İnsanlığın Başlangıcı ve Darwinizm -II-
Soru :
Bir kısım insanlar (Darwinciler) insanlığın bidayetinin maymunla başladığını iddia edip kendilerince tarihi kesip-biçiyorlar. İslâmî düşünceye sahip olan bizler ise, insanlığın başlangıcı ve bugüne gelişini kronolojik olarak izahta zorlanıyoruz. Bu meyanda “insanlığın başlangıcı ve bugüne kadar gelişi” hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap:
Darwinden önceki Darwinciler:
Darwinden önce bu konuda fikir beyan edenlerin bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Vakıa Francis Bacon, Ernest Heeckel ve Goethe’nin bu konuda bazı sözleri bulunsa bile bunlar pek açık değildir. Bu konuda ilk açık fikirler, nazariyesini çevre ve hadiselerin insana tesiri üzerine kuran Lamarck’tan gelmektedir. Bugün ilim dünyasında Lamarck’ın tranformizmi çok acele ortaya konulmuş bir hipotez olarak kabul edilmektedir. Bu konuda en derli toplu sözlerin Darwin’e ait olduğu kabul edilmektedir.
Şimdi bu hususla alakalı ilmin tespitlerini üç bölüm halinde aktarmaya çalışalım.
BİRİNCİ BÖLÜM
Yaradılışın izahı konusunda belli başlı dört teori vardır:
Lamarckçılık
Darwincilik
Mutationculuk
Neodarwinizm
Lamarkçı teori, bugün tekâmül nazariyesini savunanlarca bile kabul edilmemektedir. Bu yüzden bunu kısaca geçeceğiz.
Lamarkçılar, çevre şartları (rüzgâr, yağmur vs.) ile canlılarda da değişiklik olduğunu ve bu değişikliğin ileri nesillere de aktarıldığını iddia etmektedirler. Buna göre canlıda meydana gelecek değişiklik torunlarında da görülecektir. Hâlbuki çevre şartları ile canlılarda değişim meydana gelebilir, ama bu değişim gelecek nesillere de geçer diye bir şey söylenemez.
Çevre Faktörü
Çevre şartlarından dolayı meydana gelen değişiklikler “modifikasyon” adı altında işlenir.
1-) Çevre şartları yüzünden meydana gelen değişikliğin ileri nesillere aktarılması ile yeni bir canlı türü meydana geleceği söylenemez. Meselâ, Müslümanlar 14 asırdır sünnet olurlar. Sünnet her şahıs için değişik bir durumdur. Ama istisnalar dışında sünnetli babaların çocuklarının sünnetli doğduğu görülmemiştir. Çinliler, asırlardır ayakları küçük kalsın diye demir ayakkabı giyerler. Fakat doğan çocukların ayakları normal boyda olur. Babasının demir ayakkabı yüzünden küçük kalan ayağı, doğan çocuğun ayağının da normalden küçük olmasını gerektirmez.
2-) Weismann isimli bir doktor, yirmi nesil boyunca farelerin kuyruğunu kesmiş, buna rağmen yirmibirinci nesil olarak doğan farenin kuyruğu da öncekiler kadar büyümüştür. Zürafanın boyun ve ayaklarının senelerce yüksek dallara uzanmaktan uzadığı iddia edildiği halde, aynı şekil ağaç fidanlarına yetişmek için uğraşıp duran keçide böyle bir durum görülmemiştir.
3-) Benzetme, canlıların bazı hususlarının benzerliğini aynı menşeden gelmesi ile izah etmektir. Anoloji de, canlıların bazı yönleri ile benzerliklerinin olmasıdır. Kuşkanadı ile kelebek kanadı gibi... Fakat onların aynı soydan gelmesi söz konusu değildir.
Mum, çıra, gaz yağı, elektrik ve güneş ışınlarını düşünelim. Bunların hepsi de ışıktır, ama birbirlerine benziyorlar diye aynı menşeden geldiklerini söyleyemeyiz. Mum hayvanî yağ, çıra bitki, gaz yağı maden menşeli, elektriğin menşei de büsbütün değişik, güneş ışını ise bir gezegenden gelmektedir.
Deniliyor ki, “Maymun önce yerde dört ayak üzerinde yürüyordu, iki ayak üzerinde durmanın daha faydalı olduğunu anladı. İşte onun devamı olan bugünkü insan da iki ayak üzerinde yürümektedir” Oysaki dört ayak veya iki ayak üzerinde olmak iskelet ve sinir sistemindeki daha ileri gelişmeye bağlı bir durumdur. Arzu ile ayak üzerine kalkılsaydı, çok arzu eden kanburlar kendilerini düzeltirlerdi.
4-) İnsan kör bağırsağının işe yaramadığı, önceki canlılardan körelerek geldiği söylenmektedir. Hâlbuki kör bağırsağın bir işe yaramadığı söylenemez. Ona “İkinci mide” denilmektedir. Daha önce de bademcik ve apandisitin lüzumsuz olduğu söylenirdi. Bunların bir lenfoit organ, bir nevi vücudun askerî karargâhı olduğu, vücut savunmasında lüzumlu olan antikorların burada yapıldığı şimdi anlaşılmıştır.
