İnsanlığın Başlangıcı ve Darwinizm -III-
Soru :
Bir kısım insanlar (Darwinciler) insanlığın bidayetinin maymunla başladığını iddia edip kendilerince tarihi kesip-biçiyorlar. İslâmî düşünceye sahip olan bizler ise, insanlığın başlangıcı ve bugüne gelişini kronolojik olarak izahta zorlanıyoruz. Bu meyanda “insanlığın başlangıcı ve bugüne kadar gelişi” hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap:
Teoriye göre, başlangıçta çeşitli atmosfer olayları ile ilk hücre meydana gelmiş. Bu gelişmiş şu hayvan, ondan bir başka hayvan, ondan bir başka hayvan, derken maymun, ondan da insan meydana gelmiş... Biraz önce ilk hücreliden evrim yolu ile değişik bir canlı meydana gelemeyeceğini gösterdik. Teoriden mutasyonla değişik canlı tipleri olur, deniliyordu. Bu mutasyonların % 99’u canlıda zarar yapar. Belki çok nadir olarak faydalı olabilen bir mutasyon da olabilir. Yine, teoriye göre, zararlı mutasyon olan canlılar çevre şartına tahammül edemeyerek ölür, faydalı mutasyon olanlar daha gelişmiş bir canlı türü meydana getirir.
Bakteri Olayı
Bu durumda, en sık mutasyon geçiren bir hücreli canlı olmasına rağmen, bakteriden jeolojik birinci zamandan beri değişik bir canlı türü meydana gelmemesi, bir hücreliden ileri nesillere tekâmül diye bir şeyin söz konusu olmadığını gösterir. Çevre faktörüne gelince, bakterilere ısı, ışık, radyasyon, asit konsantrasyonu v. s. gibi her türlü çevre şartını tatbik etmemize rağmen, bakteriden başka bir canlı olmadığı görülür. Meselâ, verdiğimiz antibiyotikler (mikroplara karşı kullanılan ilâçlar) bakteri için değişik bir çevre şartı oluyor. Bu ortamdaki bakteri belki daha dirençli oluyor ama bakteriden değişik bir canlıya geçiş diye bir şey söz konusu olmuyor. Bunu «temelde menşe’ olarak bir hücreli vardı. Bunun gelişmesiyle diğer bir Canlı oluştu» diyenler için tekrarladık ve olamayacağını gösterdik. Bu durumda evrim teorisinin temelinde bir aksaklık var demektir.
Şimdi de, bir hücrelinin kendi kendine meydana gelemeyeceğini görelim.
Abiyojenez
Yüz mikron çapında bir hücreyi ele alalım. Hesaba göre bunda on katrilyon atom vardır. Bu atomların düzgün diziliş ihtimali on katrilyonun on katrilyonuncu kuvveti kadardır. Yani bizim hücrenin alacağı bir durum on katrilyonun on katrilyonuncu kuvvetinde bir ihtimaldir. Bu kadar korkunç ihtimal içerisinde bunun olamayacağını düşünmek gerek. Diyelim ki, milyonlarca yıl geçti ve atomlar istenen şekilde dizilip bir hücreliyi tesadüfen yaptılar. Ama bu durumda hücre devamlı değişiklik içerisindedir. Yapısında her saniye değişiklik olmaktadır. Hücrenin bünyesine en uygun durumu alması için atomun milyonlarca ihtimalden birini seçip istenen yere gitmesi bunu yöneten Allah’ın varlığını gösterir. Hadi, kazara bir defa hücrede tesadüfen bir değişiklik olduğunu ve atomların yerini bulduğunu düşünelim. Ama bir saniye sonra yine değişiklik olacak. Atomun hemen buna uygun durum alması artık bunun kendi kendine olamayacağını gösterir. Çünkü elimizde iki zar vardı, attık altı-altı geldi. Yüzbin defa, bir milyon defa atsak hep altı-altı gelse bunda tesadüf değil bir kasıt olduğu belli olur. Hücrede de bunun gibi altı-altı gelme durumu var. Her saniye için altı-altı gelmesi bunda bir kasıt olduğunu ve bunu kastedenin de ancak Allah olabileceğini gösterir.
Bir bilardoda biri kırmızı üçü beyaz dört top bulunsa ve biz kırmızı topu istenen yere götürmek istesek...
Belki bir dakika düşünecek, üç topu birbirine değdirip kırmızı topu yerine yollayabileceğiz. Hâlbuki hücrede dört tane değil, hareket halinde milyonlarca atom var. Bunlar bir dakika değil, belki her saniye değişik durum almakta ve istenen yere gitmektedir. O halde bunu yerli yerine koyan biri vardır ve O da ancak Allah’tır.
Şimdi başka bir misal verelim. Ben İzmir’den Kars’a gideceğim. İzmir’den kalktım ‘A’ kazasına geldim. Önüme çıkan iki yoldan birini seçtim. Seçimim İsabetliymiş, ‘B’ kazasına vardım. Orada önüme üç yol çıktı. Kafadan atıp üçüncü yoldan gittim. Yine doğru çıktı, ‘C’ kazasına vardım. Orada önüme dört yol çıktı... Sonunda Kars’a en yakın olduğum noktada önüme bin yol çıksa ve ben yine kafadan atıp üçyüzyetmişbeşinci yolu seçsem, Kars’a varsam... Bu durum, muhakkak birinin bana rehberlik ettiğini gösterir. Kars’a tesadüfen vardığımı düşünseniz bile devamlı seyahat ederken önüme çıkan binlerce yoldan kafadan atmakla doğru yolu bulmamı muhakkak bir rehbere bağlarsınız. Bunun gibi önünde milyonlarca yol varken, istenen en iyi yolu seçen hücredeki atomları hareket ettiren, onlara yön veren bir rehber de vardır. O da Allah’tır.
Netice olarak diyebiliriz ki, hücre kazara meydana gelse de bunun devam etmesi mümkün değildir.
Yalnız “Bu atomların intizamlı hareketi bir takım fennî kanunların neticesidir” diye itiraz edilebilir. O zaman biz de sorarız: Kanunlar mı maddenin hareketini doğurur, yoksa maddenin hareketinden mi kanunlar doğar? Şüphesiz ki, kanunlar maddenin intizamlı hareketinin bir ifadesidir. Yani kanunlar sebep değil, neticedir. Netice olan şeyin atomların hareketini ayarladığı söylenemez. Kanunların bir vücudu, bir cismi yoktur. O halde, maddeyi intizamlı hareket ettiren kimdir ki, sonunda kanunlu bir iş ortaya çıkıyor? Bir takım formüllerle ifade edilen düzen meydana geliyor. ‘Şüphesiz Allah...’
Madde Nasıl intizamlı Hareket Ediyor?
Eğer maddenin intizamlı hareketinin maddenin kendisinden olduğu iddia edilirse, bu durumda ona sonsuz bir irade ve akıl vermek lâzım gelir. Çünkü bir insan iradeli ve akıllı olduğu halde bir saniyede eliyle iki-üç iş yapar. Şimdi sadece bir hava molekülünü düşünelim, bir anda binlerce iş birden yapar. Meselâ dünyada iki milyon televizyon istasyonu, üç milyon radyo istasyonu olsa, bunlar yayınlarını dalgalar halinde iletir. Bir saniyede bir hava molekülünde çeşitli yönlerden gelen milyonlarca dalga vardır. Hatta zıt yönden gelip birbirine karışacak dalgalar bile vardır. Bir insan, eliyle bir saniyede aklı, şuuru, iradesi, ilmi olmasına rağmen iki-üç işi bir arada yapamazken, bu şuursuz, akılsız, iradesiz, ilimsiz hava molekülünün binlerce radyo-televizyon dalgalarını iletmesi ve bunlardan başka yine aynı anda pek çok vazifeler yapması için, bunun bütün kâinatın dizginini elinde tutan, her şeyi bir şey gibi gören ve bilen, nihayetsiz ilim ve iradesiyle eşyayı belli bir yöne sevk eden ve her işi yapmaya kuvvet ve kudreti yeten birisinin emri ve izniyle hareket etmesi gerekir. İşte ona bu hareketi yaptıran, ilim ve irade sahibi olan, nihayetsiz kuvvet ve kudreti bulunan Allah’tır.
Yine aynı hava molekülünü düşünmeye devam edelim. Dünya üzerinde, meselâ takriben dokuz milyon hayvan, iki milyon bitki türü var. Bir hava molekülü bu bitki ve hayvanların ister kök, ister yaprak neresine olursa giriyor ve gayet intizamlı çalışıyor. Bir yerde intizamlı çalışmak, o yerin yapısının çalışma prensiplerini bilmeye bağlıdır. Bizim hava molekülü intizamlı çalıştığına göre dünya üzerindeki bütün bitki ve hayvan türlerinin çalışma prensiplerini biliyor demektir. Hâlbuki ilgili uzmanlar bunu daha tam olarak bilemezken, bu şuursuz molekül elbette hiç bilemez. O halde bunu bilen ve hava molekülüne bildiren birisi vardır. O da Allah’tır.
Netice olarak diyebiliriz ki, hücre atomdan meydana gelmiştir. Atomu ise Allah yönetiyor. Hücrenin kendi kendine hareket etmesi düşünülemez.
Bir odada bir kör olduğunu düşünelim. Bulunduğu odanın kapısına baktık, bir dikiş iğnesi saplanmış. Acaba bu kör adam, onu buraya tesadüfen atabilir mi atamaz mı? Belki atabilir. Bir daha dikkatli baksak ve bir ikinci iğnenin kapıya saplı dikiş iğnesinin iplik yerine girdiğini görsek... Artık bunu bu adamın yaptığı zor düşünülür. Bu şekilde birbirine geçmiş on katrilyon iğne düşünülse bunu kör adamın dizdiği söylenemez. Alt tarafı basit bir iğne zinciri...
Hücrede durum bu şekilde basit bir iğne zinciri de değil, beşyüz bin defa büyüten, elektron mikroskoplarıyla dahi tam mükemmelliğine vâkıf olamadığımız harikulade bir eser. Bu işlerin faili diye söyledikleri akıllı ve iradeli olmayan şuursuz atomların şuursuz hareketi elbette bu mükemmel nizamı ve intizamı meydana getiremez. O halde hücre kendi kendine değil, ilmi her şeyi kuşatan bir yaratıcı tarafından inşa edilmiştir. O da Allah’tır.
Bir misal daha verelim: İçinde binlerce harf bir matbaadayız. Bir kitap bastırmak istiyoruz. Bir rüzgâr esiyor, bu rüzgârın esmesiyle harfler yerleşiyor ve bize nefis baskılı bir kitap takdim ediyor. İmkân ve ihtimalden uzak bu misaldeki şekilde bir cümle bile meydana gelmesi düşünülemez. Gelse bile meydana gelen cümlenin anlamı olacak şekilde dizilmesi asla mümkün değildir. Bu mümkün olsa bile düzgün bir sahifenin meydana gelmesi mümkün olamaz. Farzımuhal bu da olsa, bir kitap halini alması asla düşünülemez. O halde, asırlar önce milyarlarca atom dizileri bir araya gelecek ve bir hücreyi meydana getirecek, bu hücreden de diğer canlılar olacak ve asırlar geçmesine rağmen özelliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek! Bunlar olabilir mi? Elbette olur. Fakat rüzgârın esmesiyle, kendi kendine, tesadüfle değil; ancak bütün bu durumları bilen, dizileri belli bir ölçüde dizen birinin yapmasıyla olabilir. Çünkü hücrenin sadece yapılması mesele değil, ondan daha mühim olanı hayatiyetini devam ettirmesidir. Bunu yapan da Allah’tır.
Şimdi Ayasofya Camiinin tabiat olayları tarafından kendi kendine mimarı olmadan yapıldığını düşünelim. Nasıl olur bu? Kuzeyden esen rüzgâr 10,7 ton su getirir, buraya döker. Güneydoğudan esen rüzgâr 4,3 ton kadar demir getirir. Batıdan esen rüzgâr 11,5 ton kireç, Doğudan esen rüzgâr 2,37 ton tuğla... Bir taraftan esen rüzgâr tuğlaları dizer. Başka rüzgâr çimentoyu yerleştirir ve böylece Ayasofya Camii meydana gelir. Yine bir rüzgâr tarladaki dikenleri toplar. Bunlar koyunlar üzerinden geçerken halı dokunup camiinin içine düşer. Diğer bir rüzgâr oduncular yemek yerden baltaları alıp ağaçları keser, bir marangozhaneden geçerken uygunca doğrar, kazara çiviler bunun üzerine gelir, çekiçler çarpar ve minber camiin içine bu durum herhalde mantıklı bir açıklama olmaz.
Şimdi cami ile hücremizi mukayese edelim: Bu cami 1200 metrekare, bizim hücre ise 5-10 mikron, yapılması için bu camiye 5-10 çeşit malzeme, bizim hücrenin 30.000 çeşit bileşim lâzım. Bu camiye lâzım olan maddeler kilolar, tonlarla ifade ediliyor, hücrede ise maddelerde mikrogram değişme olsa hücre bozulur. Caminin kendi kendine meydana gelmesi düşünülemezken, bu hücre kendi kendine nasıl olur?
Hücrede kromozom içinde gen denilen Deoxyribo-nucleic (deoksiribonükleik) bir madde vardır. Her nedense hücre içi olaylarını buna izafe ederler. Bir kere bu atomlardan yapılmıştır. Eğer bu hadiseler kanuna havale edilirse, kanunun kendi başına bir varlığı yoktur. Kanun maddenin neticesidir, sebep değildir. Onun için bu hadiseler kanunlara havale edilemez. Eğer bu işler bu atomlar grubuna, yani DNA’nın kendi kendine havale edilse buna çok kuvvetli bir ilim vermek lâzımdır. DNA’da böyle bir ilim olmadığına göre, ilmi her şeyi kaplamış zerreden kürelere kadar bütün varlıkları yönetimi altında tutan biri olabilir ki, O da Allah’tır.
