Günün Sözü: *Ağır sözler, ağır özlerden çıkar.
Sitede şu an 26 kişi var. Toplamda 3,497,239 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


İNSANI TÜKETMEYE ENDEKSLİ YILBAŞI ANLAYIŞI -I-


Soru :

“Türkiye’de ve üçüncü ülkelerde yılbaşı geceleri çok çılgınca kutlanıyor, adeta kutsanıyor. Buna karşı; A) bizim yılbaşı anlayışımız nasıl olmalıdır. B) Yılbaşı münasebetiyle hindi alıp satmak, tebrikleşmek, tebrik satmak, yılbaşı programları için sipariş edilen davetiye, kart, poşet (vb.) imal etmek caiz midir? C) Yılbaşı, Nevruz, Mihrican ve zamanımızda çıkan diğer benzeri bayram ve şenlikleri kutlamak günaha veya dinden çıkmaya sebep olur mu? D) Kıyafette Teşebbüh Olur mu? Olursa teşebbühte zamana ve mekâna göre değişme olabilir mi? Meselâ şapka dün teşebbüh alâmeti iken bugün böyle olmaktan çıkmış mıdır? E) Nebilerin doğum tarihleri belli midir? F) Takvim hususunu nasıl anlamalıyız? G) Yılbaşı gecesinde neler yapmalıyız? H) Dini ve Milli, örf ve adetlere bağlılığın gerekliliği ve batı taklitçiliğinin getirdiği felaketleri izah eder misiniz? I) Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında fark var mıdır? Varsa nelerdir? J) Batı felsefesi ile Kur’an’ın insanlığa bakış açısı nasıldır? K) Batı medeniyetinin çöküşünün emareleri ve İslam medeniyetinin yükselişinin tezahürleri nelerdir?



Cevap:

“Kim bir kavme (topluluğa) benzerse, onlardandır.” hadis-i şerifi mevzumuzla alakalı olarak ne kadar manidar değil midir?
Özellikle hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şeklî benzeşmenin sonuçta itikâdi benzeşmeye götüreceğini anlatır.
İbn-i Haldun da: konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak basar. Mağlupların galipleri taklit etme psikolojisi taşıdıklarını anlatır.

Sonuç şudur: insan ancak, a) sevdiğini, b)takdir ettiğini ve büyük gördüğünü, c) mağluplar galibleri taklit ederler.
“Şeklî taklit, itikâdi taklide götürür.” Bu ilmi gerçeğe de dikkat çektikten sonra genel bir fıkhî kaideyi hatırla-tıp, mesele hakkında âlimlerimizin istinbatlarını (bir kısmının verdiğimiz nasslardan çıkardıkları hükümleri) nakledeceğiz.
İttifakla kabul edilen bu fıkhî kaide şudur:
“Müslüman’ın, bir başka dinin şiarı (alamet-i farikası) olan bir fiili kendi ihtiyarı ile yapması küfürdür.”
Nevruz ve yılbaşı kutlamaları âlimlerimizce başka dinlerin ve inanç sistemlerinin şiarı olarak görülmüş ve bu konudaki hüküm ona göre verilmiş.

Görebildiğimiz kadarıyla Buhara bölgesi âlimleri-mizden Baytekin El-Türkmânî bu tür konularda en geniş bilgiler veren âlimlerimizden biridir. Buna benzer meseleleri müstakil bir kitapta anlatmış ve sözünü ettiğimiz konu üzerinde özellikle ve sayfalarca durmuştur: “Bazı Hanefi âlimleri demişlerdi ki; adı geçen bütün bu (başka inançların gereği olan bayram ve kutlamalara) katılan ve bundan tevbe etmeyen, onlar gibi kâfir olur.”

İmam-ı Malik’in arkadaşlarından biri de demiştir ki: “Nevruz günü (o günü ta’zim için ) bir karpuz kessen dahi domuz kesmiş gibidir. Dolayısıyla Müslüman, böy-leleriyle oturması, kesmede ve pişirmede de onlara yardımcı olması ile günahkâr olmuş olur.”