İnsanın Çıplak Oluşu Meselesi
Darwin’e göre, vücudumuzdaki kıllar insanın daha önce postlu olduğuna delildir. Hâlbuki:
I. Hayvanda bütün vücut kıllıdır ve kıllar aynı uzunluktadır. İnsanda ise kıllar belirli yerlerdedir ve uzama kabiliyeti olanlar vardır.
II. Hayvanda bütün vücut doğuştan kılla kaplıdır. İnsanda ise olgunluktan sonra büyüme istidadı ile gelişir. Saç, sakal ve kasık kılları tıraş edilmezse bir hayli uzar. Hayvanda ise böyle bir şey yoktur.
III. Maymunun başında postuna uyar şekilde kıl bulunmasına karşılık, insanda bırakılınca uzayan veya dökülen kıllar bulunur.
Darwin, insanın başında saç bulunuşunu da kafatasının en fazla tehlikeye maruz bölge olmasına bağlamaktadır. Bu ne demektir? Acaba, alın, burun, yüz sakalın bulunduğu yerden daha az mı tehlikeye maruz kalmıştır? Eğer hakikaten tehlikeye maruz kaldığı için maymunun başındaki saçlar muhafaza edilmişse, Hint horozlarının defalarca dövüşmesi neticesinde başlarında tüy kalmaması lâzımdı. Hâlbuki horozların fazla dövüşmesi neticesinde başlarındaki tüylerin yolunduğu ve kafasının böylece tüysüz kaldığı bizce malûmdur.
Darwin, “İnsanın Türeyişi” adlı kitabının 71. sahifesinde, kadınların kendilerini beğendirmek için postunu attığını yazmaktadır. Bu işi niçin maymunlar değil de, insanlar yapmıştır? Kutuplarda yaşayanların her şeye rağmen postlarını atmaması gerekirdi. Sonra insan çıplakken mi, kaplan gibi kürklü olduğunda mı, yoksa tavus kuşu gibi kuyruğunda renkli tüyler varken mi güzeldir?
Bazılarının tüylü olmayı, bazılarının tüylerini atmayı tercih ederken, bazılarının da renkli tüylerle süslenmeyi arzulamayacağını nereden bilelim? Eğer kadınlar erkeklere güzel görünmek için kıllarını dökebilmişlerse, erkekler de her gün tıraş olmaktan kurtulmak için sakallarını yok etsinler.
5-) Atın bacağının da koşa koşa uzadığı söylenmektedir. Bu durumda av köpeklerinin bacaklarının daha uzun olması gerekirdi. Bir atletin devamlı koştuğu için bacak adalelerinin geliştiğini biliyoruz. Ama bu durumun oğluna geçeceğini söyleyemeyiz.
Tavşanın Dedesi
Benzetmeler konusunda halk arasında güzel bir hikâye anlatılır: Bir zamanlar Girit’te merkep yokmuş. Bir gün birisi Girit’e bir merkep getirmiş, toplanan halk bunun ne cins bir hayvan olduğuna karar verememiş. Yaşlı birini çağırmışlar. Adam bakmış, bakmış ve kulakları uzun olduğu için “Bu olsa olsa tavşanın dedesidir” demiş. Bazı ufak benzerlikler yüzünden «maymun insanın ceddidir» demek de, aynı türden bir benzetmedir. İnsan kanındaki globulin (bir çeşit protein) ile tavşankanındaki globulinlerin molekül ağırlığı aynıdır. Bir molekül ağırlığı birbirine eşit diye insan tavşandan geldi desek doğru olur mu?”
6-) Balina ve denizineğinin çıplak olduklarından kolayca yüzebildikleri söylenmektedir. Hâlbuki tüylü olan su samuru, kunduz ve porsukun da su içinde süratle yüzdüklerini biliriz. Aslında kılların su içinde yüzmeye mâni olduğu görüşü yanlıştır. Çünkü ördeğin bile tüylerini yayarak süratle yüzdüğünü hepimiz biliyoruz.
7-) Sıcak bölgelerde insan tüylerini kaybetmiş. İyi ama kutuplardaki insanlarla, sıcak iklimlerdeki insanların kılları arasında bir fark var mıdır? Sıcakta postunu atan insan, soğukta bunu neden tekrar elde edememiş?
Darwin der ki, erkek memeli hayvanların süt bezlerine sahip olmalarını nasıl açıklayacağız? Bu bezlerin dişide gelişmiş olması veya daha sonra erkekler tarafından geliştirilmiş olması mümkündür. (Burada yeri gelmişken, “Mümkündür, olabilir, böyle olsa gerek” gibi lâfları ispat ve müşahedeye dayanan ilmin kabul edemeyeceğine dikkati çekelim.)
Eğer erkeğin memesi, güdükleşerek kadından geliyorsa, bu takdirde kadın erkeğin atası oluyor. Acaba kadın ata olursa ilk çocuğun babası kimdi?
Erkek hayvanlar yavruları çok olduğunda, dişiye yardım edip onlara süt veriyorlardı denirse, o zaman biz de, çok yavru yapan domuz ve köpek gibi hayvanların erkekleri neden bu vazifeyi şimdi de yapmıyorlar? diye sorarız. Hem sonra, bu işin eskiden böyle olduğuna dair nazariyecinin bir delili var mıdır?
