İnsanlığın Başlangıcı ve Darwinizm-1
Bu mevzu eskimiş ve çürütülmüş bir mevzudur. Hiçbir ilim mahfili tarafından benimsenecek bir ilmîliği kalmamıştır.
Darwin aslı itibariyle bir Yahudi’dir. Ahir zamanda “Taş-ağaç konuşacak, benim arkamda Yahudi var” diyecek İsa’ya (as). O da onları kesecek. Yani; Her fitnenin, Kur’an’a itirazın, dinsizliğin arkasında Yahudi parmağı vardır. Fakat bunlar Müslümanların şuurlanmasıyla bir bir ortaya çıkacak, fitneleri bertaraf olacaktır.
Kur’an'daki ve bütün semavi kitaplardaki Hz. Âdem hakikatine deccâlî bir mantıkla Darwin “İnsanlığın türemesi” ile alakalı bir safsata ortaya attı, kendisi de inanmadı ve ilim dünyası tarafından reddedildi, terk edildi.
Belli bir dönem Türkiye’de dine ve Kur’an’a karşı olan bazıları, sırf Kur’an’daki Âdem hakikatine karşı olduğu için Darwin teorisini destekleseler bile tutunamamış ve fikir noktasında da mağlup olup gitmişlerdir.
İnsanları bir tür hayvan gibi görme yanılgısına kapılmış olan evrim teorisinin ortaya koyduğu hayat modeli, acımasızlık, sevgisizlik, çıkarcılık üzerine kurulmuştur.
Darwin ve Darwinizm, insanların hayvanlar gibi yaşadığı ve davrandığı bir dünya kurma özlemindedir. Sosyal Darwinizm’in öğretileri ve uygulamaları da bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Bu çok sapık ve tehlikeli bir düşünce yapısıdır.
İnsan olmanın getirdiği mükellefiyetler, mesuliyetler vardır. Hususiyle Yaradanımıza karşı kulluk vazifelerimiz vardır. İnsan, insan olduğu sürece bu mesuliyetten kaçamaz. Ancak Darwin önce kendisinin, sonra diğer insanların bir hayvandan (maymundan) tekâmül ederek (evülüsyon) meydana geldiğini iddia ederek, aslımızın hayvan olduğunu ileri sürerek, böyle bir mesuliyetten, insanî sorumluluklardan kaçmak istemiştir. Kaldı ki hayvanlar bile lisan-ı halleriyle Allah’a karşı tesbih ve tahmid ederler. Böylece onlar hayvandan da bin derece daha aşağı düşmüş oluyorlar.
Darwinizm, ilmî olarak geçersizliği kesin bir şekilde ispatlanmasına rağmen bazı ideolojilerin taraftarlarınca hala körü körüne savunulan bir dogmadır. Günümüzde çekirdeğinde ateizmi taşıyan, Kur’an’a ve dine karşı, din ile problemi olan niceleri bu dogmanın, ispatlanamamış bu teorinin savunuculuğunu yapmaktadırlar.
Darwinizmi 20. asırda savunanlar daha çok ateistler ve komünistler olmuştur. Kominizm 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir ideolojidir. Ama bu damgada sadece baskı, zulüm, kan ve gözyaşı doludur. Sadece bu ideoloji nedeniyle 20. yy. da 120 milyon insan öldürülmüştür. Bunlar bir savaş sırasında cephede ölen askerler değil, komünist devletinin kendi halkları içinde öldürdükleri sivil insanlardır. İşte Darwinizmi savununlar bunlardır.
Uzun asırlar boyunca insanlar, yaratılış hususunda Mukaddes Kitapların anlattığı esaslara inandılar. Bu ana temel esas Hz. Âdem’den 19. asrın başlarında doğan Darwin’e kadar (Doğumu 1809) bu inanç bütün insanlarda hep böyle devam ede geldi. Hala bu inanç devam ediyor. Bütün semâvî din mensupları ve bütün beşeriyet “İnsanlığın ilk atası ve ilk insan Âdem’dir” hakikatini kabul ederek yaşamışlardır.
Darwin’den önce bu konuda fikir beyan edenlerin bulunup bulunmadığını bilemiyoruz. Vakıa Francis Bacon, Ernest Hacekel ve Goethe’nin bu konuda bazı sözleri bulunsa bile bunlar pek açık değildir.
Bu konuda ilk açık fikirler, nazariyesini çevre ve hadiselerin insana tesiri üzerine kuran Lamarck’tan gelmektedir. Bugün ilim dünyasında Lamarck’ın Tranformizmini çok acele ortaya konulmuş bir hipotez olarak kabul edilmektedir. Bu konuda en derli toplu sözlerin Darwin’e ait olduğu kabul edilmektedir. Darwin bu mevzuda tek başına kalmıştır. Hipotezdir, nazariyedir, ispatlanamamıştır.
Beşeriyet tarihinde bütün semâvî dinlerin kabul ettiği ilk insan Hz. Âdem hakikatini Darwin’in fikirlerini yayıncaya kadar sarsıntısız sürmüştür.
Darwin, insanları daha basit bir yaratıktan, maymundan gelişerek (evülüsyon) meydana geldiklerini, kâinatta tekâmülün (evülüsyon) hâkim olduğunu ileri sürüyor ve inançları sarsıyordu.
Her devirde inançları sarsmak gayretinde olan materyalist zümreler, Darwin’in bu görüşleri, aslında aklı başında ilim adamları tarafından çürütülmüş bulunuyor.
Dilimizde “Tekâmül Nazariyesi” adı ile anılan Darwin’in fikirlerine “Evolution” denmektedir. Aslı Latince olan bu kelimenin manası “Kat kat olan bir şeyin katlarının açılması” demektir. Tıpkı bir bohçanın açılması gibi. Bu kelime ilk zamanlarda (Mutation), (Transmutation) kelimelerinden daha uygun bulunarak kabul edilmiştir ve bugün canlılar iç, dış tesirler altındaki değişmelerden akıllanıp uslanmalarına kadar geniş bir mana ile kullanılmaktadır.
Darwin Kimdir?
Charles Darwin, Robert Darwin isminde bir vilayet hekiminin oğludur. Lamarck’ın “A Philosophie Zoologue” adlı eserini yayınladığı 1809 yılında doğdu. Önce tıp tahsili yaptı, sonra orada başarılı olamayınca mektepten kaçtı ve daha sonra İlahiyata devam etti ise de, ikisinden de başarı gösteremedi. Sonra kırlarda gezerek bitkiler üzerinde araştırmalar yaptı. Daha sonra İngiltere hükümeti tarafından gönderildiği Patagonya ve Şili’deki kalıntılar üzerinde çalıştı. Thomas Robert Malthus’un nüfus planlamasına dair eserini okuyup tesirinde kaldı. Ayrıca, aynı yıllarda Brezilya ve Malaya adalarında aynı konuda araştırmalar yapan Alfred Russel Wallace’la mektuplaştı. Muhtemelen nazariyesini kurmada ondan cesaret aldı.
İnsanlar ya bir anadan babadan meydana gelmişlerdir veyahut bir amipten, solucandan, kurbağadan, kangurudan veya maymundan meydana gelmişlerdir.
İlim ve din (bütün dinler) bir tarafta ittihat ederek bir Âdem ve Havva hakikatine parmak basarsa, bunun dışında faraziyelere saplananlara susmak, sükût etmek düşer. Kur’an, Hadisler, bütün semâvî kitaplar ve müspet ilim bir gerçeğe parmak basarsa, onun dışında konuşanlar ilim adamı olamazlar.
Yaratılış İle Alakalı Temel Görüşler
İnsanlığın ilk yaratılışı, şimdiye kadar insan sülalesi olarak devam edip gelmesi ve tekâmül nazariyesi ile alakalı derli toplu beş görüş vardır:
1. Kur’an’ın bu husustaki ifadeleri,
2. Allah Rasulü Hz. Muhammed’in (sas) sahih ve kat’i ifadeleri,
3. Tevrat, İncil, Zebur gibi semavi kitapların söyledikleri, Darwin devrine kadar bütün beşer tarihinin bu husustaki söyledikleri,
4. Müspet ilmin delilli, ispatlı, ilim haysiyeti adına ortaya koydukları,
5. Darwin’in tek başına nazariyesi, hipotezi… olmak üzere beş ana bölüm ve sistem içinde mevzuları ele alabiliriz.
1. Yaratılılış İle Alakalı Kur’an Ne Diyor?
1. Ayet:
“Ve dedik ki: Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”
Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennette yaratılışını anlatan ayeti kerime onların yaratışlarını anlattıktan sonra: “…Oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın…” buyuruluyor.
Bütün bu ifadelerden, yaratılışta Hz. Âdem’in ilk insan olduğunu, Hz. Havva’nın ilk anne olduğunu Kur’an’ın hükmü olarak anlıyoruz.
Hz Âdem’e: “İkiniz de cennetin nimetlerinden istifade edin, ikiniz de yiyin, için…” demek suretiyle gösteriyor ki, Hz. Âdem tekâmül etmiş (evülüsyon) bir zincirin halkası değildir. Ne kendinden evvel bir halkadan ne de kendisinden sonra bir halkadan bahsedilmektedir.
Anlaşılıyor ki insan nev’i namına cennette iki kişi vardır. Israrla (ikiniz) bir ayet içinde zamiri üç defa tekrar etmek suretiyle, gösteriyor ki, (belki melekler vardı insan cinsinin dışında) insan olarak madde ve manayı cem’ eden, ruh ve atomları bir araya getiren, küllî şekilde Allah’ın esmasına ayine olan insan sadece iki kişi idi. Şayet başkası olsaydı Allah onlara da tevcih-i hitap ederdi.
2. Ayet:
“Allah’ın yanında İsa’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “Ol” dedi. O’da derhal oluverdi.”
Hz. İsa’nın yaratılışı Hz. Âdem gibidir. Allah Âdem’i topraktan yarattı. Hz. Âdem’in bir babası yoktu. Mucize idi. (Ne anası, ne babası vardı.)
Kur’an gösteriyor ki esbab dairesi içinde Hz. Âdem’in yaratılışını düşünmek caiz olamaz. İlk hilkat nasıl cebrî ve mu’cizedir. Hz. Âdem’in hilkati de öylesine cebrî ve mu’cizedir. Hz. İsa (as) nasıl mucizedir, Hz. Havva ve Hz. Âdem öyle mu’cizedir…
3. Ayet:
“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp, o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını kopmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.”
“… O Allah ki sizi bir nefisten yarattı. Yani, bir zincirin silsilesi olarak değil. Bir amip veya başka canlıdan tekâmül ederek (evülüsyon) gelişmiş ve bir sonraki kâmil halkada insan olarak yaratılmış değildir.”
Burada “Halk” yaratma kelimesi dikkat çekicidir. “Halk-yaratma; atomuyla, zerresiyle, molekülüyle, her şeyiyle hiç yoktan var etme” demektir.
İlk nefsi (Âdem’i) Allah böyle var etti. Zevcesini de ondan yarattı.
İlk yaratılma tekâmülün sonunda değil, hiçbir sebep de gösterilemez, mu’cizedir. Yaratılışı Allah’a vermedikten, Allah’a nispet etmedikten sonra kavramaya ve izaha imkân yoktur.
4. Ayet:
“Ve hani Rabbin meleklere: “Ben, demişti, kuru çamurdan, şekillenmiş bir çamurdan beşer yaratacağım.”
“Bu itibarla, ben onu düzenlediğim insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanınız…”
“Ve hani hatırlayın. O günü, meleklere bir zaman demiştik: “Salsaldan” yani vurduğun zaman takır takır öten kuru çamurdan, bir varlık yaratacağım.”
Ama o salsalın menşei; “Min hamein mesnun”dur. Yani: “Kokmuş bir balçıktır veya birbirine sürtüne sürtüne koku hâsıl eden maddelerden ibarettir.”
Bu Ayet-i Kerime Hz. Âdem’in topyekûn varlığının salsaldan, hame-i mesnundan olduğunu gösteriyor. Yani, tekâmülden (evülüsyon) meydana gelmiş değildir.
SALSAL; Pişmemiş tuğlalar gibi kuru çamur demektir. Pişmişine Kur’an-ı Kerim “Fahhar” diyor. Onu da Sure-i Rahmanda anlatıyor: “Min Salsal’in Kel Fahhar” insan Fahhar’dan değil de “Salsal”dan yaratılmıştır. Ama “Fahhar” gibi bir şey. Öyle kurumuş ki vurduğun zaman takır takır öter. Boş kasnak gibi… (Solucandan, kurbağadan değil, basit bir canlının tekâmülünden değil, evülüsyon yok…) Boş kasnağını yapmış, vurduğun zaman takır takır öter bir heykel halinde arz-ı endam etmiş, sonra bilinmez bir muamma olarak ruhunu nefhetmiş ve Hz. Âdem hayata kavuşmuş ve canlı olmuştur.
“Salsal”dan yarattık, ama o “Salsal”, “Min hamein Mesnun”dan, yani; kokmuş balçık, yoluna yordamına konmuş bir balçık veya sünnetullah içinde kıvamına getirilmiş, istikametine doğru tevcih edilmiş bir balçık veya sürtüldüğünden ötürü, şekle sokulurken yontulduğundan ötürü koku çıkaran bir cisim manalarına gelen “Hame-i Mesnun” ifadesi vardır.
Müfessirîn-i Kirâm diyorlar ki: “İlk defa salsal oldu da sonra hame-i mesnûn oldu. Yani; Allah ilk defa takır takır çamurunu, kalıbını yaptı, sonra onu suyun içine koydu, yumuşattı, onu kokmuş çamur haline getirdi. Sonra ezelî ruhundan ona hayat nefhetti” diyorlar.
Şöyle diyenler de vardır: “Hame-i mesnûn bir balçık, kokmuş bir çamur, bir kısım protein yığınlarından, insanın madde-i asliyesinde kullanılan, karbon, hidrojen, oksijen, kalsiyum gibi şeylerin bir araya getirilmesiyle meydana getirilen ilk maya kastediliyorsa, Allah (c.c.) bunları bir araya getirdi, insan vücudunu devam ettirecek kıvama soktu. Kromozomlarını, genlerini tespit buyurdu ve işte bunlarla heykeli, abideyi yaptı, sonra kuruttu, kupkuru haline getirdi, ta mucizesini göstersin, sonra hayat nefh ediverdi.“
Hz. Âdem’in, hilkatte ilk insan olması mevzuunda, Kur’an ne diyor? Bu husustaki Kur’an’da geçen sureleri ayet numaralarıyla beraber vermekle yetineceğim. İsterseniz sizler bu ayetlerin daha geniş tefsir ve tahlillerine müracaat edebilirsiniz:
Bakara:31, A’raf:11-13, A’raf:18-19, A’raf:36, Bakara:33-34-35, 37, Al-i İmran:33, Al-i İmran:59, İsra:61, Kehf:50, Taha: 110, 116-117, Taha: 121, Nisa: 1, Rum: 20-21, Necm:45, Rahman: 4, Neml: 4, Kıyame: 38, Leyl: 3, Alâk: 2, Sa’d:71, Hicr:21-32, Fâtır:1, Zümer:6, Hac: 5, Hucurat: 13, Secde: 1-8, Mürselât: 20, 33, Târık: 5-6.
2. Yaratılılış ile Alakalı Allah Resulü (sas) Sahih ve Kat’i İfadelerinde Ne Diyor?
İnsanlığın ilk yaratılışı ile alakalı herhangi bir tekâmüle (evülüsyon) tabi tutulmadan, def’i olarak doğrudan doğruya Allah tarafından yaratılan ilk insan Âdem hakikati ile alakalı yüzlerce Hadis-i Şerif vardır. Hz. Muhammed’in (sas) sahih ve kat’i olarak öne çıkmış birkaç rivayetini de burada bölüm münasebetiyle kaydediyorum.
Birinci Hadis:
Buhârî, Müslim, Ahmet b. Hanbel, Hz. Ebu Hureyre’den şu Hadis-i Şerif-i nakleder: “Kadınlarınıza hayır tavsiyesinde bulunun. Kadın erkeğin eğri kemiğinden, kaburgasından yaratılmıştır. Erkeğin en eğri kemiği en üsttekidir. Sen onu düzeltmeye kalkınca, ısrar edersen kırarsın. Düzeltmeyi terk edersen eğri kalır” buyurmaktadır.
Bu sahih hadiste Hz. Âdem gibi, Hz. Havva’nın dahi mucize olarak yaratıldığı anlatılıyor.
Maalesef mütedeyyin birisi, “Madem ilim dedi, Darwinizmi kabul etmek lazımdır. Çünkü İslam’ın bu mevzuda bir nokta-i nazarı yoktur” diyor. Yine binlerce kere maalesef ki, Kur’an ve sünnetin bu hususla alakalı sahih ve kat’i ifadeleri bilinmiyor. Onun için bu mevzuları ısrarla anlatmak lazımdır.
İkinci Hadis:
Ahmed b. Hanbel, Tirmizi, Ebu Davut, Ebu Musa El-Eş’âri tarikiyle şu hususu rivayet ediyorlar:
“Allah Âdem’i topyekûn yeryüzünden aldığı bir kabzadan yarattı.”
Yeryüzünde mevcut bulunan elementleri bir araya getirmek suretiyle yaratmıştır. Binaenaleyh İnsan sadece bir yerin balçığından değil. Çünkü insanın vücudunda yeryüzündeki bütün elementler, havanın zerresi, canlının içindeki proteinler (vs) her şey vardır.
Öyle ise “topyekûn yeryüzünü Allah kudretiyle, kabza-i tasarrufuyla bir kabza alıverdi, Âdem’i ondan yarattı” diyen Nebevi söz gösteriyor ki, Hz. Âdem’i ilk defa maddesi, manası, mahiyeti, mayesi yeryüzünden; ruhuyla misal âlemiyle, her şeyiyle derlenmiş, toplanmış, bir araya getirilmiştir. Sonra onu devam ettirecek Ebedi Ruh’dan bir ruh ona nefhedilmiştir.
Üçüncü Hadis:
Yine İmam Ahmet b. Hanbel’in Hz. Enes tarikiyle naklettiği bir Hadis-i Şerif’te; Allah Rasulü’nün (sas) Hz. Âdem’in hilkatinin ânî ve def’î olması mevzuunda şöyle ferman etmektedir:
“Allah (cc) Hz. Âdem’in heykelini meleklerin, mele-i ala’nın sakinlerinin nazarına arz etmek üzere yaptı, koydu. (Hayatı yoktu. Heykeli yerde yatıyordu. ) Şeytan onun yanına sinsi sinsi geliverdi. (Başka bir hadiste burnundan girdi, ağzından çıktı) can yoktu daha. Ağzından girdi, burnundan çıktı. Ve sonra Âdem’in mânâ ve mahiyetindeki boşluğu gördü. Anladı ki Âdem bir kısım hususlarda kendine mâlik olamayacak.“
Bu boşluklar, Allah-ü a’lem, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiyye, kuvve-i akliye, kuvve-i tab’iyye gibi zaaflardı. Bu duyguların ifrata ve tefrite bakan noktalarıdır.