“Mecusilerin nevruz (yeni gün, yeni yıl, yılbaşı) kutlamalarına katılmakla da kâfir olur. Çünkü burada onların o gün yaptıkları şeylere muvafakat anlamı vardır. Daha önce satın almamakta olduğu bir şeyi nevruzda, o günü tazim için -yeme içme için değil- satın alması, keza yine o günü kutlayan şirk ehline nevruz günü, velev bir yumurta olsun, bir şey hediye etmesi de aynıdır.”
“Nevruzda (yılbaşı gününde) bir Müslüman diğerine bir şey hediye etse, ama bununla da o günü tazimi (kutla-mayı) düşünmüş olmasa, fakat bir takım insanların o güne mahsus böyle bir uygulaması bulunmuş olsa bunu yapan kâfir olmaz, ancak o günlerde yapmaması daha önce veya daha sonra yapması gerekir. Ta ki onlara benzemiş olmasın. İbadette muvafakat, yani onlara has ibadet saatleri olan üç vakitte namaz kılmak haram olursa, ibadet olmayanları bir düşünelim!”

İmam-ı Ebu Hafs demiştir ki: “Bir adam rabbine elli yıl ibadet etse, sonra nevruz (yılbaşı) geldiğinde, o günü kutlamak için şirk yapanlardan birine bir hediye gönderse kâfir olur.”
İmam-ı Rabbani de benzer şeyleri kendi zamanın-daki Hindistanlı Müslüman kadınların yaptıklarını, başka inançlarda olanlar gibi belli günlerde, o günlere has hediyelerle hediyeleştiklerini anlatır ve bütün bunların şirk ve İslam dinini inkâr demek olduğunu söyledikten sonra, şu mealdeki ayeti zikreder: “… Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” -
Bu, Allah’a inandığını söyleyenlerin de şirk koşu-yor olabileceğini, ya da şirk koşanların da Allah’a inan-dıklarını söyleyebileceklerini anlatır.

Hülasa:
1- Yılbaşı gibi başka inançların şiarı olan günlere, o günü tazim ve kutlama maksadıyla katılmak, aynı maksatla o günlerde tebrikleşmek, hediyeleşmek, yine aynı maksatla hindi (vb.) almak, yemek, ziyafet çekmek, aynı maksatla bu tür kutlamalara katılmak küfürdür. Bunu yapmış ve tevbe etmemiş bir insanın imandan, nikâhından, ibadetlerinin boşa gitmesinden korkulur.

2- Böyle zamanlarda, böyle zamanlara has hindi (vb.) şeyleri sırf gıdalanmak için almak, tebrikleşmek küfür değil ise de, onlara (isteyerek şirk yapanlara) ben-zeme ve onların uygulamalarını yaygınlaştırma ve meşru gösterme anlamı taşıdığından, tehlikeli ve mahzurludur. Müslümanların hangi maksatla olursa olsun, o günlere mahsus bir şey yapmamaları gerekir.

3- Hindi gibi sırf o günlere mahsus şeyleri, o gün-lerde satmak, fâsıklara “günahta yardım” anlamı taşıdı-ğından, haram ya da tahrimen mekruhtur. Ancak alacağı para haram değildir. Haram ve günah olan, o işi yapmasıdır. Bu hindilerin besmele ile kesilmiş olması halinde böyledir. Besmele ile kesilmemişse “meyte” olacaklarından satılmaları hiçbir surette caiz olmaz.

4- Yılbaşı kutlamaları için matbaa sahiplerinin da-vetiye, afiş, kart (vb.) şeyleri basmaları da aynıdır. Yani bunlar sırf yılbaşına özel olarak kullanılacaklarsa, yapılıp satılmaları aynı derecede mahzurludur. Eşantiyon eşya için de aynı durum geçerlidir.
Yılbaşı münasebetiyle hindi alıp satmak, tebrik-leşmek, tebrik satmak, yılbaşı programları için sipariş edilen davetiye, kart, poşet (vb.) imal etmek caiz midir?

Bu meseleyi iyi kavrayabilmek için önce şu ayet ve ha-disleri göz önüne almak gerekir; “… iyilik ve takva konu-sunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup sakının.” , “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım göremezsiniz.” , “(Allâh) Size Kitapta indirmişti ki: Allâh’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar (bu sözü bırakıp) başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allâh, bütün iki yüzlüleri ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.”

Mevzu ile alâkalı, başkalarına benzeme noktasında ele alınan sayılmayacak kadar hadis-i şerif vardır. Bunlardan birini de alarak mevzuya bakış yapa-lım.
İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) anlatıyor:
Resulûllah (sas) buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.”
Bir diğer rivayette: “ müşriklere muhalefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin.” denir.

“Kim bir kavme (topluluğa) benzerse, onlardandır.”
Bu hadis- i şerifler de yukarda anlatılan hususları te’kid edici ve ayetleri şerh edici mahiyettedir.
Yılbaşı, Nevruz, Mihrican ve zamanımızda çıkan diğer benzeri bayram ve şenlikleri kutlamak günaha veya dinden çıkmaya sebep olur mu?

Dünya’daki yaşantı tarzlarının bazıları bütün in-sanlar için müşterektir. Bazı hayat tarzları ise bir kısım insanları ilgilendirir.
Birincisinden sakınmak gerekmez. İkincisinden sakınmak gerekir. Meselâ güneşin doğuşu, güneşin gökyüzünde oluşu ve güneşin batışı esnasında kâfirler, güneşe ibadet ederler. Onlara benzememek için bu üç zamanda bize namaz yasaklanmıştır. Bu yasağa uy-mamız gerekir.
Keza, zünnar ve haç Hıristiyanlara has bir işaret olduğu için bunu takmamız, zahirî küfrü icap ettirir. Hatta küfrün icat ettiği şenlikleri tazim etmek ve her-hangi bir şeyi o maksatla gayr-i müslimlere hediye et-mek aynı şekilde riddeti (dinden dönmeyi) getirir. Yani eğer bu münasebetler tazim (büyütme) niyetiyle olursa riddet hasıl olur. Sadece bir alışkanlığı yaşamak amacıyla yapılıyor ve tazim (yüceltme) söz konusu değilse, görünüşte riddet olsa da Allah katında, riddet olmayabilir. Meselâ bir Müslüman zünnar’ı tazim niyetiyle değil, sadece şenlik alameti olarak bağlarsa Allah katında mürtet olmaz.

İmam Rabbani der ki, Hindistanlıların kutsal say-dıkları günü tazim etmek, o güne ait kırmızı pilav pişir-mek veya Yahudilere ait günlerde kendileri gibi hediye-leşmek küfrü gerektirir.
Fakat İbni Hacer der ki: Bu günlerde (gayr-i müslimlerin şenlik günlerinde) saygı ve tazim niyetiyle değil, belki insanlara neşe getirmek, çocukları sevdirmek niyetiyle elbise alıp giydirmek, bu günlerde kâfirle adetlerini yaşamak, bir nevi benzetme ise de riddet değildir. Hattâ bir şenlik, bir alışkanlık niyetiyle oluyorsa bunda bir beis yoktur.

İbni Hümam der ki, Müslüman’ın kâfirlerden bir işaretle ayrılması gereklidir, kâfirlere benzememek için farklı yaşamak elzemdir. Ta ki kâfir ile Müslüman birbirlerine karışmasınlar, tereddüt yaşanmasın, kimliği bilinmeyen bir kâfirin ölümü halinde yanlışlıkla Müslü-man sanılıp üzerine namaz kılınmasın. Dünya münase-betlerinde yanlışlık yapılmasın, Müslüman’a lider seçil-mesin, onunla evlenmesin.
Seyit Kutup der ki: Beşerî sistemlerin icat ettikleri bayram, yılbaşı gibi şenlikleri tazim, takdir niyetiyle kutlamak küfürdür.
Seyit Kutup bir ayetin tefsirinde tazim ve takdir niyetiyle kutlayanların küfründen söz ediyor ve bu sö-züyle diğer ulemanın bu konudaki ortak görüşünü pay-laşıyor.

Bu konunun sosyal ve itikadî taraflarını incelemek lazımdır.
1920’li yıllarda şeriatın yürürlükten kaldırılması ve yerine başka geleneklerin arandığı sıralarda fötr şapka gibi kâfirlere has giysiler, tartışma konusu olmuş ve Mısır Din İşleri Başkanlığı bir genelgeyle bu çeşit başlıkların başa konmasının caiz olmadığını, riddete yol açacağını ittifakla kabul etmiştir.

Aynı tarihlerde Ebu Zehra’nın da içlerinde olduğu on beş kişilik yetenekli, araştırmacı ulema, aynı sonuca varmış; fakat fes, Müslümanlar ile kâfirler arasında müşterek olduğundan başa konmasının zararsız olduğuna karar vermişlerdir.

