetin muhal olduğuna ve mümkün olmadığına delil yoktur. “...Gözler O’nu görmez...” ayeti kerimesinden rü’yetin reddedildiği ve mümkün olmadığı sonucunu çıkaranla-rın hücceti yoktur. Bu ayet üzerinde muhtelif teviller vardır:

I)-İbn-i Ebi Hâtim, İsmail b. Ali’den; ayet-i kerime-nin tevilinde “...bu rü’yet dünyada olan rü’yettir.” Yani dünyada görülemez.

II)-Bazıları; Gözler O’nu idrak edemez, yani bütün gözler diye te’vil ettiler: Yani “bütün gözler O’nu muşahade edemez; bazıları muşahade eder. O muşahade edenler mü’minlerdir ki ahirette rü’yiyetleri ayet-i kerime ile sabit olmuştur” dediler.

Burada şu hususlar ifade edilebilir:
a)Ayetteki lâm harfinin ahd için olması muhtemeldir. Bu takdirde bazı gözlerin görmeyeceğini ifade eder ki onlar da kafirlerdir.
b)Ayetteki nefyin istiğrak için olması muhtemel-dir. Bu takdirde umu-u selb değil selb-i umum ifade eder Yani Allah’ı hiçbir kimse görmeyecek değildir. Şu halde bazı kimselerin göreceği kendiliğinden anlaşılır.
c)Ayet-i kerimede Allah Teâlâ ‘nın hiçbir zaman ve hiçbir halde görünmeyeceğine delalet yoktur. Binaena-leyh. Cennet’te görülebilir.
d)Ayetteki idraktan murâd ihâta sureti ile görmektir. İhatalı surette görmenin caiz olmaması mutlk surette görmemeyi istilzam etmez.
Muhalifler bir de Teâlâ Hazretlerinin Musa’ya (as) “Sen beni görmezsin.” buyurması ile istidlâl ederler. Buna da: “Ayetteki (len) edatı nefy-i müebbed için değil nefy-i müekked içindir. Binaenaleyh ahirette mü’minlerin Allah’ı görmeyeceğini ifade etmez” diye cevap verilmiştir.

Bazı ulema dedi ki: “Görmenin sabit olmasıyla, idrakın reddedilmesi arasında birbirine zıtlık yoktur. Zira idrak, görmeden daha hususîdir. Görürde fakat idrak edemeyebilir. Ayı görmek başka, hakikatini idrak etmek başka. Bazıları idraktan murad, ihatadır. Görürde fakat ihata edemeyebilir.”
Görünmez diyenler: Cenab-ı Hakk Hz. Musa’ya: “...Sen Beni asla göremezsin” esas alırlar. Nef-i ebedî ola-rak ele alırlar.

Halbuki;
a) Eğer görmek muhal olsaydı, rü’yetin cevazına itikad edenlerin sapık ve kâfir olmaları, iktiza ederdi. Musa (as) bundan münezzehtir. Görmek arzusu ve talebi, rü’yetin cevazına işarettir.
b) “Şu dağa bak, dağ yerinde durursa.” ifadesi rü’yet mümkün olan şeye bağlanmış. Demek rü’yet mümkündür.
c) Musa (as) hemen o saat görmek istedi. Allahu Teala’nın cevabı: “Şimdi göremezsin ya Musa” olmuştur. Musa (as) gelecekte görmeyi dilemedi ki, reddetmeye netice olsun. Yani “gelecekte göremezsin” olsun.
d) Kadı Beyzâvî, tefsirinde demiştir ki; “Bu ayette rü’yete cevaz var. Zira Hak Teâlâ hazretleri “...Sen beni göremezsin” buyurdu, reddetti. “...Ben görünmem” diye reddetmedi. O halde bundan anlaşılır ki dilediği kuluna, dilediği zaman görünmesi caizdir.
İmam Mâlik buyurdu ki; “Allahu Teâlâ hazretleri dünyada görülmez, zira Bakidir. Baki olan, fani gözle görül-mez. Ama ahiret yurdunda baki gözler verildiğinde, Baki olan Allah görülür... Bu dünyada görülmemesi, beşerin terkibinin zayıflığındandır. Cenab-ı Hakk dilediği kuluna terkib kuvveti vermeye ve dünyada da görünmeye kâdirdir. Efendimiz (as) mi’raçta öyle gördü. Ahirette terkib kuvveti ile mü’minler görecekler.”