İnsanın bir kısım kaprislerinin, bir kısım emellerinin, öfkelerinin ve şiddetlerinin, aklıyla bir kısım cezbelerinin bulunmasından ibarettir ki şeytan insanın bir kısım boşluklarından istifade edecek, ağzından girecek, burnundan çıkacak, işte bunu anlatıyordu.
“Allah, Âdem’in heykelini yarattı, istediği bir süre heykeli arz etti…” ifadelerinden Âdem’in ilk insan olarak Kudret-i İlâhî ile yaratıldığını ifade ediyor. Yani insan, solucandan, kurbağadan, kangurudan, maymundan gelişmiş ve meydana gelmiş değildir.
Dördüncü Hadis:
Allah Rasulü (sas) ferman ediyor:
“Allah (cc) Âdem’in heykelini yaptı. Ruhunu ona nefh ettiği zaman, Âdem aksırdı. Arkasından “Elhamdülillah” dedi. Allah da ona “Yerhamükallah” dedi.”
Anlaşılıyor ki; devam eden bir silsile bahis mevzu değildir. Allah Âdem’i ânî ve def’î olarak yaratmış ve beşere baba yapmıştır. Hayata ilk mazhar olur olmaz “Elhamdülillah” demiştir. Allah da ona “Allah sana merhamet etsin” demiştir. Biz de ondan sonra Hz. Âdem sünneti olarak aksıran adamın “Elhamdülillah” demesine karşılık, “Yerhamükallah” deriz, demeye devam ediyoruz.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Eğer Kur’an-ı Kerim’in ayetleri; Eğer Allah Rasulü’nün sahih kitaplarda bulunan mübarek hadisleri, Hz. Âdem’in herhangi bir tekâmüle (evülüsyona) tabi tutulmadan yaratıldığını gösteriyor.
Beşinci Hadis:
Buhârî ve Müslim Hz. Ebu Hureyre’den naklettikleri şu Hadîs-i Şerîf vardır:
Allah Rasulü (sas):
“Babanız Hz. Âdem, 60 (altmış) zira boyunda yaratıldı. Eni de 7 (yedi) zira idi.”
Bir zira 40 cm yapar. Hadisin devamında da; “O günden bu güne beşer cüceleşe cüceleşe bu hale geldi.” Bu husus hem tıp, hem de hikmet açısından ayrıca ele alınabilir.
Bizim meselemiz Hz. Âdem’in ânî ve def’î olarak Hz. Allah tarafından yaratıldığı, herhangi bir canlıdan evülüsyonla (tekâmül) meydana gelmediği hususudur.
Bu hususta birbirini teyit eden 50’ye yakın hadisi şerif vardır. Allah Rasulü, ilk yaratıldığında Hz. Âdem’in altmış zira boyunda olduğunu, herhangi bir tekâmüle (evülüsyon) tabi tutulmadan, o halde yaratıldığını, bir tekâmül zincirinin halkası olmadığını çok açık ve seçik olarak göstermektedir.
Bu hususta ısrarla üzerinde durduğumuz, ilmin “tekâmül olmaz” hakikatini, Kur’an’ın ve Efendimiz’in (sas) bu sözleriyle desteklemiş oluyoruz. Kur’an aynen ilmin dediği şeyleri söylüyor. Kur’an diyor ki; Kendi kendine canlı olmaz, tekâmül etmez, onu Allah yaratır. Allah’ın yaratması mucize olduğundan, esbabın ve aklımızın ölçüleriyle yaratılışı anlayamayacağımız muhakkaktır.
3. Yaratılış Hakikati ile Alakalı İnsanlığın Tarihi ve Dinler Tarihi Ne Diyor?
Bütün tarih boyunca, insanlığın tarihi ve dinler tarihi aynı şeye parmak basmaktadır.
Dinler tarihi, beşer tarihi açısından Kur’an ne diyor, Tevrat ve semâvî kitaplar ne demişler? Bu mevzuda da kısa malumatla, meseleyi taharrinize, tahkikatınıza havale etmek istiyorum.
Tarih-i Edyan açısından Kur’an ayetleri:
1.“Hem onlara Âdemin iki oğlunun kıssasını hakkiyle oku, hani ikisi birer yakınlık takdim ettiler de birinden kabul edildi, diğerinden edilmedi «seni mutlak öldürürüm!» dedi, o biri yok dedi: Allah ancak muttakilerden kabul buyurur.“
2.“Ey Âdemoğulları! Babanızla ananızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için Şeytan Cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de belâya uğratmasın, çünkü o ve kabilesi sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiz cihetten görürler, biz o Şeytanları o kimselerin velileri kılmışızdır ki imana gelmezler”
3.“Ey Âdemoğulları! Her mescit huzurunda ziynetinizi tutunun ve yiyin, için de israf etmeyin, çünkü o müsrifleri sevmez.“
4.“Ey Âdemoğulları, size her ne zaman içinizden benim ayetlerimi anlatan Resuller gelir de her kim bunlara muhalefetten sakınır ve salâhı iltizam eylerse artık onlara korku yoktur ve mahzun olacak olanlar onlar değildir.”
5.“Hem Rabbin: Beni Âdemden, bellerinden zürriyyetlerini alıp da onları nefislerine karşı şahit tutarak «Rabbiniz değil miyim?» diye işhad ettiği vakit, «evet!» dediler: ‘Şahidiz!’ Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz.”
6.“İşte bunlar Allah’ın kendilerine in’am eylediği Peygamberlerden, Âdem zürriyyetinden ve Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan ve İbrahim ve İsrail zürriyyetinden ve hidayete erdirdiğimiz ve intihab eylediğimiz kimselerdendir. Kendilerine Rahmanın ayetleri tilâvet olunduğu zaman ağlayarak secdelere kapanırlardı.”
7.“And vermedim mi size? ‘Ey Âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır’ diye”
Tevrat’taki bu hususla alakalı ayetlerden bazıları:
Tevrat’tan da üç ayetle bu bölümü de tamamlamış olacağım.
1. Tevrat, Tekvin kitabı 7. ayetinde:
“…Rab Allah yerin toprağından Âdem’i yarattı. Kendi ruhundan ona üfledi. Âdem canlı olarak yaşamaya başladı.“
Yine Tevrat’ın Tekvin kitabının 18. ve 19. ayetlerinde şöyle diyor:
“…Rab Allah Âdem’in yalnız olmasını iyi görmedi. Sonra karanın canlılarını, havanın canlılarını yarattı…”
Yine Tevrat’ın Tekvin kitabının 21. ve 22. ayetlerinde aynen şöyle diyor:
“…Rab Allah, Âdem’i derin bir uykuya sevk etti. Sonra onun eğe kemiğini aldı. Yerini etle doldurdu. Ondan Havva’yı yarattı. Âdem’in yanına getirdi.“
Tevrat böyle diyor, İncil böyle söylüyor, Kur’an gür sedasıyla böyle anlatıyor, ilim de aynı şeyleri dile getiriyorsa, ilim adına mekteplerde safsata anlatmak, hele aslı olmayan ispatlanamamış bu nazariyeyi konuşmak safsata olur. Hayâ edip susmak gerekir.
4. Yaratılış Hakikati ile Alakalı Müspet İlim Ne Diyor?
Bir de bu hususta müspet ilim ne diyor? Tespitler ne istikamette kısmen de bu hususta da durmak icap eder. Dilimizde “Tekâmül Nazariyesi” adı verilen halk arasındaki yaygın şekliyle “Evülüsyon Teorisi” olarak ifade edilen Darwin’in fikirlerine “Evolution” denmektedir. Aslı Latince olan bu kelimenin manası “Kat kat olan bir şeyin katlarının açılması” demektir. Tıpkı bir bohçanın açılması gibi. Bu kelime ilk zamanlarda “Mutation”, “Transmutation” kelimelerinden daha uygun bulunarak kabul edilmiştir ve bugün canlıların iç, dış tesirler altındaki değişmelerden akıllanıp uslanmalarına kadar geniş bir mana için kullanılmaktadır.
Darwinden önceki Darwinciler:
Darwinden önce bu konuda fikir beyan edenlerin bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Vakıa Francis Bacon, Ernest Heeckel ve Goethe’nin bu konuda bazı sözleri bulunsa bile bunlar pek açık değildir. Bu konuda ilk açık fikirler, nazariyesini çevre ve hadiselerin insana tesiri üzerine kuran Lamarck’tan gelmektedir. Bugün ilim dünyasında Lamarck’ın tranformizmi çok acele ortaya konulmuş bir hipotez olarak kabul edilmektedir. Bu konuda en derli toplu sözlerin Darwin’e ait olduğu kabul edilmektedir.
Şimdi bu hususla alakalı ilmin tespitlerini üç bölüm halinde aktarmaya çalışalım.
BİRİNCİ BÖLÜM
Yaradılışın izahı konusunda belli başlı dört teori vardır:
Lamarckçılık
Darwincilik
Mutationculuk
Neodarwinizm
Lamarkçı teori, bugün tekâmül nazariyesini savunanlarca bile kabul edilmemektedir. Bu yüzden bunu kısaca geçeceğiz.
Lamarkçılar, çevre şartları (rüzgâr, yağmur vs.) ile canlılarda da değişiklik olduğunu ve bu değişikliğin ileri nesillere de aktarıldığını iddia etmektedirler. Buna göre canlıda meydana gelecek değişiklik torunlarında da görülecektir. Hâlbuki çevre şartları ile canlılarda değişim meydana gelebilir, ama bu değişim gelecek nesillere de geçer diye bir şey söylenemez.
Çevre Faktörü
Çevre şartlarından dolayı meydana gelen değişiklikler “modifikasyon” adı altında işlenir.
1-) Çevre şartları yüzünden meydana gelen değişikliğin ileri nesillere aktarılması ile yeni bir canlı türü meydana geleceği söylenemez. Meselâ, Müslümanlar 14 asırdır sünnet olurlar. Sünnet her şahıs için değişik bir durumdur. Ama istisnalar dışında sünnetli babaların çocuklarının sünnetli doğduğu görülmemiştir. Çinliler, asırlardır ayakları küçük kalsın diye demir ayakkabı giyerler. Fakat doğan çocukların ayakları normal boyda olur. Babasının demir ayakkabı yüzünden küçük kalan ayağı, doğan çocuğun ayağının da normalden küçük olmasını gerektirmez.
2-) Weismann isimli bir doktor, yirmi nesil boyunca farelerin kuyruğunu kesmiş, buna rağmen yirmibirinci nesil olarak doğan farenin kuyruğu da öncekiler kadar büyümüştür. Zürafanın boyun ve ayaklarının senelerce yüksek dallara uzanmaktan uzadığı iddia edildiği halde, aynı şekil ağaç fidanlarına yetişmek için uğraşıp duran keçide böyle bir durum görülmemiştir.
3-) Benzetme, canlıların bazı hususlarının benzerliğini aynı menşeden gelmesi ile izah etmektir. Anoloji de, canlıların bazı yönleri ile benzerliklerinin olmasıdır. Kuşkanadı ile kelebek kanadı gibi... Fakat onların aynı soydan gelmesi söz konusu değildir.
Mum, çıra, gaz yağı, elektrik ve güneş ışınlarını düşünelim. Bunların hepsi de ışıktır, ama birbirlerine benziyorlar diye aynı menşeden geldiklerini söyleyemeyiz. Mum hayvanî yağ, çıra bitki, gaz yağı maden menşeli, elektriğin menşei de büsbütün değişik, güneş ışını ise bir gezegenden gelmektedir.
Deniliyor ki, “Maymun önce yerde dört ayak üzerinde yürüyordu, iki ayak üzerinde durmanın daha faydalı olduğunu anladı. İşte onun devamı olan bugünkü insan da iki ayak üzerinde yürümektedir” Oysaki dört ayak veya iki ayak üzerinde olmak iskelet ve sinir sistemindeki daha ileri gelişmeye bağlı bir durumdur. Arzu ile ayak üzerine kalkılsaydı, çok arzu eden kanburlar kendilerini düzeltirlerdi.
4-) İnsan kör bağırsağının işe yaramadığı, önceki canlılardan körelerek geldiği söylenmektedir. Hâlbuki kör bağırsağın bir işe yaramadığı söylenemez. Ona “İkinci mide” denilmektedir. Daha önce de bademcik ve apandisitin lüzumsuz olduğu söylenirdi. Bunların bir lenfoit organ, bir nevi vücudun askerî karargâhı olduğu, vücut savunmasında lüzumlu olan antikorların burada yapıldığı şimdi anlaşılmıştır.
İnsanın Çıplak Oluşu Meselesi
Darwin’e göre, vücudumuzdaki kıllar insanın daha önce postlu olduğuna delildir. Hâlbuki:
I. Hayvanda bütün vücut kıllıdır ve kıllar aynı uzunluktadır. İnsanda ise kıllar belirli yerlerdedir ve uzama kabiliyeti olanlar vardır.
II. Hayvanda bütün vücut doğuştan kılla kaplıdır. İnsanda ise olgunluktan sonra büyüme istidadı ile gelişir. Saç, sakal ve kasık kılları tıraş edilmezse bir hayli uzar. Hayvanda ise böyle bir şey yoktur.
III. Maymunun başında postuna uyar şekilde kıl bulunmasına karşılık, insanda bırakılınca uzayan veya dökülen kıllar bulunur.
Darwin, insanın başında saç bulunuşunu da kafatasının en fazla tehlikeye maruz bölge olmasına bağlamaktadır. Bu ne demektir? Acaba, alın, burun, yüz sakalın bulunduğu yerden daha az mı tehlikeye maruz kalmıştır? Eğer hakikaten tehlikeye maruz kaldığı için maymunun başındaki saçlar muhafaza edilmişse, Hint horozlarının defalarca dövüşmesi neticesinde başlarında tüy kalmaması lâzımdı. Hâlbuki horozların fazla dövüşmesi neticesinde başlarındaki tüylerin yolunduğu ve kafasının böylece tüysüz kaldığı bizce malûmdur.
Darwin, “İnsanın Türeyişi” adlı kitabının 71. sahifesinde, kadınların kendilerini beğendirmek için postunu attığını yazmaktadır. Bu işi niçin maymunlar değil de, insanlar yapmıştır? Kutuplarda yaşayanların her şeye rağmen postlarını atmaması gerekirdi. Sonra insan çıplakken mi, kaplan gibi kürklü olduğunda mı, yoksa tavus kuşu gibi kuyruğunda renkli tüyler varken mi güzeldir?
Bazılarının tüylü olmayı, bazılarının tüylerini atmayı tercih ederken, bazılarının da renkli tüylerle süslenmeyi arzulamayacağını nereden bilelim? Eğer kadınlar erkeklere güzel görünmek için kıllarını dökebilmişlerse, erkekler de her gün tıraş olmaktan kurtulmak için sakallarını yok etsinler.
5-) Atın bacağının da koşa koşa uzadığı söylenmektedir. Bu durumda av köpeklerinin bacaklarının daha uzun olması gerekirdi. Bir atletin devamlı koştuğu için bacak adalelerinin geliştiğini biliyoruz. Ama bu durumun oğluna geçeceğini söyleyemeyiz.
Tavşanın Dedesi
Benzetmeler konusunda halk arasında güzel bir hikâye anlatılır: Bir zamanlar Girit’te merkep yokmuş. Bir gün birisi Girit’e bir merkep getirmiş, toplanan halk bunun ne cins bir hayvan olduğuna karar verememiş. Yaşlı birini çağırmışlar. Adam bakmış, bakmış ve kulakları uzun olduğu için “Bu olsa olsa tavşanın dedesidir” demiş. Bazı ufak benzerlikler yüzünden «maymun insanın ceddidir» demek de, aynı türden bir benzetmedir. İnsan kanındaki globulin (bir çeşit protein) ile tavşankanındaki globulinlerin molekül ağırlığı aynıdır. Bir molekül ağırlığı birbirine eşit diye insan tavşandan geldi desek doğru olur mu?”
6-) Balina ve denizineğinin çıplak olduklarından kolayca yüzebildikleri söylenmektedir. Hâlbuki tüylü olan su samuru, kunduz ve porsukun da su içinde süratle yüzdüklerini biliriz. Aslında kılların su içinde yüzmeye mâni olduğu görüşü yanlıştır. Çünkü ördeğin bile tüylerini yayarak süratle yüzdüğünü hepimiz biliyoruz.
7-) Sıcak bölgelerde insan tüylerini kaybetmiş. İyi ama kutuplardaki insanlarla, sıcak iklimlerdeki insanların kılları arasında bir fark var mıdır? Sıcakta postunu atan insan, soğukta bunu neden tekrar elde edememiş?
Darwin der ki, erkek memeli hayvanların süt bezlerine sahip olmalarını nasıl açıklayacağız? Bu bezlerin dişide gelişmiş olması veya daha sonra erkekler tarafından geliştirilmiş olması mümkündür. (Burada yeri gelmişken, “Mümkündür, olabilir, böyle olsa gerek” gibi lâfları ispat ve müşahedeye dayanan ilmin kabul edemeyeceğine dikkati çekelim.)
Eğer erkeğin memesi, güdükleşerek kadından geliyorsa, bu takdirde kadın erkeğin atası oluyor. Acaba kadın ata olursa ilk çocuğun babası kimdi?
Erkek hayvanlar yavruları çok olduğunda, dişiye yardım edip onlara süt veriyorlardı denirse, o zaman biz de, çok yavru yapan domuz ve köpek gibi hayvanların erkekleri neden bu vazifeyi şimdi de yapmıyorlar? diye sorarız. Hem sonra, bu işin eskiden böyle olduğuna dair nazariyecinin bir delili var mıdır?
8-) Maymunun kuyruğunun zamanla sürtünme ile kaybolduğu iddia ediliyor. Hâlbuki sürtünmenin kuyruğun yok olması neticesini doğurmayacağı uzun kuyruklu maymunların varlığı ile sabittir. Çünkü sürtünme ile kaybolma olayı her maymunda ayrı ayrı uygulanacak husûsî bir muameleye elverişli değildir. Bunun için değişik kuyruklu maymunların bulunuşu bu şekilde açıklanamaz. Oturma âdetinde olan hayvanlarda kuyruğun bir kısmı gerçekten sürtünmeye maruz kalır. Bu yüzden de kuyrukların dipten yok olması gerekirdi. O zaman da kuyruklu canlı kalmazdı. Bir de bunun irsî olduğunu kabul ettik mi, artık oturma âdetinde olan kedi, köpek, fare, tilki, kurt v. s. de kuyruk kalması imkânsız olurdu.
Darwin’e göre sakatlıklar genellikle kalıtsal olduğundan, insanda kuyruğun uzun süre sürtünme ile zarar gördüğünü ve sonunda kalıtımla yok olduğunu kabullenmek lâzımdır.
Türkiye’de davar köpeklerinin kulakları asırlardır kesilmesine rağmen, yavrular hâlâ ataları gibi kulaklı olarak doğmaktadır.
Erkekler asırlardan beri sakallarını tıraş etmelerine rağmen nesil köseleşmemiştir.
Trafik kazasında sakatlanan kişinin çocuğunun sakat doğduğu görülmemiştir.
9-) İnsan da atlar gibi derisini oynatabiliyor iddiasına göre, bunu yapan adaleler insana güdükleşerek geçmiştir. Hâlbuki insan derisini oynatamaz. Kaşları kaldıran adaleler alın derisi altında olduğundan kaş oynatılırken alın derisi yukarıya doğru kırışır. Bu zaruri bir neticedir, yoksa derinin oynaması değildir. Eğer bu hayvanlardan gelen bir güdük adale meselesi olsaydı, atlarda olduğu gibi özellikle deriye ait bir hareket olurdu. Hâlbuki kaşınızı tutarsanız derinizi oynatamazsınız. İnsanlar kalpteki hariç, kırmızı kaslarını hareket ettirebilirler. Bu kasları hareket ettirince, onlara bitişik olan derinin de hareket etmesi deriye has bir hareket değildir.
İçki Alışkanlığı
10-) Darwin, birçok maymun çeşitlerinin çay, kahve ve ispirtolu içkilere alışkanlık gösterdiğini ve bunun «insan ve hayvanlardaki tat alma sistemlerinin ne derece birbirine benzediğini ve sinir sisteminin tümünün nasıl benzer şekilde uyarıldığını ispat etmekte olduğunu» söylüyor.
Hâlbuki insanların çoğu içkiyi sevmezler. İçerken yüzlerini buruşturmaları ile bunu belli ederler. İnsanların bir kısmı içkiye sarhoşluk verdiği için başlar, hoşlanır ve devam ederler. Yani tadından hoşlandıkları için değil, vereceği keyfi düşünerek içerler. Maymun ise bir defa içer, ikinci defasında içki şişesini görünce kaçtığı çok görülmüştür.
11-) İnsan ve maymunda görülen bazı hastalıkların müşterek oluşu, bu iki tür arasında akrabalık olduğunu iddiaya yol açıyor. Hâlbuki:
Şark çıbanı amili “Trypanosoma Rhodesiense’in kesin konağı insan ve ceylândır.” İnsan ceylândan mı gelmiş oluyor?
Bir zührevî hastalık amili “Trichomanas Vaginalis’in konağı insan ve faredir.” İnsan fareden mi geldi?
“Fasciolopsis Buski’nin kesin konağı insan ve domuzdur.” İnsan domuzdan mı geldi?
Ayrıca “Terschmani Donavani” (Kala azar hastalığı âmili) kesin konak olarak insanda bulunur. Giardi Intestinalis, Isospora hominis, Isospora belli, Schistosomalar v. s. de kesin konak insandır.
Hz. Âdem ve Torunları
12-) Hz. Âdem’in saçı siyahtı. Şimdi sarı saçlı, mavi gözlü farklı tipler var. Bu nasıl olur? denilerek burada insanların Hz. Âdem’den gelmediği iddiasına dayanak aranıyor. Hâlbuki:
A:Aynı soru maymundan gelindiği kabul edilse de söz konusudur. Ata maymun da bir tiptir. İleri nesiller nasıl böyle çeşitli tipte olabiliyor?
B: Hz. Âdem’in tipinden farklı ırkların oluşumunu Mendel prensipleriyle açıklayabiliriz. Meselâ benim saçlarım şu anda siyah olabilir de, ben aynı zamanda sarı saç, kahverengi göz v.s. gibi özellikleri de taşıyabilirim. Şu anda hâkim olan (dominant) siyah saçlılıktır. Ama torunlarım sarı saçlı olabilirler.
C: Bu durumu Crossing-Over ile de açıklayabiliriz. Babadan gelen kromozomlar, anadan gelen kromozomlarla karşılaşıyor, birbirine değiyor, parça alışverişi yapıyor. Dolayısıyla farklı bir saç, göz, renk olabiliyor. Şunu peşinen söyleyelim ki gerek Crossing-Over ile olsun, gerekse mutasyonla (Mutasyon, kromozomlarda gerek sayı, gerek şekil değişikliğine denir) olsun canlıda bazı değişiklikler yapılabilir, hatta bu ileri nesillere de aktarılabilir. Fakat değişikliğe uğrayan yine insandır. Değişmekle başka tür olmuş olmaz. Mutasyonlar canlıda bir değişiklik yapabilir ama tür değişimi, meselâ ayıdan aslana dönüşüm olmaz.
13. İnsan kanı, serumu bir tavşana içirilirse bir süre sonra tavşanın kanında yumurta akı maddeleri ve kan hücrelerini dibe çöktüren insan kanına has antikorlar meydana gelir. Böyle bir tavşan serumu insan serumuna damlatılırsa beyaz renkte bir teressüp (çöküntü) göze çarpar. Aynı deney şempanze serumlarıyla da tekrarlandığında, insan kanına duyarlı olan tavşan serumu, şempanze serumunda da aynı çökelimi meydana getirmektedir. Bu yüzden insanla maymun arasında bir akrabalık iddia edilmektedir.
Bir kere bu ve buna benzer deneyler, akrabalık iddia etmek için bize kesin fikir vermez. Aynı deneyi balina ve domuz arasında yapsak bu iki hayvanın serumlarında da olur. Balina ile domuz arasında bir akrabalık sizce mantıkî midir? Biri denizde yaşar ve şekil olarak da domuzdan çok farklıdır. Demek ki, serumlarda görülen çökelmeler akrabalık iddiası için tutarsızdır. Yine bu deneylere kalsa, kemiricilerden olan tavşan bu gruptan olmamış oluyor. O halde, şempanze ile insan arasında böyle benzer bir çökelme reaksiyonu bir şey ifade etmez.
İKİNCİ BÖLÜM
Fosillerle İspat Yolunun Tenkidi
Arkeopteriks adı verilen dişli, uzun kuyruklu bir kuş fosili bulunmuş, dişleri ve uzun kuyruğunun bulunuşu, bu niteliklerin bir kısmının sürüngenlerde, bir kısmının da kuşlarda olması dolayısıyla arkeopteriksin bu iki cinsin ara kademesi olduğu öne sürülmüştür. Böylece iddia şudur: Kuşlar sürüngenlerden gelmiştir. Zira birinden diğerine tekâmül olması için arada bir takım özellikleri öncekine ve sonrakine benzeyen canlılar olması gerekir.
1) Bu hayvan üzerinde durulmasının sebebi şudur: Bir canlıdan diğer bir canlıya geçiş için ara fosil lâzımdır. Tabiatta bir sürü canlı bulunduğunu düşünürsek, kimin hangi canlıdan geldiğini izah için birçok ara fosil olması, ara kademe, bulunması icap eder. Bu ise bulunamamaktadır. Arada bir numunelik Arkeopteriks Litographica gibi bir kuş bulup, meseleyi umumîleştirmeye kalkıyorlar.
Bu kuşun ara fosil olduğu da söylenemez. Meselâ, yarasa kanadı olan uçan memelidir. Uçmasıyla kuşlara, birçok özellikleriyle memelilere benziyor diye, yarasa kuşlarla memeliler arasında ara kademedir, denilemez. Bunun gibi Arkeopteriks de ayrı bir kuş türüdür, ara fosil değildir.
2) İddiaya göre, önceleri beş tırnaklı ve tilki büyüklüğünde olan at, yavaş yavaş büyüyerek ve parmak adedi azalarak bugünkü tek tırnaklı, yüksek yapılı halini almıştır. Bu arada tırnakların kaybedilişine göre geçirdiği devrelerde aldığı isimler: 1 - Eohippus, 2 - Orohippus, 3- Mesohippus, 4-Miohippus, 5- Parahippus, 6- Meryhippus, 7 - Pliohippus, 8 - Eguus (at)
I. Bu isimler altında anılan fosillerin bir at serisi olduğunu nereden bileceğiz? Belki bunlar başlı başına bir hayvan türüdür.
II. Bu fosillerin hepsinin gerçekten bir at serisi olduğu kabul edilse bile bunlar ister beş tırnaklı, isterse bir tırnaklı olsun attır. En fazla olsa olsa atın bünyesinde bir değişiklik söz konusudur. Hâlbuki tekâmül nazariyesi bir canlıdan diğer canlıya geçişi iddia eder.
Esasen fosil ilmi ile uğraşanlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, kesin olarak ara fosillerin mevcut olmadığını, değişme söz konusu ise, bunun canlının bünyesinde bir değişim olabileceğini söylerler.
III. Yukarıda Lâtince adlarıyla zikrettiğimiz canlıların bir at serisi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu isimler altındaki hayvanların aralarında ara fosil bulunamamıştır.
3) İnsanın maymundan geldiği kabul edilince, bir kısım kimseler de insanın kurt, ayı allopoliploidisinden geldiğini iddia edebilirler. Tabii bu iddiaların hiçbiri doğru değildir.
İnsanın maymundan gelmediğinin bir delili de Kenya’da Rudolf Gölü civarında bulunan bir insan fosilidir. Richard Beakey’in bulduğu ve 1470 insanın adını verdiği bu fosil 2,8 milyon sene önce yaşamış. Hâlbuki insanın atası olduğu iddia edilen Homohabilis 1.750.000 sene önce yaşamıştı ve ondan insana kadar bazı hayvanların (Meselâ Doğu Afrika’da 1.750.000 sene önce Zirgantropus’un, Güney Afrika’da 0,5-1 milyon sene önce Âustralopidecus Africanus’un, Almanya’da 0,5 milyon sene önce Homoheildel Bergensis’in ve 200.000 sene önce Homenean Dertha-lengis’in) yaşadığı ve canlının bunlardan tekâmül ederek insan haline geldiği söyleniyordu. Fakat sonunda bugün Kenya Millî Müzesinde olan 1470 insanı adlı fosil bulununca iş bozuldu. Çünkü 1470 insanı bunların hepsinden önce yaşamış oluyordu.
Naturel Seleksiyon Meselesi
Seleksiyon ayıklanma demektir. Teoride seleksiyon, çevreye uyamayan bir kısım canlıların elenmesidir.
1) Darwin’e göre seleksiyonu sağlayan faktör ölümdür. Ölüm, çevrede uyma kabiliyeti az olanları alır götürür. Hâlbuki tabiatta kuvvetlilerin yanında zayıflar, zekilerin yanında ahmaklar da yaşamaktadır.
2) Bir dalga binlerce deniz hayvanını kayalara çarpıp öldürdüğü gibi, bir çökmede milyonlarca kara hayvanı da hayatlarını kaybederler. Şu halde ölüm sıra takip etmeyen bir olaydır. Çok kere zayıflarla birlikte kuvvetlileri de birlikte götürür. Aynı şartlar içinde, aynı gıdalarla beslenen hayvanlardan bir kısmı zayıf ve müdafaasız, bir kısmı ise kuvvetli ve saldırgan olabiliyor. Güvercinle-doğan, koyunla-kurt, kaplanla-karaca gibi birbirinin can düşmanı hayvanların, aynı asıldan geldikleri halde, şartların etkisiyle değiştiklerini iddia etmek çok isabetsizdir. Hayat kavgasında bir bölümü saldırganlık kazanırken diğerleri niçin savunmasız kalmışlar. Müdafaasız oldukları kabul edilen koyun, güvercin, geyik, karaca v. s. gibi hayvanların, aslan, doğan ve kaplana karşılık tabiatta daha fazla olmalarını sadece hayat mücadelesi ile izah etmeye imkân var mıdır?
Bir an zayıf canlıların yok olduğu ve sağlamların hayatta kaldığını düşünelim... Yine de hayatta kalanlar insansa insan, köpekse köpektir. Hayatta kalmakla değişmiş olmazlar. Bugün dünyanın her tarafındaki hayvanat bahçelerinde, her yerden getirilmiş kanatlı ve memeli hayvanlarda senelerdir esaret dolayısıyla olan zayıflama dışında bir değişiklik olduğunu duymuş değiliz.
3) Darwinciler, göz ve beyin gibi karmaşık uzuvların seleksiyonla nasıl meydana geldiğini izah edememektedirler. Bizzat Darwin bile bu noktada aczini itiraf etmekte ve bir dostuna yazdığı mektupta “Gözün teşekkülünü düşündükçe tepem atıyor” demektedir.
Seleksiyon nazariyesine göre, çevre şartlarının değişmesiyle çevreye uyarak canlılar da değişmek zorundadır, uyamayanlar elenir. Buna göre, canlılarda hayatta kalabilmelerine yetecek bazı organların bulunması kâfi gelmeliydi. Hâlbuki insanın organlarının gelişigüzel değil, mükemmel ve ideal olduğunu görüyoruz. Meselâ, insanın gözünden devamlı akan yaşlar, burnun üst kısmındaki gözün açılıp kapanmasıyla çalışan bir sifon vasıtasıyla burna dökülür. Böyle mükemmel bir sifon sistemi yerine, burnun üstünde motor gibi bir şey bulunabilir, bu da canlının hayatta kalması için yeterli olabilirdi. Ama böyle değil, insanda her uzvun en mükemmeli ve ideali bulunuyor. Çünkü kâinatta ve özellikle insanda “azamî tasarruf prensibi” (en az enerji harcayarak en fazla randıman alma) vardır.
Açıkçası, canlılarda hayatta kalmasına yetecek kadar bir organ yerine, en ideal organların bulunmasını seleksiyonla izah etmek mümkün değildir.
İzolasyon (Ayrılanına)
Buna göre, bir arazide yaşayan bir canlı türü çöküntü, sel v.s. gibi herhangi bir sebepten dolayı kendiliğinden iki gruba ayrılır. Setin bir tarafındaki değişik hayat tarzından orada yaşayanlar da değişir.
1) Uzun asırlar boyunca diğer insan topluluklarıyla temas etmeyen insan topluluklarının onlardan büyük farklarla ayrılmış olmaları gerekirdi. Hâlbuki bütün insanların gözleri önde, kulakları yandadır.
2) Bir değişikliğin hayat savaşında müessir olabilmesi için onun en kuvvetli şekliyle ilk günde meydana çıkması gerekir. Tekâmülün yavaş yavaş olduğunu söyleyenlere sorabiliriz: İlk zamanlarda meydana gelen farklılaşmada canlı yok olmaktan nasıl korunmuştur?
İşi biraz evvel sözünü ettiğimiz fosillere, tesadüflere bırakmayalım. Çünkü bugün bu fosil bulunur, yarın bir başkası. En iyisi biz daha pozitif bir ilim olan «genetik» üzerinde duralım.
Genetik
Canlıda hücre çekirdeği içinde, sayısı her hayvanda belli olan (maymunda 42, insanda 46 gibi) kromozom denen, irsiyeti yani ana-babanın özelliklerini evlât ve torunlara aktaran cisimcikler vardır. Bu kromozomların sayısının artması ve şeklinin değişmesi olayına mutasyon denir.
Bir canlıdan diğer bir canlıya geçiş üzerinde durulduğunda kendiliğinden kromozom değişmesi yani mutasyon üzerinde durulmuş oluyor. Hâlbuki maymunda 42, insanda 46 kromozom vardır. Yani ortada telâfisi gereken 4 kromozom var. İster 1, 2, 3 ilâvesi şeklinde, ister 1,2,3 kat halinde artma şeklinde, isterse yapısında bir değişim olması şeklinde olsun kromozomlarda bir değişiklik mümkündür. Ama her şeye rağmen değişik bir tür olmaz.
I. Kromozom sayısı iki katına çıkarılmış Drosophila sineği var ama bu yine aynı sinek.
II. İsveç’te bir tavşanın kromozom sayısı 1,5 kat arttırılmış, ama tavşan aynı kalmış. Üstelik kısırlaşmış.
III. İnsan da 69 kromozomlu (normalin 1,5 katı, doğar doğmaz öldü), 92 kromozomlu (yaşaması mümkün değil) olabiliyor. Ama değişik bir tür olmuyor. Prof. Dr. Sayılı 2,5-3 kat artırımların insanda hayatla kabil-i telif olmadığını yazıyor. Prof. Dr. Fethi İncekara da kromozom sayısı iki kat arttırılmış Drorophrladan bahseder. Bu, kromozom sayısı iki kat arttırılmış dişi ile veya kromozom sayısı normal dişi ile çiftleştirilirse kısır olur.
IV. Kromozom sayısına 1, 2, 3, 4 ilâvesi ile de canlı değişik bir tür olmamaktadır. Bazı arızalar ortaya çıksa da canlı aynı kalmaktadır. Meselâ, insanda mongolizm, antimongolizm, putuv sendromu, Edvard Simith sendromu, 18 P sendromu, 18 g sendromu, Volf sendromu, turneır ve klinefeller sendromu v. s. hastalıklar oluyor.
Mutasyonda, canlıda bazı arızalar olabilir, afna tür değişmez. Meselâ, kısa bacaklı koyunlar olabilir, ama toyunluğu değişmez. Yine meselâ, uzun senelerden beri, senede otuzdan fazla döl veren Drosophila sineği üzerinde çalışılmaktadır. Bunun üzerinde, gerek (radyoaktif ışınlar ve kimyasal maddelere yapılan) sunî ve gerekse tabii mutasyonla şimdiye kadar 500’den fazla değişik mutasyona uğramış tip ele geçmiş, ama bütün uğraşmalara rağmen yeni bir türe dönüşüm olmamıştır.
Bütün bu hakikatlere rağmen şöyle bir soru sorulabilir: Evet, çok uzun süre uğraştığımız halde mutasyonla değişik bir tür elde edemiyoruz. Ama geçmiş asırlarda böyle bir mutasyonla evrim olmuş olamaz mı?
Bu soruya çoğalması da fazla olduğu için en sık mutasyon geçiren bakteriyle cevap verelim:
1- Cali bakterisinin bölünme süresi 20 dakikadır. Bir takım faktörlerle biraz uzasa da bu süre yine dakikalarla ifade edilecek kadar kısadır.
2- Çok sık mutasyon geçirirler. Mutasyon oranı on üzeri eksi beş ile on üzeri eksi on arasıdır.
Beş yüz milyon sene önce yaşamış bakterileri bulmuş olan Geesser Üniversitesi Tıbbî Fizik ve Balneoloji Enstitüsü’nün çalışmaları da, bu özelliklere sahip olmasına rağmen jeolojik Sılur ve Perm devirlerindeki bakterilerle şimdikiler arasında hiç bir fark olmadığını destekler.
Böylece en fazla mutasyon geçirenlerden bakterinin değişmemesi mutasyonla yeni bir tür olamayacağını gösterir.
Bilindiği gibi teoride ikinci bir faktör daha vardı: p, evre şartı değişikliği... Bu, canlıda değişiklikler olması ve değişen çevre şartları yüzünden iyi istidatlar, mükemmel suretler ortaya çıkıyor denmesi bakımından önemli.
Mikrobiyolojide çeşitli mikro organizmalar için değişik çevre şartları yapılabiliyor. Isı, kuruluk, dondurarak vakumda kurutma, elektrik, yüksek basınç, çeşitli kimyasal maddeler v.s. gibi hususlar değiştirilebiliyor. Fakat bu durumdaki bakterilerden yeni bir tür olmamaktadır.
Genetikçiler, canlılar arasında tekâmül yavaş olmalıdır, yani bu değişikliği yapacak mutasyonlar milyonlarca yıl birikmeli, üst üste binmelidir ki, değişik canlı olsun derler. Bu görüşü Paleontologlar (fosillerle uğraşanlar) çürütmektedir. Bunlar, canlılar arasında yapılacak mutasyonla değişik bir türe dönüşecek canlının gösterilemediğini, bu canlıların kemiklerinin, dolayısıyla kendilerinin ortada bulunmadığını, ara fosillerin olmadığını söylüyor ve bunda ısrar ediyorlar.
Netice olarak:
B canlısı A canlısından geldi deniliyor. Genetikçilere göre bu geçiş birden bire olmaz. Arada bazı özellikleriyle de B canlısına benzer bir takım ara canlılar olmalı. Paleontoloji böyle canlılar yok diyor. O halde B canlısı, A canlısından geldi denemez. Yani tür değişmesi yoktur.
Allopoüploidi
Üzerinde durulan bir konu da budur. Bu, canlının kromozom sayısını iki, üç katına çıkarma demektir.
10 kromozomlu bir canlı ile 24 kromozomlu bir canlıyı ele alalım. Her ikisinin kromozomlarını iki katına çıkaralım, birininki 20, diğerininki de 48 olsun. Bu iki cinsi birleştirelim. Bu iş çoğunlukla yürümemekle beraber, bazen tutar ve yeni bitki çeşidinde devam eder. Kromozom sayısını iki katına çıkarmanın sebebini açıklayalım. İki katına çıkarmadan çiftleştirmeye melezleme denir. Bu devamlı olmaz. Türler arası melezler (katır gibi) kısırdır. Hayvanlarda bu şekilde meydana gelecek canlı kısır olur, devamlı olamaz. Kısır oluşlarının sebebi ne erkek, ne dişi olmayıp, intersex oluşlarıdır. Bu şöyle oluyor:
Kromozomları iki katına çıkaralım:
1-) Birinci canlı erkek: Kromozom xy
İkinci canlı dişi: Kromozom xx
Birinci canlı erkek: Kromozom x x y y
İkinci canlı dişi: Kromozom x x x x
Bunları genetik olarak birleştirdiğimizde xxx y olur. Hayvanlarda bu y’nin tek oluşu ne erkek, ne dişi olmayı sonuçlandırır.
2-) Canlıların otopoliploid (canlının kromozom sayısını iki-üç katına çıkarma) ve allopoliploidi yoluyla olmadığına dikkati çekelim. Çünkü genellikle hayvanların kromozomları ikişerli dizilirler. Böylece insanların kromozom sayısı ikişerli dizili 23 takımdan 46 olur. Eğer canlılar Otopoliploidi yoluyla olmuşsa, meselâ A canlısı B canlısına dönüşmüş iddiası varsa, bu durumda kromozomlar dörder dörder dizilmiş olur. Allopoliploidide bu aynen geçerlidir. Hayvanlar âleminde genel olarak, kromozomların dörderli yerine ikişerli dizilmesi vardır. Yani otopoliploidi ve allopoliploidi hayvanlarda görmüyoruz. Hayvanlarda meselâ, Drosophila sineğinin kromozomları sunî olarak iki katına çıkarılabilirse de, bu sinek çiftleştirildiğinde döl vermez.
Prof. Dr. Fethi İncekara’nın Genetik kitabının mutasyon bahsinde, otopoliploidilerin dörderli değil, bazen üçerli, birerli dizildiği belirtilir. Hayvanlar âlemine baktığımızda üçerli dizilmelerle birerli dizilmeyi bir arada bünyesinde tutan canlılar göremiyoruz.
Demek ki, canlılar otopoliploidi ve allopoliploidi yoluyla olmamıştır.
Kısacası evrimcilerin en başta gelen dayanakları olan mutasyonla yeni bir tür meydana gelmiyor. Meydana gelen değişiklik, canlının yine aynı türde kalması şartıyla oluyor. Meselâ, evvelce belirttiğimiz gibi, insanın gerçekte 46 olan kromozomu 45, 47, 48, 49 olabilir. Bir durumda, insanda bazı rahatsızlıklar, özellikle zekâ geriliği (mental retardasyon) ile seyreden bazı kromozomal anormallikler meydana gelir, ama mutasyona uğratılan bu canlının türü yine insandır.
Zaten fosil ilmiyle uğraşanlar da aynı görüşü savunuyorlar. Aralarından bir küçük zümre, “Canlılar arasında ara fosil bulunmuyor, ama bir canlıdan diğer canlıya doğrudan geçiş mümkündür” görüşünü ileri sürüyor ve ilk kuşun reptil yumurtasından olduğunu söylüyorlar.
Bu görüşü de genetikçiler çürütmekte ve canlılar arasında tekâmülün mutasyon birikimi ile olduğunu, bir reptil yumurtasından birdenbire bir kuş olması için çok büyük mutasyonlar gerektiğini, bir anda meydana gelecek mutasyonlarla vücut dengesinin bozulup canlının öleceğini belirtmektedirler.
3-) Bazı biyoloji kitaplarında embriyoloji delilleri başlığı altında, bazı ayrı cins canlıların rahim içi ve yumurta içi hayatları sırasında dolaşım, sinir ve solunum sistemlerinde benzerlikler bulunduğu, dolayısıyla bunların aynı menşeden geldikleri yazılmaktadır.
Bunu Prof. Dr. Atıf Şengül tenkit etmektedir.
“Bio genetik temel kanununu (yani bazı canlıların doğmadan önceki ilk safhalarının benzerliğine dayanarak kurulmuş kanunu) birçok bilginler şüphe ile karşılamaktadır. Çünkü ontogonezde (ferdin meydana gelişi) birbiri ardı sıra gelişen organların teşekkülleri ve gelişme süratleri çok değişiktir. Hatta embriyonel tabular bile aynı grupta değişik bir şekilde gelişebilirler. Bundan başka embriyonel gelişmede görülen benzerliklerin ne dereceye kadar bir anoloji (canlıların birbirine benzemesi) olayı olduğu belli değildir. Bunun yakıştırmadan ibaret olduğu meydandadır. Morfoloji yani, anatomi ve embriyoloji, canlıların yapısını ve doğmadan önceki durumlarını inceleyen ilimdir ki, doğrudan doğruya flogenezi ispat etmez. Ontogonez esnasında görülen benzerlikler başka şekillerde hâsıl olmuş olabilirler.”
4-) Evrime bir misal olarak, İngiltere ve Avrupa’nın bazı kesif fabrika bölgelerinde görülen “Endüstri melenusmi” olayını veriyor ve fabrika civarları ve dumanlı havalara karşı daha koruyucu olan koyu rengin güvelere hâkim olduğu, koyu renkli güvelerin açık renklilere nazaran arttığını söylüyorlar.
Buna karşılık biz de diyoruz ki:
a - Sadece koyu renkli nispeti artmış, fakat güveden gayrı hayvan çeşidi ortaya çıkmamıştır.
b - Evvelce hiç koyu renkli bulunmasa ve bunlar yeni ortaya çıksaydı, bu durumda bile bunun yeni bir güve olduğu, farklı bir tür canlı olmadığı açıktır. Hâlbuki evrim, bir türden diğer türe geçişi gerektirir. Burada böyle bir durum yoktur. Olsa olsa bir türün kendi bünyesinde değişim olmuştur. Değişik bir hayvan çeşidine, meselâ güveden sineğe bir geçiş söz konusu olmamıştır.
Doç. Dr. Hüseyin İnce de şöyle diyor: “İnsan maymunun evriminden meydana gelmiş olamaz. Böyle olsaydı bugünkü maymun popülâsyonlarında (topluluklarında) insan veya ona benzer yaratıkların görünmesi gerekirdi.”
Teoriye göre, başlangıçta çeşitli atmosfer olayları ile ilk hücre meydana gelmiş. Bu gelişmiş şu hayvan, ondan bir başka hayvan, ondan bir başka hayvan, derken maymun, ondan da insan meydana gelmiş... Biraz önce ilk hücreliden evrim yolu ile değişik bir canlı meydana gelemeyeceğini gösterdik. Teoriden mutasyonla değişik canlı tipleri olur, deniliyordu. Bu mutasyonların % 99’u canlıda zarar yapar. Belki çok nadir olarak faydalı olabilen bir mutasyon da olabilir. Yine, teoriye göre, zararlı mutasyon olan canlılar çevre şartına tahammül edemeyerek ölür, faydalı mutasyon olanlar daha gelişmiş bir canlı türü meydana getirir.
Bakteri Olayı
Bu durumda, en sık mutasyon geçiren bir hücreli canlı olmasına rağmen, bakteriden jeolojik birinci zamandan beri değişik bir canlı türü meydana gelmemesi, bir hücreliden ileri nesillere tekâmül diye bir şeyin söz konusu olmadığını gösterir. Çevre faktörüne gelince, bakterilere ısı, ışık, radyasyon, asit konsantrasyonu v. s. gibi her türlü çevre şartını tatbik etmemize rağmen, bakteriden başka bir canlı olmadığı görülür. Meselâ, verdiğimiz antibiyotikler (mikroplara karşı kullanılan ilâçlar) bakteri için değişik bir çevre şartı oluyor. Bu ortamdaki bakteri belki daha dirençli oluyor ama bakteriden değişik bir canlıya geçiş diye bir şey söz konusu olmuyor. Bunu «temelde menşe’ olarak bir hücreli vardı. Bunun gelişmesiyle diğer bir Canlı oluştu» diyenler için tekrarladık ve olamayacağını gösterdik. Bu durumda evrim teorisinin temelinde bir aksaklık var demektir.
Şimdi de, bir hücrelinin kendi kendine meydana gelemeyeceğini görelim.
Abiyojenez
Yüz mikron çapında bir hücreyi ele alalım. Hesaba göre bunda on katrilyon atom vardır. Bu atomların düzgün diziliş ihtimali on katrilyonun on katrilyonuncu kuvveti kadardır. Yani bizim hücrenin alacağı bir durum on katrilyonun on katrilyonuncu kuvvetinde bir ihtimaldir. Bu kadar korkunç ihtimal içerisinde bunun olamayacağını düşünmek gerek. Diyelim ki, milyonlarca yıl geçti ve atomlar istenen şekilde dizilip bir hücreliyi tesadüfen yaptılar. Ama bu durumda hücre devamlı değişiklik içerisindedir. Yapısında her saniye değişiklik olmaktadır. Hücrenin bünyesine en uygun durumu alması için atomun milyonlarca ihtimalden birini seçip istenen yere gitmesi bunu yöneten Allah’ın varlığını gösterir. Hadi, kazara bir defa hücrede tesadüfen bir değişiklik olduğunu ve atomların yerini bulduğunu düşünelim. Ama bir saniye sonra yine değişiklik olacak. Atomun hemen buna uygun durum alması artık bunun kendi kendine olamayacağını gösterir. Çünkü elimizde iki zar vardı, attık altı-altı geldi. Yüzbin defa, bir milyon defa atsak hep altı-altı gelse bunda tesadüf değil bir kasıt olduğu belli olur. Hücrede de bunun gibi altı-altı gelme durumu var. Her saniye için altı-altı gelmesi bunda bir kasıt olduğunu ve bunu kastedenin de ancak Allah olabileceğini gösterir.
Bir bilardoda biri kırmızı üçü beyaz dört top bulunsa ve biz kırmızı topu istenen yere götürmek istesek...
Belki bir dakika düşünecek, üç topu birbirine değdirip kırmızı topu yerine yollayabileceğiz. Hâlbuki hücrede dört tane değil, hareket halinde milyonlarca atom var. Bunlar bir dakika değil, belki her saniye değişik durum almakta ve istenen yere gitmektedir. O halde bunu yerli yerine koyan biri vardır ve O da ancak Allah’tır.
Şimdi başka bir misal verelim. Ben İzmir’den Kars’a gideceğim. İzmir’den kalktım ‘A’ kazasına geldim. Önüme çıkan iki yoldan birini seçtim. Seçimim İsabetliymiş, ‘B’ kazasına vardım. Orada önüme üç yol çıktı. Kafadan atıp üçüncü yoldan gittim. Yine doğru çıktı, ‘C’ kazasına vardım. Orada önüme dört yol çıktı... Sonunda Kars’a en yakın olduğum noktada önüme bin yol çıksa ve ben yine kafadan atıp üçyüzyetmişbeşinci yolu seçsem, Kars’a varsam... Bu durum, muhakkak birinin bana rehberlik ettiğini gösterir. Kars’a tesadüfen vardığımı düşünseniz bile devamlı seyahat ederken önüme çıkan binlerce yoldan kafadan atmakla doğru yolu bulmamı muhakkak bir rehbere bağlarsınız. Bunun gibi önünde milyonlarca yol varken, istenen en iyi yolu seçen hücredeki atomları hareket ettiren, onlara yön veren bir rehber de vardır. O da Allah’tır.
Netice olarak diyebiliriz ki, hücre kazara meydana gelse de bunun devam etmesi mümkün değildir.
Yalnız “Bu atomların intizamlı hareketi bir takım fennî kanunların neticesidir” diye itiraz edilebilir. O zaman biz de sorarız: Kanunlar mı maddenin hareketini doğurur, yoksa maddenin hareketinden mi kanunlar doğar? Şüphesiz ki, kanunlar maddenin intizamlı hareketinin bir ifadesidir. Yani kanunlar sebep değil, neticedir. Netice olan şeyin atomların hareketini ayarladığı söylenemez. Kanunların bir vücudu, bir cismi yoktur. O halde, maddeyi intizamlı hareket ettiren kimdir ki, sonunda kanunlu bir iş ortaya çıkıyor? Bir takım formüllerle ifade edilen düzen meydana geliyor. ‘Şüphesiz Allah...’
Madde Nasıl intizamlı Hareket Ediyor?
Eğer maddenin intizamlı hareketinin maddenin kendisinden olduğu iddia edilirse, bu durumda ona sonsuz bir irade ve akıl vermek lâzım gelir. Çünkü bir insan iradeli ve akıllı olduğu halde bir saniyede eliyle iki-üç iş yapar. Şimdi sadece bir hava molekülünü düşünelim, bir anda binlerce iş birden yapar. Meselâ dünyada iki milyon televizyon istasyonu, üç milyon radyo istasyonu olsa, bunlar yayınlarını dalgalar halinde iletir. Bir saniyede bir hava molekülünde çeşitli yönlerden gelen milyonlarca dalga vardır. Hatta zıt yönden gelip birbirine karışacak dalgalar bile vardır. Bir insan, eliyle bir saniyede aklı, şuuru, iradesi, ilmi olmasına rağmen iki-üç işi bir arada yapamazken, bu şuursuz, akılsız, iradesiz, ilimsiz hava molekülünün binlerce radyo-televizyon dalgalarını iletmesi ve bunlardan başka yine aynı anda pek çok vazifeler yapması için, bunun bütün kâinatın dizginini elinde tutan, her şeyi bir şey gibi gören ve bilen, nihayetsiz ilim ve iradesiyle eşyayı belli bir yöne sevk eden ve her işi yapmaya kuvvet ve kudreti yeten birisinin emri ve izniyle hareket etmesi gerekir. İşte ona bu hareketi yaptıran, ilim ve irade sahibi olan, nihayetsiz kuvvet ve kudreti bulunan Allah’tır.
Yine aynı hava molekülünü düşünmeye devam edelim. Dünya üzerinde, meselâ takriben dokuz milyon hayvan, iki milyon bitki türü var. Bir hava molekülü bu bitki ve hayvanların ister kök, ister yaprak neresine olursa giriyor ve gayet intizamlı çalışıyor. Bir yerde intizamlı çalışmak, o yerin yapısının çalışma prensiplerini bilmeye bağlıdır. Bizim hava molekülü intizamlı çalıştığına göre dünya üzerindeki bütün bitki ve hayvan türlerinin çalışma prensiplerini biliyor demektir. Hâlbuki ilgili uzmanlar bunu daha tam olarak bilemezken, bu şuursuz molekül elbette hiç bilemez. O halde bunu bilen ve hava molekülüne bildiren birisi vardır. O da Allah’tır.
Netice olarak diyebiliriz ki, hücre atomdan meydana gelmiştir. Atomu ise Allah yönetiyor. Hücrenin kendi kendine hareket etmesi düşünülemez.
Bir odada bir kör olduğunu düşünelim. Bulunduğu odanın kapısına baktık, bir dikiş iğnesi saplanmış. Acaba bu kör adam, onu buraya tesadüfen atabilir mi atamaz mı? Belki atabilir. Bir daha dikkatli baksak ve bir ikinci iğnenin kapıya saplı dikiş iğnesinin iplik yerine girdiğini görsek... Artık bunu bu adamın yaptığı zor düşünülür. Bu şekilde birbirine geçmiş on katrilyon iğne düşünülse bunu kör adamın dizdiği söylenemez. Alt tarafı basit bir iğne zinciri...
Hücrede durum bu şekilde basit bir iğne zinciri de değil, beşyüz bin defa büyüten, elektron mikroskoplarıyla dahi tam mükemmelliğine vâkıf olamadığımız harikulade bir eser. Bu işlerin faili diye söyledikleri akıllı ve iradeli olmayan şuursuz atomların şuursuz hareketi elbette bu mükemmel nizamı ve intizamı meydana getiremez. O halde hücre kendi kendine değil, ilmi her
Bu yazı 19/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 279 kişi tarafından okunmuştur.