8-) Maymunun kuyruğunun zamanla sürtünme ile kaybolduğu iddia ediliyor. Hâlbuki sürtünmenin kuyruğun yok olması neticesini doğurmayacağı uzun kuyruklu maymunların varlığı ile sabittir. Çünkü sürtünme ile kaybolma olayı her maymunda ayrı ayrı uygulanacak husûsî bir muameleye elverişli değildir. Bunun için değişik kuyruklu maymunların bulunuşu bu şekilde açıklanamaz. Oturma âdetinde olan hayvanlarda kuyruğun bir kısmı gerçekten sürtünmeye maruz kalır. Bu yüzden de kuyrukların dipten yok olması gerekirdi. O zaman da kuyruklu canlı kalmazdı. Bir de bunun irsî olduğunu kabul ettik mi, artık oturma âdetinde olan kedi, köpek, fare, tilki, kurt v. s. de kuyruk kalması imkânsız olurdu.
Darwin’e göre sakatlıklar genellikle kalıtsal olduğundan, insanda kuyruğun uzun süre sürtünme ile zarar gördüğünü ve sonunda kalıtımla yok olduğunu kabullenmek lâzımdır.
Türkiye’de davar köpeklerinin kulakları asırlardır kesilmesine rağmen, yavrular hâlâ ataları gibi kulaklı olarak doğmaktadır.
Erkekler asırlardan beri sakallarını tıraş etmelerine rağmen nesil köseleşmemiştir.
Trafik kazasında sakatlanan kişinin çocuğunun sakat doğduğu görülmemiştir.
9-) İnsan da atlar gibi derisini oynatabiliyor iddiasına göre, bunu yapan adaleler insana güdükleşerek geçmiştir. Hâlbuki insan derisini oynatamaz. Kaşları kaldıran adaleler alın derisi altında olduğundan kaş oynatılırken alın derisi yukarıya doğru kırışır. Bu zaruri bir neticedir, yoksa derinin oynaması değildir. Eğer bu hayvanlardan gelen bir güdük adale meselesi olsaydı, atlarda olduğu gibi özellikle deriye ait bir hareket olurdu. Hâlbuki kaşınızı tutarsanız derinizi oynatamazsınız. İnsanlar kalpteki hariç, kırmızı kaslarını hareket ettirebilirler. Bu kasları hareket ettirince, onlara bitişik olan derinin de hareket etmesi deriye has bir hareket değildir.
İçki Alışkanlığı
10-) Darwin, birçok maymun çeşitlerinin çay, kahve ve ispirtolu içkilere alışkanlık gösterdiğini ve bunun «insan ve hayvanlardaki tat alma sistemlerinin ne derece birbirine benzediğini ve sinir sisteminin tümünün nasıl benzer şekilde uyarıldığını ispat etmekte olduğunu» söylüyor.
Hâlbuki insanların çoğu içkiyi sevmezler. İçerken yüzlerini buruşturmaları ile bunu belli ederler. İnsanların bir kısmı içkiye sarhoşluk verdiği için başlar, hoşlanır ve devam ederler. Yani tadından hoşlandıkları için değil, vereceği keyfi düşünerek içerler. Maymun ise bir defa içer, ikinci defasında içki şişesini görünce kaçtığı çok görülmüştür.
11-) İnsan ve maymunda görülen bazı hastalıkların müşterek oluşu, bu iki tür arasında akrabalık olduğunu iddiaya yol açıyor. Hâlbuki:
Şark çıbanı amili “Trypanosoma Rhodesiense’in kesin konağı insan ve ceylândır.” İnsan ceylândan mı gelmiş oluyor?
Bir zührevî hastalık amili “Trichomanas Vaginalis’in konağı insan ve faredir.” İnsan fareden mi geldi?
“Fasciolopsis Buski’nin kesin konağı insan ve domuzdur.” İnsan domuzdan mı geldi?
Ayrıca “Terschmani Donavani” (Kala azar hastalığı âmili) kesin konak olarak insanda bulunur. Giardi Intestinalis, Isospora hominis, Isospora belli, Schistosomalar v. s. de kesin konak insandır.
Hz. Âdem ve Torunları
12-) Hz. Âdem’in saçı siyahtı. Şimdi sarı saçlı, mavi gözlü farklı tipler var. Bu nasıl olur? denilerek burada insanların Hz. Âdem’den gelmediği iddiasına dayanak aranıyor. Hâlbuki:
A:Aynı soru maymundan gelindiği kabul edilse de söz konusudur. Ata maymun da bir tiptir. İleri nesiller nasıl böyle çeşitli tipte olabiliyor?
B: Hz. Âdem’in tipinden farklı ırkların oluşumunu Mendel prensipleriyle açıklayabiliriz. Meselâ benim saçlarım şu anda siyah olabilir de, ben aynı zamanda sarı saç, kahverengi göz v.s. gibi özellikleri de taşıyabilirim. Şu anda hâkim olan (dominant) siyah saçlılıktır. Ama torunlarım sarı saçlı olabilirler.