Aynı tarihlerde Tanta Enstitüsü uleması aynı kararı almış ve Hz. Ebubekir’in saç tarama ve tıraş olmada, kâfirlere benzemeye çalışanların sorgusuz katledileceklerine dair mesajı delil göstererek, küfre has gelenekleri yaşamayı, küfür alametlerinden saymışlardır.
Aynı çağın büyük ulemasından Bediüzzaman, İşaret-ül İcaz adındaki tefsirinde, zünnar ile şapkayı küfür alameti olarak nitelemiş; fakat şapka, zamanla Müslümanların adetlerine eşlik edip küfrün özelliğinden çıkınca diğer kitaplarında: “Şapka, Müslüman oldu.” müjdesini vermiştir. Ama zünnar hâlâ Hıristiyanlara ait özel bir işaret olduğu için bunun kullanılmasına fetva verilmemiştir.
Bu yasaklayıcı kaynaklara rağmen, bazı kaynaklar gösteriyor ki, kâfirlere has şeyleri yaşamak, onların kullandıklarını kullanmak caizdir. Yeterki tazim olmasın. Zira Allah Resulü (sas), çevreden gelen kâfirlere has bazı elbiseleri giymiştir. “Meselâ Yemen’den gelen bir izar ve mülebbede bir kasa içerisinde iken O’nun (sas) tarafından kabul edilmiştir.”

Ebû Yusuf, Resulüllah’ın (sas) ruhbanların giydiği tüylü ayakkabılarını giydiğini söyler ve bunu şöyle bel-gelendirir:
“Hem İslamî kuralların menfaati için hem de insanın maslahatı için kâfirlerin özelliklerini yaşamak caizdir.”
Evet, Resulüllah (sas), Mecusîlerin kendilerine özel dokudukları cübbeyi giymiştir.

Bu konudan olmak üzere şunu da ilâve edelim: Eğer biri başka birisinin hürmetine niyet edip hayvan keserse bazı Hanefi ulemaya göre küfre sapar, kesilen hayvan da meytedir. Meselâ, herhangi bir lider için ya da haccılar için ya da gaziler için ya da yeni yapılan bir ev, yeni satın alman bir araba veya verilen hediye için hayvan kesilirse bu kötü sonucu getirir, derler. Zira hayvan; ancak Allah adına kesilir. Bu niyeti aşan her çeşit kesim tehlikelidir.

Fakat başka bir yerde İbn. Hacer ve Ebu Hani-fe’den de nakledildiği gibi eğer bir insan puta da secde etse; fakat kalbinde iman varsa, putu tazim niyeti yoksa Allah katında küfre girmez. Öyle ise hayvan kesenin niyeti karşı tarafı tazim ise meselâ Allah adına keseceği-ne, falan şeyin adına kesiyorum, diye niyet ederse teh-like küfre kadar gider. Eğer niyet, yeni gelen nimeti tak-dir etmek ve o nimete saygı göstermek ise tehlike hafifler. Belki de tehlikeden bir beis kalmaz.
Bu kaynakların müşterek görüşlerinden anlaşılıyor ki, haram olmaya sebep, kâfire has bir şeyi tazim edip İslâm’ın şerefini kırmaktır. Eğer yapılanlar bunun için değilse yani yapılanların tazim ve şeref kırıcı tarafı söz konusu değilse haram sayılmaz.
Burada önemli olan Müslüman’ın izzetine leke düşürmemek olmalıdır. İslâm dışı yaşantı şeref kırıcı biçimindeyse ondan uzak kalınmalıdır.

İbn Haldun gayr-i müslimlere has gelenekleri ya-şanmaması gerektiğini tavsiye ederek konuya şöyle yak-laşıyor:
“Bir milletin başka bir milletin geleneklerini kendi geleneklerine tercih etmesi mağlubiyetine işarettir. Bunun için her zaman mağluplar, galiplerin elbisesini giymek, içtiklerinden içmek, yediklerinden yemek, onlarla selamlaşmak, konuşmak, yani bütün kültürlerini yaşamak isterler; ama galipler, mağlupların geleneklerini yaşamak istemez, bunlara tenezzül bile etmezler.“

Kıyafette Teşebbüh Olur mu?

