İstanbul ve fetih ruhu
Soru :
İstanbul, Yeditepe İstanbul, İstanbul fethinin sâikleri ve fetih ruhuyla alakalı bizleri bilgilendirir misiniz?
Cevap:
İSTANBUL
Her şeyin kendi içinde fazileti olduğu gibi, mekânların da kendi arasında fazilet derece ve mertebeleri vardır.
Yeryüzünde üç tane kutsî ve fazileti yüksek mekân vardır:
1- Belde-i Emindir ki(1), etrafıyla beraber Mekke ve Medine’dir.
2- Belde-i Aksa ki(2), etrafıyla beraber mübarek olan Mescid-i Aksa’dır.
3- Belde-i Tayyibe ki(3), İstanbul’dur.
Elmalılı M. Hamdi Yazır, tefsirinde, Molla Cami merhumdan şu tarihî nakil vardır: (4)
Kur’an-ı Kerim’in 34. sure, 15. Ayetinde “Beldetü’n-Tayyibetün=İyi, temiz bir beldedir.”ifadesiyle İstanbul kastedilmiştir ve İstanbul’un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir diye gösteriliyor.
İstanbul’un plakasının 34, fethinde 15. asırda yapılması oldukça nüktelidir.
İstanbul, mevki itibariyle dünyanın en ehemmiyetli ve en letafetli bir şehri konumundadır. Burası bir tabiat harikasıdır. Her tarafı bir güzellik numunesidir. Havası latif, denizlerinin manzarası pek gönül coşturan ve caziptir. Semâsı açık, güneşleri parlaktır.
Havası, doğrudan doğruya Boğaziçi yolu ile Karadeniz’den geldiği için sağlamdır, sâlimdir, mutedildir.
İki kıt’ayı, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bu tarihî şehir, dünyanın en mühim, en kıymetli bir idare merkezi olmak meziyetine hâizdir. Nitekim, Napolyon Bonaparte demiştir ki: “Şu yuvarlak küre, dünya bir hükümetin idaresi altında bulunsa merkez idaresi İstanbul olmak lazım gelir. İstanbul’a hâkim olan, cihana hâkim olabilir.”
İstanbul, yeryüzünün muhtelif kıt’aları arasında en mühim bir noktayı işgal etmektedir. Bu gönüller fatihi, çok latif ve çok hoş, mübarek şehrin ehemmiyetine, letafetine nihayet yoktur.
Şairlerimizden merhum Mehmet Celal Bey, İstanbul’umuzun bu letafet ve harikasını şu beyitlerle tasvir etmiştir:
Sahrası şafaktan daha dilber, daha şirin
Deryası semadan daha mâî ve daha rengin
Dil hastalara ruh feza ab-ü havası
Rüya ki cinandan geliyor bâdi sabası
İstanbul’u tarif eden eshah-ı tabiat
Layık dise her ravzasına ravza-i cennet
Lale Devri şairlerinden Nedim, İstanbul’un tasvirini şu unutulmaz mısralarıyla yapmıştır:
“Bu şehri İstanbul ki, bî misl-ü behâdır
Bir sengine yekpare Acem mülki fedadır
Bazarı hüner, madeni ilmü ulemadır.”
YEDİTEPE İSTANBUL
Yedi rakamı, “yed” kelimesinden alınmıştır. Yed; kuvvet, kudret, güç, yardım, vasıta, mülk manalarına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın yed’i” tabiri “Allah’ın gücü, kudreti, yardımı, mülkü” gibi mecâzî manaları ifade eden dikkat çekici bir tabirdir.
Yedi, çokluktan kinaye olarak kullanıldığı gibi, bereketin ve gücün de sembolü olmuştur.
Kâbe’yi tavaf yedidir, say yedidir, Allah’a secde eden uzuvlarımızın sayısı yedidir. Kur’ân kıraatında mütevatir kıraatlar ve vücuh da yedidir. Büyük günahlar da yedidir, semavat da yedi kattır.
Azotun element numarası yedidir. Coğrafya’da; dünyanın yedi harikası, yedi zirveler, Kırım’da yedi kuyu, yedi delik mağarası, Van’da yedi kilise de dikkatimizi çeken yedilerdir.
Tarihte yedi yıl savaşları, yedi uyurlar (Ashab-ı Kehf) olarak ifade edilen kıssa da dikkat çekicidir.
Ahirette sırat köprüsünde, yedi yerde hesaba çekileceğimiz de manidar bir yedidir.
Asya’nın ve Avrupa’nın birleştiği önemli bir merkez olan İstanbul’un da; bereketin sembolü, şarkta ve garbta hakimiyetin şifresi olarak, “Yeditepe İstanbul” olarak ifade edilmesi de gayet isabetli olmuştur.
Tarihte coğrâfî olarak yedi tepeden ibaret olan İstanbul; yedi, yetmiş, yedi yüz gibi çokluğa açıktır. Kim İstanbul’u elinde tutar, Ayasofya’yı da eline yüzük olarak geçirirse, doğunun ve batının sultânı olacaktır.
Ümit ederim bu 29 Mayıs fethin sene-i devriyesi olan gün, bu bereketi ve hakimiyeti bize getirir.
İstanbul şehrini teşkil eden ve tarihte yukarıdaki mânâları da ifade edecek şekilde “Yeditepe İstanbul” diye ün yapan o tepeler şunlardır;
İstanbul şehri esasen yedi tepeden müteşekkildir. Bunların birincisi; Sarayburnu civarında ki, Ayasofya, Sultanahmet camileriyle, Topkapı Sarayı buradadır.
İkincisi; Nuri Osmaniye cami ile Çemberlitaş civarındadır.
Üçüncüsü; Sultan Beyazıd ve Süleymaniye camilerinin bulunduğu mahaldir.
Dördüncüsü; Fatih Sultan camisinin bulunduğu mahaldir.
Beşincisi; Sultan Selim camisinin bulunduğu sahadır.
Altıncısı; Balat’ın üst tarafıdır ki, Kâriye camisi ile Edirne kapısındaki Mihrimah camisi burada bulunmaktadır. Burası İstanbul’un en yüksek mevkisidir.
Yedincisi; Yedi kule taraflarıdır ki, burada Çukurbostan ve saire mevcuttur.
İSTANBUL FETHİNİN SÂİKLERİ
İstanbul gibi dünyanın en güzide bir merkezi olan müstesna bir şehri İslam ve Türk Dünyası’nın havzasına dahil etmek, buradan bütün insanlığa Hakk’ın pek muhteşem ve şaşaalı olan ilahî nurlarını neşre muvaffak olmak, çok ulvî bir fıtratta yaratılmış olan Sultan Mehmed Han için ebedî bir şeref ve şan temin edecekti.
İstanbul’un bir gün Müslüman olmuş Türk’ün yağız delikanlısı ve mübarek ordusu tarafından fethedileceği, Nebevî bir mucize olarak “İstanbul şehri elbette feth olunacaktır ve şüphe yok ki, onu fetheden ne güzel emirdir ve o ordu, ne güzel ordudur.” asırlar öncesinden müjdelenmiş idi.
Bu mucizenin tecellisine vesile olmak, bu methe mazhar bulunmak bir İslamiyet hâdimi, bir Müslüman ve Türk hükümdar için en büyük gaye olmaz mıydı?
İkinci Sultan Muhammed bu pek yüksek muvaffakiyetleri nailiyet için gece-gündüz İstanbul’un fethini düşünüp duruyor, hülyalarında yaşatıyor, rüyalarında görüyordu. Fetih için trans halinde idi.
İstanbul’un fethi, Osmanlı hükümetinin Asya ile Avrupa’da bulunan ülkesini birleştirecek, arada engel kalmayacaktı. Bu vaziyet ise Müslüman Türk’ün her iki kıtada da kolayca genişlemesine yardım edecekti. Türklerin deniz kuvvetlerini de artıracak, en mükemmel bir donanmaya sahip olmalarını temin edecekti.
Diğer taraftan İstanbul kayserleri öteden beri Müslümanlara birçok zulümlerde bulunmuşlardı. Özellikle de Osmanlı hanedanı arasına vakit vakit fitneler düşürmüşler ve zulmetmişlerdi. Öyleyse Müslüman Türk’ün istirahat ve gelişmesine engel olan bu problemleri ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bu zalimlerin zulümlerinden kurtulup, adalet ve merhameti tesis etmeyi gerektiriyordu.
İstanbul’u fethetme ideali Araplardan Türklere dini ve idealizm yönleriyle, motifleriyle intikal etmiştir.
Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’den Malazgirt’te rüştünü ispat etmiş Alparslan’a kadar, Ertuğrul Gazi’den Osman Gazi’ye, Orhan Gazi’ye, Kosova şehidi Murad Hüdavendigar’a, sistemli şekilde İstanbul kuşatmalarıyla ünlü Yıldırım Bayazıd’e, Yıldırım’ın oğullarından Musa Çelebi’ye, Fatih’in babası 2. Murat tarafından kuşatılmasına kadar bu idealizm devam edegelmiştir.
İsmail Hami Danişmendin de ifade ettiği gibi; keskin görüşlü, sabırlı, müsamahakar, tahammüllü, planlı ve kendini halkına sevdirmiş olan Osman Gazi, siyasette değil, hizmette yarış ilkesini ön plana alanlardandır. Kur’an’a ve sünnete halisane bağlı olan Osman Gazi’nin fetih ve gaza mefkuresini Edebâlî gibi şeyhlerle, Dursun Fakı gibi alimlerin mürekkebi çizip şekillendirmiştir. Osman Gazi’nin fetih siyaseti iyi incelenince asıl gayenin Bizans kale ve askerî kuvvetleri ile mühimmat kaynakları arasında irtibatlarının Türk ordularının kamalar-oklar halinde İstanbul’a doğru yürümesi olduğu anlaşılır.
Sahabe devrinden Fatih Sultan’a kadar İstanbul fethinin en sürükleyici motifi ve ruhu mesabesindeki itici gücü hiç kuşkusuz, Nebiyyi Muhterem Efendimiz’in (s.a.s) müjdesine erebilme arzusudur.
Ebu Eyüp hazretleriyle Yıldırım’ı, 2.Murat’ı ve Fatih Sultan Mehmed’i saran heyecan aynıdır, harekete geçiren ruh aynıdır.
FETİH RUHU
Genelde nusret kelimesinden sonra ifade edilen Fetih kelimesi, ehemmiyetine binaen değişik kalıplarıyla Kur’an’da 37 yerde geçmektedir.
Her iş ve icraat Allah’ın bir ismine dayandığı gibi fetihte Allah’ın “Fettah” ismine dayanır. Allah’ın “El-Fettah” ismi, Sebe suresi 26. ayetinde “El-Alim” ismiyle beraber geçer.
FETİHTE İLİM
Demek ki, cahillerin feth yapabilmesi mümkün değildir.
Onun için İstanbul’un fethi, Nihat Sami Banarlı’nın da dediği gibi: “Çeşitli ilim, fikir, sanat, iman, insanlık, adalet, devlet kurma ve yüceltme terbiyesinin asîl ve benzersiz mahsulüdür.”
Taşköprülüzade’nin “Tarih-i Saf / Tuhfetü’l-Ahbabın’da naklettiğine göre; “2. Mehmet, gençlik yıllarında daha çok silahşör hevesindeydi, ata biniyor, ok, yay ve kılıçla uğraşıyordu. Babası 2. Murat ise, bunların ilimle yan yana gitmesini söylüyor, oğlunun ilimden irfandan nasibini almasını istiyordu. İşte bu sıralarda devrin ileri gelen alimlerinden Molla Yegân, Hac’dan gelirken Mısır’a uğrar ve yanında Molla Güranî’yi de getirir. Molla Güranî, fıkıhta, usül ve meânî de, tefsir ve hadiste dirayetiyle tanınmıştır.”(5)
Fatih, şehzadelik devresinde akademik bir muhitte yetişmiş, değerli alimlerden dini ilimler dışında felsefe ve matematik okumuş, Farsça ve Arapçayı ana dili gibi; Latince, Yunanca ve Sırpça’yı da yeteri kadar öğrenmiş tarih ve coğrafya bilgisi ile desteklenen mükemmel bir askerlik bilgisi edinmişti.
Semiha Ayverdi’nin, “Türk Tarihinde Osmanlı Asırları” kitabında anlattığı gibi; “Fatih’in geleceğe hazırlanmasında Molla Gürani’den başka Molla Hüsrev, Hocazade, Hızır Bey Çelebi, Ali Tûsi, Molla Zeyrek, Sinan Paşa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemi ve Hoca Hayreddin gibi büyük zatlar vazife yapmışlardır. Fatih bu zatların ilim ocağında ve sohbet meclislerinde ilim, hikmet ve irfan pınarından kana kana içmişti.”(6)
FETİHTE MÂNEVİYAT
Ayrıca, Ali İhsan Yurd’un, “Fatih’in Hocası Akşemseddin’in Hayatı ve Eserleri” adlı kitabında ifade ettiği gibi Akşemseddin’in de bir maneviyat sultanı olarak Fatih’e ruh üflediği muhakkaktır.(7)
Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram Veli Hazretleriyle Fatih’in babası 2. Murat Han zamanında Edirne’ye gitmiş ve İstanbul’dan bahis açıldığında şeyhinin: “İstanbul’un fethine bizim Köse (Akşemseddin) ile beşikteki çocuğunuz 2. Mehmet Han muvaffak olacaktır.” dediğini duymuştu.
Fatih’in fetih ruhunda takvasının da büyük rolü vardır. Taşköprülüzade’nin tespit ve ifadesiyle, Molla Gürani hayatı boyunca Sultan Fatih’i yiyecek ve giyeceğin haram olanından sakındırır, onu helal dairesinde yaşatmaya özen gösterirdi.
Tacizade Cafer Çelebi, Mahrusa-i İstanbul fetihnamesi adlı kitabında şu hususu anlatır; “Fatih olmaya hazır 2. Mehmet, İstanbul’un fethine hazırlanırken, Allah yolunda kaza etmeyi en büyük gaye olarak belirtiyor, Ashab’ın hayatında bir günün, hatta bir saatin bile cihadsız geçmediğini, zikirle onların yolunda olduğunu ifade ediyor, küfr ocağı olan Kostantiniyye’nin İslam diyarı haline dönüştürülmesi zaruretinden, bahsediyor ve şöyle diyordu; “Belki itimadım mahza Hakk’ın lütfuna ve inayetinedir, asıl gayem İslam’ın şiarlarını izhardır.(8)
Fetih Fatih’e nasip olmuştu ama, Fatih’in halkı da kendisi gibiydi ve aralarında İsar ufkunda ve melekleri kıskandıran çok ciddi bir vahdet vardı.
Bir gün tebdil-i kıyafetle halkın arasına inen Fatih şuna şahit olur:
Bir bakkala girer, birkaç şey almak ister. Bakkal sahibi istediklerinden birini vererek diğerini, karşı komşusundan almasını, zira kendisinin bugün siftah yaptığını, diğer bakkal kardeşinin henüz siftah yapmadığını söyler. Fatih Han, ikinci bakkala gittiğinde oradan da birkaç şey ister. Aynı mukâbeleyi bu bakkal sahibinden de görür. Üç beş bakkalı bu şekilde gezer ve hepsinden aynı diğerkamlık sözlerini işitince hemen saraya döner ve elbisesini bile değiştirmeden hemen şükür secdesine kapanır ve : “ Ben bu milletle, değil İstanbul’u, dünyayı fethederim ” der. Halkı tam bir kardeşlik içindedir.
Yaşamayı değil yaşatmayı esas alan bir millettir. İşte İstanbul’un fethi aralarında vahdetini teşekkül ettirememiş –velev sahabi dahi olsa- Hz. Muaviye ve ordusuna nasip olmamış, sıradan halkında bile İsar ufkunda kardeşliği yaşayan Hz. Fatih ve ordusuna nasip olmuştur.
Fetih ruhunuzun daima dinç ve dinamik olması duasıyla...
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
1- Tin; 4
2- İsra; 1
3- Sebe; 15
4- Elmalılı H. Yazır, Hak dini Kur'ân dili, c; 6, shf; 359
5- Taşköprülüzade Mehmet Kemalüddin, Tuhfetü'l Ahbab, shf: 54 İstanbul-1287
6- Semiha Ayverdi, Türk tarihinde Osmanlı asırları, c: 1, shf: 290 İstanbul-1975
7- Ali İhsan Yurd, Fatih'in hocası Akşemseddin'in hayatı ve eserleri, shf: 53 İstanbul-1972
8- Tacizade Cafer Çelebi, Mahrusa-i İstanbul fetihnamesi, shf: 7-9 İstanbul-1331
Bu yazı 06/05/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 1417 kişi tarafından okunmuştur.