İmam-ı Abdürrezzak, Hasan-ı Basri’den rivayet eder; “...Gerçekten Muhammed (asm) Rabbini gördü.”
İbn-i Huzeyme, Urve b. Zübeyr’den tahriç etmiştir ki; Peygamber (sas) Hazretleri, “Allahu Tealayı gördü” diye ispat etmiştir.
Bütün ashab, İbn-i Abbas hazretleri de buna kâil olmuşlardır. Kâ’bu’l-Ahbar, Zührî Mâmer b. Râşid ke-sin, Ebu Said-il Hüdri, Ebu Hureyre, Cerir, Enes bin Malik, Süheyb, Bilal kesin olarak buna hükmettiler. Ebu Hasan-el Eş’ari ve ona tabii olanların çoğunun görüşü budur.

Rü’yetin sübutuna dalalet eden hadis-i şeriflerden biri de şudur ki; İmam-ı Nesâî sahih isnadla tahriç edip, Hâkim müstedrekinde doğrulamış, İkrime yoluyla İbn-i Abbas hazretleri rivayet etmiştir: “...Halilliğin İbrahim’e, Kelimliğin Musa’ya, rü’yetin Muhammed’ın (asm) almasına siz şaşar mısınız?”
Biri de şudur; İmam-ı Müslim, Ebul’Âliye yoluyla, İbn-i Abbas’dan şöyle rivayet etmiştir; “...gözünün gördüğünü, gönlü, kalbi yalanlamadı” ayetinin tefsirinde “...O gönlüyle Rabbini iki defa gördü” diye buyurmuştur.
Yine Atâ yoluyla İbn-i Abbas(ra): “Kalbiyle O’nu gördü” diye rivayet edilmiştir.

Bundan daha sahih olanı şudur ki, İbn-i Merdeveyh, Atâ yoluyla, İbn-i Abbas’dan (ra): “Resulûllah (asm), Allah’ı ancak kalbiyle gördü.”
Bu takdirde, İbn-i Abbas’ın isbatıyla, Hz. Aişe’nin nefyini birleştirmek mümkün: Hz. Aişe’nin (r.ha.), gör-medi demesi, baş gözüyle görmedi. İbn-i Abbas’ın gördü dediği, kalp gözüyle gördü demektir.
Hz Aişe‘nin görmedi demesi, gözü ile görmedi mânasın, İbni Abbas’ın gördü demesinede kalbi ile gör-dü manasına alınır bu suretle iki hadisin arası bulunmuş olur. Nitekim Müslim’in, Ebu Bekir b. Ebi Şeybe den rivayet ettiği hadis de İbni Abbas “Peygamber (sas), Allah’ı kalbi ile gördü” demişitir.

Kurtubi: Bu mese hakkında bir şey söylemeyip tevakkuf halinde kalmayı tercih etmiştir. Kurtubi; bu bâbta kat’i bir delil bulunmadığını her iki tarafın, te’vili kabil bir birine zıt delillerin zâhirleri ile istidlal ettiğini söylemekte ve. “Bu mesele amele dair meselelerden değilidir ki; zanni delillerle ispat edile bilsin. Mesele itikada dairdir. Binealyeh kat’i delil ister” demektedir.

Hz Aişe (R.Anhâ), Mesruk’a karşı ayetlerde istidlal ederken “Allah buyuruyor” Tabirini kullanmıştır. Bu tabiri Tabii-nin meşhurlarından olan Mutarrif b. Abdullah b. Şihhir doğru bulmamış ve “Allah buyuruyor demeyin lakin Allah buyurdu deyin” tavsiyesinde bulunmuştur. Fakat sahabe, Tabiin ve onlardan sonra gelen büyük imamlar Mutarrif’in beğenmediği bu tabiri kullana gelmişlerdir. Binealyh sahih ve muhtar olan Allah Te ala hakkında: “Buyuruyor” tabiri Kur’ânı Kerim’de de vardır. Aişe (R.Anhâ) Süre-i Şüra ayetinin başındaki (vav) terk etmişsede maksadı tilavet değil istidlal olduğu için bundan beis görülmemiştir. Bir çok hadislerde bunun emsali görülmektedir.

İmam-ı Tabarânî evsatında; İbn-i Abbas’dan: “...Muhakkak Muhammed (sas) Rabbini iki defa gördü. Bir defa gözüyle, bir defa da kalp gözüyle…” kalp gözüyle gördüden murad: “Ona hasıl olan rü’yet, şerefli kalbinde yaratıldı. Başkalarında hasıl olan rü’yetin gözlerinde yaratıldığı gibi.”
İbn-i Huzeyme, Enes b. Mâlik’ten: “Muhammed (asm) Rabbini gördü.” diye, buyurmuştur.

İmam-ı Mervezî diyor ki: İmam-ı Ahmed b. Hanbele, Hz. Aişe’nin: “Kim Muhammed (asm) Rabbini gördü derse Allah’a büyük iftirada bulunmuş olur” dediğini söylüyor. Onun sözü ne ile reddedilecek dedim... Peygamber’in (sas): “Rabbimi gördüm.” sözüyle dedi ve ilave etti. Peygamberin sözü onun sözünden daha büyüktür. İmam-ı Ahmed b. Hanbel’e bu mesele sorulduğu vakit nefesi tükeninceye kadar; Onu gördü... Onu gördü... der, başka bir şey söylemezdi.
Hâkim müstedrekinde İbn-i Abbas’dan: “...Ben Rabbimi gördüm” hadisini rivayet etti.

En doğrusunu Allah bilir.

Necdet İÇEL





Kaynaklar:
1. Bakara: 255
2. A’raf: 54
3. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C:4, Shf: 51-53
4. Davit Hune, İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma, Shf: 172-173, Tercüme: Serman Evrim.
5. Sir James Jean, Esrarlı Kainat, Shf: 2-11-12, Tercüme: Salih Murat Uzdilek.
6. M. Fethullah Gülen, 16 Ocak 1976 tarihli Mucizat vaazı.
7. İbn-i Rüşt, Ebü’l Velid Muhammed b. Ahmed, Mena hiccil-edille fi akaid’i mille, Shf: 208-209, Tercüme: Dr. Mehmet Ka-zım.
8. Muhammed Abduh. Tefsir’ul Kur’ani’l Hakim, C. 11, Shf: 161.
9. Muhammed Reşit Riza, El-Vahyü’l-Muhammedî, Shf: 72
10. Muhammed Mustafa Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, Tercüme: Ömer Rıza Doğrul, Shf: 56
11. Muhammed Mustafa Heykel, Hz. Muhammed Mustafa, Tercüme: Ömer Rıza Doğrul, Shf: 56
12. İsra: 1
13. Et-Tirmizi, El-Cami’us Sahih, Kitabü’d Daavat, 141 (3595)
14. Zümer: 67
15. Yasin: 82
16. İsra: 60
17. İbn-i Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihâye, C: 9, Shf: 4632-4654-4674
18. İbn- Hişam, Es-siretü’n-Nebeviyye, C:2, Shf: 391.
19. İmam-ı Kastalânî, Mevâhibi ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 8
20. İbn- Hişam, Es-siretü’n-Nebeviyye, C:2, Shf: 397.
21. Şerhu’s Şifa li’l Kâdî Iyaz, Aliyyü’l-Kâri, C:2, Shf: 403
22. Şerhu’s Şifa li’l Kâdî Iyaz, Aliyyü’l-Kâri, C:2, Shf: 403
23. İbn-i Kesir, C:9, Shf: 4606-4675
24. El-Kurtubî, El-Cami’i Li’Ahkâmi’l-Kur’an, C:4, Shf: 251
25. İbn-i Kesir, C:9, Shf: 4674
26. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 9
27. Şerhûn Nevevi Alâ Sahih-i Müslim, C:3, Shf: 6
28. Fetih: 27
29. Sahih-i Müslim tercüme ve şerhi, C:2, Shf: 619
30. İbn-i Kesir, C:9, Shf: 4661
31. İbn-i Kesir, El-bidaye Ve’n-Nihâye, C:9, Shf: 4652
32. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 8
33. İbn-i Kesir, C:9, Shf: 4670
34. M. Fuat Abdulbaki, El-lü’lüü ve’l-Mercan fî mettefeka aleyhiş’-şeyhan, C:1, Shf: 41
35. Enam: 103
36. A’raf: 143
37. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 56
38. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 56
39. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 56
40. İmam-ı Kastalânî, Mevâhib-i ledünniye Tercümesi, C: 2, Shf: 56
41. Sahih-i Müslim tercüme ve şerhi, C:2, Shf: 649

Bu yazı 21/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 257 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet