İmkan-ı zâti ve imkan-ı zihni
Yirmi birinci Söz’ün ikinci makamındaki vesvese bahsinin beşinci vechinde anlatılan “imkan-ı zati ile imkan-ı zihniyenin birbirine iltibas edilmesiyle doğan vesvese”den bahsediliyor. Bu ne demektir? Bununla insanların yaşadığı vesvese nasıl bir şeydir? İzah edebilir misiniz?
Değerli kardeşim,
Vesvese bahsi Risale-i Nurların muhtelif yerlerinde anlatılmaktadır. En önemli yerlerinden bir tanesi; bahsettiğiniz Yirmi birinci Söz’ün ikinci makamındaki beş vecih içerisinde anlatıldığı yerdir. Yirmi birinci Söz’ün birinci makamında beş ikaz içerisinde beş vakit namazın anlatılıp, arkasından da beş vecih içerisinde şeytanın ortaya attığı vesveselere dikkat çekilmesi, Risale-i Nur tevafukatı içerisinde oldukça manidar görünmektedir.
Vesvesenin de kendi içerisinde çeşitleri vardır; amelle gelen vesveseler, ibadetlerimize gelen vesveseler, içtimai hayatta mü’minlere karşı olan vesveseler, yeme-içmeye dair vesveseler ve en nihayet en önemlisi olan imanımıza gelen şüpheler ve vesveseler…
Bu hususun izahlarını, değişik vesilelerle anlattığım ve kaydettiğim yerleri okumanızı öncelikle tavsiye ederim;
http://www.necdeticel.com.tr/haberler/vesvese_hakkinda_genis_bilgi.html
http://www.necdeticel.com.tr/haberler/vesveseyi_yenmek_icin_oneriler.html
http://www.necdeticel.com.tr/haberler/imanda_aklin_rolu.html
Ayrıca bu hususu daha teferruatlı anlayabilmek için On üçüncü Lem’a’nın altıncı işaretini de dikkatlice okumanızı tavsiye ederim. Yukarıda linkini verdiğim bölümlerden bir tanesi olarak da aklın kendi içindeki yedi mertebesinin de bilinmesinde fayda görmekteyim.
Özeti şudur ki; imanın mahalli akıl değil kalptir. Bizim aklımıza gelen imanla alakalı şüpheler ve vesveseler kalpten tasdik görmedikçe insan imandan mahrum olmaz. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği büyük bir nimettir.
Sorunuzun içinde geçen “imkan-ı zati ile imkan-ı zihniyenin birbirine iltibas edilmesi” meselesinin izahatı, sorduğunuz yerde misaliyle beraber vardır. Şuanda Karadeniz’in yere batması veya süte-bala inkılap etmesi imkan-ı zatiye ile mümkündür. Fakat biz zihnen biliriz ve kabul ederiz ki, Karadeniz şuanda eskisi gibi yerinde deniz ve su olarak devam etmektir.
Netice itibariyle paragrafın yukarısında ifade ettiği tahayyül-ü küfür küfür olmadığı gibi tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Çünkü küfür tahayyülü aklın tahayyül, tasavvur ve taakkul mertebelerinde kalmaktadır ve kalple alakalı değildir ki, imanla alakalı aklımıza, hayalimize, tasavvurumuza gelen bir şüphe ve vesvese bizi imandan çıkarsın.
Verdiğim linklerde de okuyacağınız gibi Cenâb-ı Hakk’ın biz mü’min kullarına en büyük lütfu, imanın mahallinin akıl değil kalbimiz olmasıdır. Ve bu Allah’ın en büyük rahmetidir.
“Bir vakit de İbrâhim: "Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?" demişti. Allah: "Ne o, yoksa buna inanmadın mı?" dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: "Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim." Allah ona: "Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Bakara; 260) ayetindeki Hz. İbrahim’in haşre imanda şüphe ifade etmesine karşılık, imanının devam etmesinin anlatılması da oldukça dikkat çekicidir.
Dağınık gibi anlattığım bu hususları, linklerdeki makalelerle beraber bir bütünlük içinde okuyup ele aldığınız zaman inşaallah tatminkar ve sağlam bir kanaata ve ilme sahip olacaksınız.
Necdet İçel
Bu yazı 21/02/2012 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 278 kişi tarafından okunmuştur.