Genleri biraz daha izah edelim. Genlerin üç çeşidi vardır. Operatör, strüktürel gibi işleri yaptığı iddia edilen geni ikinci bir gen, onu da üçüncü bir gen yönetir. Peki, üçüncü geni kim idare ediyor? Bu kadar karışık işler üçüncü gende tıkanıyor. Bu üçüncü genin bu işleri nasıl idare ettiğinin izah edilemediği Genetik kitaplarında, genlerin çalışma mekanizması konusunda anlatılmaktadır.
Bir askerin iyi bir asker olabilmesi için bölüğüne, taburuna, alayına, ordusuna, birçok daireye karşı vazifesini ve talimini iyi bilmesi gerekir. Bunu da takriben bir seneye yakın bir sürede öğrenebilir, insan gözündeki bir hücrenin DNA’sının da iyi çalışma yapabilmesi için gözün diğer hücrelerine, mensup olduğu hücrenin milyonlarca atomuna, buradaki sinirlere, damarlara ve vücudun birçok yerine göre durumunu ayarlaması gerekir. Misalimizdeki asker birçok dairelere karşı vazifesini bir senede öğrenirken, bu DNA vücuttaki binlerce daireye karşı vazifesini saniyeler içinde ayarlamak durumundadır. Vücut durmadan değiştiğine göre, her saniye bu DNA’nın vücudun binlerce dairesine göre durumunu ayarlaması çok kuvvetli bir akıl ve iradeyi gerektirecektir. Hâlbuki DNA’da böyle bir ilim yoktur. Böyle bir ilim sahibi ancak Allah olabilir.
Ayrı ve önemli bir durum da, atomların döllenmiş yumurtadan kendilerine has olan bölgelere, yani göze ait atomların göz olacak bölgeye gitmesi hadisesinin izah edilemeyişidir. Bunu ilerde ilmin izah edebileceği söylenebilirse de, bu da geçerli olmayacaktır. Çünkü meselemizi bugün şu veya bu atomla (Meselâ Ca, K, Fe gibi atomlarla), şu veya bu fizik ve kimya kanunlarıyla (Meselâ Coulomb kanunuyla) izah ediyoruz. İlim ilerde nasıl izah edecek? Şüphesiz o da başka atomlarla (meselâ Al, Zn, S gibi) ve birtakım başka fizik ve kimya kanunlarıyla izah etmeyecek mi? Hâlbuki buraya kadar olan kısımlarda, atomların idaresinin Allah’ın elinde bulunduğunu, kanunların maddenin hareketinden doğan bir netice olup, bundan başka bir varlığın ve failliğinin söz konusu olamayacağını ispat etmiş bulunuyoruz.
Şimdiye kadar maddenin en küçük parçası sayılan atomların ve onların teşkil ettiği hücrelerin kendi kendine olmasının, tesadüflere havale edilmesinin mümkün olmadığını gördük.
Bütün bunlara rağmen, acaba milyarlarca hücreden müteşekkil bir bitki, bir hayvan ve her şeyi ile harika olan bir insan vücudunun tesadüflere verilmesi, kendi kendine olması düşünülemez mi? Asla!
Öyleyse zerrelerden güneşlere, yıldızlara kadar şu muazzam işleri yapan bir zat bulunmaz mı? Elbette bulunur. İşte O da bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah’tır.
Darwinizmle alakalı bu önemli soruyu, uzun bir araştırma ve çalışma sonucu kaydetmeye çalıştım. İlmi ve akademik yönleriyle haddimi aşan bu mevzuda yanlışlıklarım ve eksikliklerim varsa bağışlanmamı dilerim.
Bu mevzuda çaplı insanlar çok büyük ve kıymetli şaheserler, kitaplar ve makaleler ortaya koymuşlardır. Sizleri o eserlere havale ederim.
Bu hususta müracaat edebileceğiniz bazı kaynakları sunuyorum:
1-Yaratılış ve Darwinizm M. Fethullah Gülen
2-İlmin Işığında İslam, Vahidüddin Han,
3-Çağımız ve İslamiyet, Hüseyin Baylan
4-Gökyüzünde Seyahat, Lütfi Göker
Böyle önemli bir mevzuyu sorduğunuz için teşekkür ederim.
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
Genetik, Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, s. 161
Evülüsyon, Prof. Dr. A. Şengül, c. 1, s. 81
Bitkilerin Evrimi, Doç. Dr. H. İnce, s. 143
Bu yazı 19/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 352 kişi tarafından okunmuştur.