C: Bu durumu Crossing-Over ile de açıklayabiliriz. Babadan gelen kromozomlar, anadan gelen kromozomlarla karşılaşıyor, birbirine değiyor, parça alışverişi yapıyor. Dolayısıyla farklı bir saç, göz, renk olabiliyor. Şunu peşinen söyleyelim ki gerek Crossing-Over ile olsun, gerekse mutasyonla (Mutasyon, kromozomlarda gerek sayı, gerek şekil değişikliğine denir) olsun canlıda bazı değişiklikler yapılabilir, hatta bu ileri nesillere de aktarılabilir. Fakat değişikliğe uğrayan yine insandır. Değişmekle başka tür olmuş olmaz. Mutasyonlar canlıda bir değişiklik yapabilir ama tür değişimi, meselâ ayıdan aslana dönüşüm olmaz.
13. İnsan kanı, serumu bir tavşana içirilirse bir süre sonra tavşanın kanında yumurta akı maddeleri ve kan hücrelerini dibe çöktüren insan kanına has antikorlar meydana gelir. Böyle bir tavşan serumu insan serumuna damlatılırsa beyaz renkte bir teressüp (çöküntü) göze çarpar. Aynı deney şempanze serumlarıyla da tekrarlandığında, insan kanına duyarlı olan tavşan serumu, şempanze serumunda da aynı çökelimi meydana getirmektedir. Bu yüzden insanla maymun arasında bir akrabalık iddia edilmektedir.
Bir kere bu ve buna benzer deneyler, akrabalık iddia etmek için bize kesin fikir vermez. Aynı deneyi balina ve domuz arasında yapsak bu iki hayvanın serumlarında da olur. Balina ile domuz arasında bir akrabalık sizce mantıkî midir? Biri denizde yaşar ve şekil olarak da domuzdan çok farklıdır. Demek ki, serumlarda görülen çökelmeler akrabalık iddiası için tutarsızdır. Yine bu deneylere kalsa, kemiricilerden olan tavşan bu gruptan olmamış oluyor. O halde, şempanze ile insan arasında böyle benzer bir çökelme reaksiyonu bir şey ifade etmez.
İKİNCİ BÖLÜM
Fosillerle İspat Yolunun Tenkidi
Arkeopteriks adı verilen dişli, uzun kuyruklu bir kuş fosili bulunmuş, dişleri ve uzun kuyruğunun bulunuşu, bu niteliklerin bir kısmının sürüngenlerde, bir kısmının da kuşlarda olması dolayısıyla arkeopteriksin bu iki cinsin ara kademesi olduğu öne sürülmüştür. Böylece iddia şudur: Kuşlar sürüngenlerden gelmiştir. Zira birinden diğerine tekâmül olması için arada bir takım özellikleri öncekine ve sonrakine benzeyen canlılar olması gerekir.
1) Bu hayvan üzerinde durulmasının sebebi şudur: Bir canlıdan diğer bir canlıya geçiş için ara fosil lâzımdır. Tabiatta bir sürü canlı bulunduğunu düşünürsek, kimin hangi canlıdan geldiğini izah için birçok ara fosil olması, ara kademe, bulunması icap eder. Bu ise bulunamamaktadır. Arada bir numunelik Arkeopteriks Litographica gibi bir kuş bulup, meseleyi umumîleştirmeye kalkıyorlar.
Bu kuşun ara fosil olduğu da söylenemez. Meselâ, yarasa kanadı olan uçan memelidir. Uçmasıyla kuşlara, birçok özellikleriyle memelilere benziyor diye, yarasa kuşlarla memeliler arasında ara kademedir, denilemez. Bunun gibi Arkeopteriks de ayrı bir kuş türüdür, ara fosil değildir.
2) İddiaya göre, önceleri beş tırnaklı ve tilki büyüklüğünde olan at, yavaş yavaş büyüyerek ve parmak adedi azalarak bugünkü tek tırnaklı, yüksek yapılı halini almıştır. Bu arada tırnakların kaybedilişine göre geçirdiği devrelerde aldığı isimler: 1 - Eohippus, 2 - Orohippus, 3- Mesohippus, 4-Miohippus, 5- Parahippus, 6- Meryhippus, 7 - Pliohippus, 8 - Eguus (at)
I. Bu isimler altında anılan fosillerin bir at serisi olduğunu nereden bileceğiz? Belki bunlar başlı başına bir hayvan türüdür.
II. Bu fosillerin hepsinin gerçekten bir at serisi olduğu kabul edilse bile bunlar ister beş tırnaklı, isterse bir tırnaklı olsun attır. En fazla olsa olsa atın bünyesinde bir değişiklik söz konusudur. Hâlbuki tekâmül nazariyesi bir canlıdan diğer canlıya geçişi iddia eder.
Esasen fosil ilmi ile uğraşanlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, kesin olarak ara fosillerin mevcut olmadığını, değişme söz konusu ise, bunun canlının bünyesinde bir değişim olabileceğini söylerler.
III. Yukarıda Lâtince adlarıyla zikrettiğimiz canlıların bir at serisi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu isimler altındaki hayvanların aralarında ara fosil bulunamamıştır.
3) İnsanın maymundan geldiği kabul edilince, bir kısım kimseler de insanın kurt, ayı allopoliploidisinden geldiğini iddia edebilirler. Tabii bu iddiaların hiçbiri doğru değildir.
İnsanın maymundan gelmediğinin bir delili de Kenya’da Rudolf Gölü civarında bulunan bir insan fosilidir. Richard Beakey’in bulduğu ve 1470 insanın adını verdiği bu fosil 2,8 milyon sene önce yaşamış. Hâlbuki insanın atası olduğu iddia edilen Homohabilis 1.750.000 sene önce yaşamıştı ve ondan insana kadar bazı hayvanların (Meselâ Doğu Afrika’da 1.750.000 sene önce Zirgantropus’un, Güney Afrika’da 0,5-1 milyon sene önce Âustralopidecus Africanus’un, Almanya’da 0,5 milyon sene önce Homoheildel Bergensis’in ve 200.000 sene önce Homenean Dertha-lengis’in) yaşadığı ve canlının bunlardan tekâmül ederek insan haline geldiği söyleniyordu. Fakat sonunda bugün Kenya Millî Müzesinde olan 1470 insanı adlı fosil bulununca iş bozuldu. Çünkü 1470 insanı bunların hepsinden önce yaşamış oluyordu.
Naturel Seleksiyon Meselesi
Seleksiyon ayıklanma demektir. Teoride seleksiyon, çevreye uyamayan bir kısım canlıların elenmesidir.
1) Darwin’e göre seleksiyonu sağlayan faktör ölümdür. Ölüm, çevrede uyma kabiliyeti az olanları alır götürür. Hâlbuki tabiatta kuvvetlilerin yanında zayıflar, zekilerin yanında ahmaklar da yaşamaktadır.
2) Bir dalga binlerce deniz hayvanını kayalara çarpıp öldürdüğü gibi, bir çökmede milyonlarca kara hayvanı da hayatlarını kaybederler. Şu halde ölüm sıra takip etmeyen bir olaydır. Çok kere zayıflarla birlikte kuvvetlileri de birlikte götürür. Aynı şartlar içinde, aynı gıdalarla beslenen hayvanlardan bir kısmı zayıf ve müdafaasız, bir kısmı ise kuvvetli ve saldırgan olabiliyor. Güvercinle-doğan, koyunla-kurt, kaplanla-karaca gibi birbirinin can düşmanı hayvanların, aynı asıldan geldikleri halde, şartların etkisiyle değiştiklerini iddia etmek çok isabetsizdir. Hayat kavgasında bir bölümü saldırganlık kazanırken diğerleri niçin savunmasız kalmışlar. Müdafaasız oldukları kabul edilen koyun, güvercin, geyik, karaca v. s. gibi hayvanların, aslan, doğan ve kaplana karşılık tabiatta daha fazla olmalarını sadece hayat mücadelesi ile izah etmeye imkân var mıdır?
Bir an zayıf canlıların yok olduğu ve sağlamların hayatta kaldığını düşünelim... Yine de hayatta kalanlar insansa insan, köpekse köpektir. Hayatta kalmakla değişmiş olmazlar. Bugün dünyanın her tarafındaki hayvanat bahçelerinde, her yerden getirilmiş kanatlı ve memeli hayvanlarda senelerdir esaret dolayısıyla olan zayıflama dışında bir değişiklik olduğunu duymuş değiliz.
3) Darwinciler, göz ve beyin gibi karmaşık uzuvların seleksiyonla nasıl meydana geldiğini izah edememektedirler. Bizzat Darwin bile bu noktada aczini itiraf etmekte ve bir dostuna yazdığı mektupta “Gözün teşekkülünü düşündükçe tepem atıyor” demektedir.
Seleksiyon nazariyesine göre, çevre şartlarının değişmesiyle çevreye uyarak canlılar da değişmek zorundadır, uyamayanlar elenir. Buna göre, canlılarda hayatta kalabilmelerine yetecek bazı organların bulunması kâfi gelmeliydi. Hâlbuki insanın organlarının gelişigüzel değil, mükemmel ve ideal olduğunu görüyoruz. Meselâ, insanın gözünden devamlı akan yaşlar, burnun üst kısmındaki gözün açılıp kapanmasıyla çalışan bir sifon vasıtasıyla burna dökülür. Böyle mükemmel bir sifon sistemi yerine, burnun üstünde motor gibi bir şey bulunabilir, bu da canlının hayatta kalması için yeterli olabilirdi. Ama böyle değil, insanda her uzvun en mükemmeli ve ideali bulunuyor. Çünkü kâinatta ve özellikle insanda “azamî tasarruf prensibi” (en az enerji harcayarak en fazla randıman alma) vardır.
Açıkçası, canlılarda hayatta kalmasına yetecek kadar bir organ yerine, en ideal organların bulunmasını seleksiyonla izah etmek mümkün değildir.
İzolasyon (Ayrılanına)
Buna göre, bir arazide yaşayan bir canlı türü çöküntü, sel v.s. gibi herhangi bir sebepten dolayı kendiliğinden iki gruba ayrılır. Setin bir tarafındaki değişik hayat tarzından orada yaşayanlar da değişir.
1) Uzun asırlar boyunca diğer insan topluluklarıyla temas etmeyen insan topluluklarının onlardan büyük farklarla ayrılmış olmaları gerekirdi. Hâlbuki bütün insanların gözleri önde, kulakları yandadır.
2) Bir değişikliğin hayat savaşında müessir olabilmesi için onun en kuvvetli şekliyle ilk günde meydana çıkması gerekir. Tekâmülün yavaş yavaş olduğunu söyleyenlere sorabiliriz: İlk zamanlarda meydana gelen farklılaşmada canlı yok olmaktan nasıl korunmuştur?
İşi biraz evvel sözünü ettiğimiz fosillere, tesadüflere bırakmayalım. Çünkü bugün bu fosil bulunur, yarın bir başkası. En iyisi biz daha pozitif bir ilim olan «genetik» üzerinde duralım.
Genetik
Canlıda hücre çekirdeği içinde, sayısı her hayvanda belli olan (maymunda 42, insanda 46 gibi) kromozom denen, irsiyeti yani ana-babanın özelliklerini evlât ve torunlara aktaran cisimcikler vardır. Bu kromozomların sayısının artması ve şeklinin değişmesi olayına mutasyon denir.
Bir canlıdan diğer bir canlıya geçiş üzerinde durulduğunda kendiliğinden kromozom değişmesi yani mutasyon üzerinde durulmuş oluyor. Hâlbuki maymunda 42, insanda 46 kromozom vardır. Yani ortada telâfisi gereken 4 kromozom var. İster 1, 2, 3 ilâvesi şeklinde, ister 1,2,3 kat halinde artma şeklinde, isterse yapısında bir değişim olması şeklinde olsun kromozomlarda bir değişiklik mümkündür. Ama her şeye rağmen değişik bir tür olmaz.
I. Kromozom sayısı iki katına çıkarılmış Drosophila sineği var ama bu yine aynı sinek.
II. İsveç’te bir tavşanın kromozom sayısı 1,5 kat arttırılmış, ama tavşan aynı kalmış. Üstelik kısırlaşmış.
III. İnsan da 69 kromozomlu (normalin 1,5 katı, doğar doğmaz öldü), 92 kromozomlu (yaşaması mümkün değil) olabiliyor. Ama değişik bir tür olmuyor. Prof. Dr. Sayılı 2,5-3 kat artırımların insanda hayatla kabil-i telif olmadığını yazıyor. Prof. Dr. Fethi İncekara da kromozom sayısı iki kat arttırılmış Drorophrladan bahseder. Bu, kromozom sayısı iki kat arttırılmış dişi ile veya kromozom sayısı normal dişi ile çiftleştirilirse kısır olur.
IV. Kromozom sayısına 1, 2, 3, 4 ilâvesi ile de canlı değişik bir tür olmamaktadır. Bazı arızalar ortaya çıksa da canlı aynı kalmaktadır. Meselâ, insanda mongolizm, antimongolizm, putuv sendromu, Edvard Simith sendromu, 18 P sendromu, 18 g sendromu, Volf sendromu, turneır ve klinefeller sendromu v. s. hastalıklar oluyor.
Mutasyonda, canlıda bazı arızalar olabilir, afna tür değişmez. Meselâ, kısa bacaklı koyunlar olabilir, ama toyunluğu değişmez. Yine meselâ, uzun senelerden beri, senede otuzdan fazla döl veren Drosophila sineği üzerinde çalışılmaktadır. Bunun üzerinde, gerek (radyoaktif ışınlar ve kimyasal maddelere yapılan) sunî ve gerekse tabii mutasyonla şimdiye kadar 500’den fazla değişik mutasyona uğramış tip ele geçmiş, ama bütün uğraşmalara rağmen yeni bir türe dönüşüm olmamıştır.
Bütün bu hakikatlere rağmen şöyle bir soru sorulabilir: Evet, çok uzun süre uğraştığımız halde mutasyonla değişik bir tür elde edemiyoruz. Ama geçmiş asırlarda böyle bir mutasyonla evrim olmuş olamaz mı?
Bu soruya çoğalması da fazla olduğu için en sık mutasyon geçiren bakteriyle cevap verelim:
1- Cali bakterisinin bölünme süresi 20 dakikadır. Bir takım faktörlerle biraz uzasa da bu süre yine dakikalarla ifade edilecek kadar kısadır.
2- Çok sık mutasyon geçirirler. Mutasyon oranı on üzeri eksi beş ile on üzeri eksi on arasıdır.
Beş yüz milyon sene önce yaşamış bakterileri bulmuş olan Geesser Üniversitesi Tıbbî Fizik ve Balneoloji Enstitüsü’nün çalışmaları da, bu özelliklere sahip olmasına rağmen jeolojik Sılur ve Perm devirlerindeki bakterilerle şimdikiler arasında hiç bir fark olmadığını destekler.
Böylece en fazla mutasyon geçirenlerden bakterinin değişmemesi mutasyonla yeni bir tür olamayacağını gösterir.
Bilindiği gibi teoride ikinci bir faktör daha vardı: p, evre şartı değişikliği... Bu, canlıda değişiklikler olması ve değişen çevre şartları yüzünden iyi istidatlar, mükemmel suretler ortaya çıkıyor denmesi bakımından önemli.
Mikrobiyolojide çeşitli mikro organizmalar için değişik çevre şartları yapılabiliyor. Isı, kuruluk, dondurarak vakumda kurutma, elektrik, yüksek basınç, çeşitli kimyasal maddeler v.s. gibi hususlar değiştirilebiliyor. Fakat bu durumdaki bakterilerden yeni bir tür olmamaktadır.
Genetikçiler, canlılar arasında tekâmül yavaş olmalıdır, yani bu değişikliği yapacak mutasyonlar milyonlarca yıl birikmeli, üst üste binmelidir ki, değişik canlı olsun derler. Bu görüşü Paleontologlar (fosillerle uğraşanlar) çürütmektedir. Bunlar, canlılar arasında yapılacak mutasyonla değişik bir türe dönüşecek canlının gösterilemediğini, bu canlıların kemiklerinin, dolayısıyla kendilerinin ortada bulunmadığını, ara fosillerin olmadığını söylüyor ve bunda ısrar ediyorlar.
Netice olarak:
B canlısı A canlısından geldi deniliyor. Genetikçilere göre bu geçiş birden bire olmaz. Arada bazı özellikleriyle de B canlısına benzer bir takım ara canlılar olmalı. Paleontoloji böyle canlılar yok diyor. O halde B canlısı, A canlısından geldi denemez. Yani tür değişmesi yoktur.
Allopoüploidi
Üzerinde durulan bir konu da budur. Bu, canlının kromozom sayısını iki, üç katına çıkarma demektir.
10 kromozomlu bir canlı ile 24 kromozomlu bir canlıyı ele alalım. Her ikisinin kromozomlarını iki katına çıkaralım, birininki 20, diğerininki de 48 olsun. Bu iki cinsi birleştirelim. Bu iş çoğunlukla yürümemekle beraber, bazen tutar ve yeni bitki çeşidinde devam eder. Kromozom sayısını iki katına çıkarmanın sebebini açıklayalım. İki katına çıkarmadan çiftleştirmeye melezleme denir. Bu devamlı olmaz. Türler arası melezler (katır gibi) kısırdır. Hayvanlarda bu şekilde meydana gelecek canlı kısır olur, devamlı olamaz. Kısır oluşlarının sebebi ne erkek, ne dişi olmayıp, intersex oluşlarıdır. Bu şöyle oluyor:
Kromozomları iki katına çıkaralım:
1-) Birinci canlı erkek: Kromozom xy
İkinci canlı dişi: Kromozom xx
Birinci canlı erkek: Kromozom x x y y
İkinci canlı dişi: Kromozom x x x x
Bunları genetik olarak birleştirdiğimizde xxx y olur. Hayvanlarda bu y’nin tek oluşu ne erkek, ne dişi olmayı sonuçlandırır.
2-) Canlıların otopoliploid (canlının kromozom sayısını iki-üç katına çıkarma) ve allopoliploidi yoluyla olmadığına dikkati çekelim. Çünkü genellikle hayvanların kromozomları ikişerli dizilirler. Böylece insanların kromozom sayısı ikişerli dizili 23 takımdan 46 olur. Eğer canlılar Otopoliploidi yoluyla olmuşsa, meselâ A canlısı B canlısına dönüşmüş iddiası varsa, bu durumda kromozomlar dörder dörder dizilmiş olur. Allopoliploidide bu aynen geçerlidir. Hayvanlar âleminde genel olarak, kromozomların dörderli yerine ikişerli dizilmesi vardır. Yani otopoliploidi ve allopoliploidi hayvanlarda görmüyoruz. Hayvanlarda meselâ, Drosophila sineğinin kromozomları sunî olarak iki katına çıkarılabilirse de, bu sinek çiftleştirildiğinde döl vermez.
Prof. Dr. Fethi İncekara’nın Genetik kitabının mutasyon bahsinde, otopoliploidilerin dörderli değil, bazen üçerli, birerli dizildiği belirtilir. Hayvanlar âlemine baktığımızda üçerli dizilmelerle birerli dizilmeyi bir arada bünyesinde tutan canlılar göremiyoruz.
Demek ki, canlılar otopoliploidi ve allopoliploidi yoluyla olmamıştır.
Kısacası evrimcilerin en başta gelen dayanakları olan mutasyonla yeni bir tür meydana gelmiyor. Meydana gelen değişiklik, canlının yine aynı türde kalması şartıyla oluyor. Meselâ, evvelce belirttiğimiz gibi, insanın gerçekte 46 olan kromozomu 45, 47, 48, 49 olabilir. Bir durumda, insanda bazı rahatsızlıklar, özellikle zekâ geriliği (mental retardasyon) ile seyreden bazı kromozomal anormallikler meydana gelir, ama mutasyona uğratılan bu canlının türü yine insandır.
Zaten fosil ilmiyle uğraşanlar da aynı görüşü savunuyorlar. Aralarından bir küçük zümre, “Canlılar arasında ara fosil bulunmuyor, ama bir canlıdan diğer canlıya doğrudan geçiş mümkündür” görüşünü ileri sürüyor ve ilk kuşun reptil yumurtasından olduğunu söylüyorlar.
Bu görüşü de genetikçiler çürütmekte ve canlılar arasında tekâmülün mutasyon birikimi ile olduğunu, bir reptil yumurtasından birdenbire bir kuş olması için çok büyük mutasyonlar gerektiğini, bir anda meydana gelecek mutasyonlarla vücut dengesinin bozulup canlının öleceğini belirtmektedirler.
3-) Bazı biyoloji kitaplarında embriyoloji delilleri başlığı altında, bazı ayrı cins canlıların rahim içi ve yumurta içi hayatları sırasında dolaşım, sinir ve solunum sistemlerinde benzerlikler bulunduğu, dolayısıyla bunların aynı menşeden geldikleri yazılmaktadır.
Bunu Prof. Dr. Atıf Şengül tenkit etmektedir.
“Bio genetik temel kanununu (yani bazı canlıların doğmadan önceki ilk safhalarının benzerliğine dayanarak kurulmuş kanunu) birçok bilginler şüphe ile karşılamaktadır. Çünkü ontogonezde (ferdin meydana gelişi) birbiri ardı sıra gelişen organların teşekkülleri ve gelişme süratleri çok değişiktir. Hatta embriyonel tabular bile aynı grupta değişik bir şekilde gelişebilirler. Bundan başka embriyonel gelişmede görülen benzerliklerin ne dereceye kadar bir anoloji (canlıların birbirine benzemesi) olayı olduğu belli değildir. Bunun yakıştırmadan ibaret olduğu meydandadır. Morfoloji yani, anatomi ve embriyoloji, canlıların yapısını ve doğmadan önceki durumlarını inceleyen ilimdir ki, doğrudan doğruya flogenezi ispat etmez. Ontogonez esnasında görülen benzerlikler başka şekillerde hâsıl olmuş olabilirler.”
4-) Evrime bir misal olarak, İngiltere ve Avrupa’nın bazı kesif fabrika bölgelerinde görülen “Endüstri melenusmi” olayını veriyor ve fabrika civarları ve dumanlı havalara karşı daha koruyucu olan koyu rengin güvelere hâkim olduğu, koyu renkli güvelerin açık renklilere nazaran arttığını söylüyorlar.
Buna karşılık biz de diyoruz ki:
a - Sadece koyu renkli nispeti artmış, fakat güveden gayrı hayvan çeşidi ortaya çıkmamıştır.
b - Evvelce hiç koyu renkli bulunmasa ve bunlar yeni ortaya çıksaydı, bu durumda bile bunun yeni bir güve olduğu, farklı bir tür canlı olmadığı açıktır. Hâlbuki evrim, bir türden diğer türe geçişi gerektirir. Burada böyle bir durum yoktur. Olsa olsa bir türün kendi bünyesinde değişim olmuştur. Değişik bir hayvan çeşidine, meselâ güveden sineğe bir geçiş söz konusu olmamıştır.
Doç. Dr. Hüseyin İnce de şöyle diyor: “İnsan maymunun evriminden meydana gelmiş olamaz. Böyle olsaydı bugünkü maymun popülâsyonlarında (topluluklarında) insan veya ona benzer yaratıkların görünmesi gerekirdi.”
Devamı var...
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
Biyoloji Ders Notları, Prof. Dr. Bedia Bozkurt, s. 28
İnançlar, Dr. M. Kenan Çığman, s. 81
Klinik Teşhis ve Semiyoloji, Dr. Osman Barlas
Genel Bakteriyoloji, Prof. Dr. Fethi Sertel, Prof. Dr. Hakkı Bilgehan
Teferruatlı bilgi için bkz., Parazitoloji kitapları
Genel Zooloji, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay, s. 630 ve s. 552-579
Bkz. Evulation, Prof. Dr. Emine Bilge, s. 25
Bkz. Genel Zooloji, Prof. Dr. Atıf Şengül, Ord. Pros. Dr. C. Koswig,
Evolüsyon 1, Prof. Dr. Atıf Şengül, s. 42
Geniş bilgi için bkz., Bilim Teknik Dergisi, sayı 71 ve sentez. Yusuf Mirdoğan, s. 97
Anatomi, Prof. İ. Veli Odur, c. 1, Konu 1
Genetik, Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, mutasyon konusu
Medikal Genetik, Prof. Dr. Bekir Sıtkı Sayılı
Bkz. Medikal Genetik, Prof. Dr. Bekir Sıtkı Sayılı ve Doğum Bilgisi, Prof. Dr. Ali Gürlük, s. 544
Genel Zooloji, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay, s. 522, 579 ve Bitkilerin Evrimi (teksir), Doç. Dr. Hüseyin İrice, s. 57
Genel Bakteriyoloji, Prof. Dr. Fethi Serter, Prof. Dr. Hakkı Bilgehan, s. 57
Tıbbî Mikrobiyoloji Ernest Javest, Edward A. Adelberg
Evülüsyon, Prof. Dr. Aht Şengül, Shf: 36
Genel Bakteriyoloji, F. Serter, H. Bilgehan, bölüm 5
Genel Zooloji, Prof. Dr. Atol Şengül, Ord. Prof. Dr. L., Koswig, s. 630
Genetik (teksir), Prof. Dr. İbrahim Demir, İzolasyon Konusu
Bu yazı 19/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 689 kişi tarafından okunmuştur.