Teşebbühte zamana ve mekâna göre değişme ola-bilir mi? Meselâ şapka dün teşebbüh alâmeti iken bugün böyle olmaktan çıkmış mıdır?
Teşebbüh, yani kâfir ve fâsıklara benzemek yasak-tır. Ehli küfre has ve küfür alameti sayılan bir elbiseyi giymek küfür, ehli fıska has bir elbiseyi veya bir cinsin diğer cinse has elbisesini giymek ise fısktır. Yani İslâm’ın üzerinde durduğu teşebbüh sırf gayrimüslimleri taklit etme veya erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere veya ehli fıska benzeme özentisiyle birbirlerinin şekil ve kıyafetlerini taklid etmeleridir. Nitekim Peygamberimiz (sas) kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkekle-re benzemeye çalışan kadınlara lanet etmiştir. Yine Resûlüllah (sas) kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına da lanet etmiştir.

İmam-ı Rabbani, Ahmed el-Faruk Serhedî Mektubat isimli eserinde der ki: “Doğru olan şu ki, er-kekler kadınlara benzemekten nehy edildiklerine göre hüküm kadınların âdetlerini bilmeye tevakkuf eder. Bir beldede kadınlar önden düğmeli gömlek giyiyorlarsa oradaki erkeklerin kadınlara benzememek için bunu giymeyi terketmeleri ve yandan düğmeli gömlek veya elbise giymeleri gerekir. Başka bir beldede kadınlar yandan düğmeli elbise giyiyorlarsa erkeklerin önden düğmeli olan elbiseyi tercih etmeleri lâzımdır”
Muğnil-Muhtâç isimli eserde de, bir memlekette bir fakîhin mutad olmayan kaftan ve takke giyinmesi kişiliği zedeler ve şehâdetin reddine vesile olur, denilmektedir.

“Şapka, Osmanlı döneminde sırf gayrimüslimleri taklid gayesiyle giyilmesi bakımından teşebbüh alâmeti” sayılırdı. Fakat bugün şapka giyinmede gaye gayr-i müslimleri taklid değildir. Belki adet böyle olduğu için giyilmektedir. Bu itibarla niyette gayrimüslimlere benzeme sözkonusu olmayınca şapka giymek teşebbüh alameti sayılmaz. Yukarıda İmam-ı Rabbaniden de naklettiğimiz gibi, hüküm örfe göre değişmektedir.

Hiçbir nebinin doğum tarihi tam net belli değil-dir. Hz. İsa’nın doğum tarihi net olarak belli değildir.
Haddizatında bütün nebilerin doğum tarihleri meçhuldür. Efendimizin (sas) bile doğum tarihi tam belli değildir. Hatta doğduğu yılda bile ihtilaf vardır. Hâlbuki Efendimiz (sas) isteseydi yılına, ayına, gününe, saatine hatta dakika ve saniyesine kadar Cenab-ı Hakk O’na vahyeder, bildirirdi. Ne Efendimiz (sas) böyle bir tarihten bahsetmiştir, ne de Sahabe-i kiram merak edip sormuşlardır. Buna ihtiyaç duymamışlardır. Çünkü efendimiz (sas) senede bir defa, doğum gün veya gece-sinde anılması, hatırlanılması lazım gelen bir zat değil-dir. O her zaman kalplerimizin sultanı ve dillerimizde zikredilen, dillerimizin balıdır.

Hz. İsa’nın da (as) doğumunda da meçhuliyet vardır. Bunu Hiristiyan kaynakları da söylemektedir. Şu andaki batıdaki tatbikat da, batının yılbaşı kutlamaları da farklı farklıdır. Aralarında çok ciddi münakaşalar da vardır. İsa’ın (as) doğum tarihindeki ihtilafın hikmeti, aynen Efendimiz’ın (sas) veladet tarihinin gizliliğindeki hikmetlerin aynısıdır.

Esefle görmekteyiz ki, batının Hz. İsa (as) gibi, âlişan bir peygamberin veladetini, yılbaşı gecesi diye, O’nun getirdiği esasata ters olarak kutlamaları, haram ve günah işlemeleri, peygamberlik ruhuyla ve semavî bir dinle asla ve kat’a te’lif edilemez.
Ve bizlerin de, hiçbir dînî ve millî gerekçemiz ol-madan, onlara benzemeye çalışmamız da bir garabettir. Korkunç bir cehalettir. Tarihin affetmeyeceği bir felakettir.
Hz. İsa (as) veladetinin, mîladî ve şemsî yıllara göre hesaplanmasında ihtilaf olduğunu anlayabilmek için “takvim” ile alakalı bazı tespitlerin bilinmesinde fayda vardır.

Takvim

İnsanların hareketlerini ayarlamak için kullandık-ları zaman ölçüsüdür.
Osman Turan hocanın, “on iki hayvanlı Türk takvi-mi” adlı eseri insanlık tarihinin kullandığı takvimleri anlama açısından bir şaheserdir. Oradan iktibasla tak-vimle alakalı bazı hususları aşağıya kaydediyorum.

Eskiden beri takvimlerin kullanılışı ve ortaya çıkışı:
1) Bir yıl usulü takvim.

2) Türklerin islamiyetten önceki takvimleri güneş senesini esas alır. 12 yılda veya 60 yılda bir devir yapan ve yılları sayı ile değil, isimle tesbit eden sisteme daya-nır..

3) Selçuklu sultanlarında Melikşah’ın kullandığı, bugün de İran ve Afganistan’ın zaman zaman kullandığı celali takvimleri.

4) İslamiyetten sonra hicrî takvim ortaya çıkmış ve kullanılmıştır. Kameri aylara göredir.

5) Miladî takvim: iki tane miladî takvim vardır:

a) Romalı imparator Jule Sezar tarafından yaptırı-lan takvim.
b) PAPA 13. Gregoire, karlobisyalı liloya tarafın-dan yapılan takvimdir. O, julien takviminin yanlışlarını düzeltmek için bir tane daha yaptırmıştır. Ve 1582 yılının 15. Günü kendi takvimini kabul ettirmiştir, julien takvimine o gün 10 gün ilave edilmiştir ve 5 Ekim günü 15 Ekim olarak kabul edilmiştir. Ama o gün cumadır ve değişmemiştir. Güneş sisteminde, en az yanlış takvim-dedir: 1 senede 24 saniyedir. Yani takvim hesaplamasında 1 günlük hatanın ortaya çıkması için 3600 yıl geçmesi gerekir. Julien ve gregoire takvimlerini birbirlerine çevirmek için 13 gün ilave etmek ya da çıkarmak gerekir. Bu takvim direnişle karşılanmıştır. İngiltere ve İsveç ancak 1752 de benimsemiştir. Rusya 1917 den sonra, Osmanlı tanzimattan sonra kullanmaya başlamıştır. Rumi takvim bu julien takvimidir.

İstanbul’un hicri takvime göre fetih günü, 857 se-nesi cumadal ulasının 20. Salı günüdür.
Fetih günü diye kutladığımız tarih, julien takvimi-ne göre bilinen gündür. Bu fetih gününü, bugün kullan-makta olduğumuz günlük farkı eklemek gerekir. O za-man fetih, yine salı günü olacaktır. Ama, 29 Mayıs değil 7 Haziran olması gerekecktir. Şimdi söyleyelim ki: son zamanlarda kutlanan yıldönümlerinin hepsi yanlıştır.

Devam edecek...



Necdet İÇEL









Kaynaklar:

Ebu Davud, sünen, kitab’ül-libas
İbn-i Haldun, Mukaddime Tercümesi, c:1, shf: 374-375
Et-Türkmânî, kitab’ül-Lüma fil-havâdis-i vel-bida,c:1,shf:293-294
Abdullah b. Muhammed Eş-şibi, el-abderi, ed-delil’ül-kavim ales-sırat’il- müstakim, shf:143
Yusuf: 106
İmam-ı Rabbani, Mektubat, c:3, shf:55, mektup no: 41
Maide: 2
Hud: 113
Nisâ: 140
El-Fetava, el- Hindiye, 21277
İ. Rabbani, mektubat, c:4, shf:55
İbni Hacer. el- Fetava elKübra, c: 4, shf: 238-239
İbni Hümam, Feth ül-Kadir, c: 4, shf: 380
Dr. Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden, c. 2 s. 83;
-Allame Muhammet Bahir Risalesinden naklen
Ebu Davud, c:2, shf:368
İbn-i Abidin, c:1, shf:419
M. Hüseyin, küçük, Fethül Cerir, shf:120
Hindiye, c:2, shf:272
Şeyh Davud, Eşedd’ül-cihad risalesi
Dr.Faruk beşer, fıkıh Penceresinden, c: 2, shf: 83
Buhari, Müslim, Ebu Davud, Kitab’ül-libas
Et-Terğib ve’t-terhib, c:2, shf:104
Mektubat, c:2, shf:382
Muğnil-muhtaç c:4, shf:432

Bu yazı 21/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 865 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet