Günün Sözü: *Ağır sözler, ağır özlerden çıkar.
Sitede şu an 21 kişi var. Toplamda 3,497,225 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


İmanda aklın rolü

İMANDA AKLIN ROLÜ

Hz. Muhammed’e (a.s.m) niçin inanmadılar? Onlar akıldan mahrum mu idiler? Hayır. Akıllı olduklarına dair misalleri bir önceki yazımda arz ettim. Bir batılı şöyle diyor; “Bazen akıl, insanın akıllı davranmasına mâni olur.”
Akıllı idiler ama inanmadılar. Zira; akıl imanın mahalli değildir. Eğer imanın mahalli, merkezi akıl olsaydı, aklına gelen bir şüphe ile kişi imandan mahrum olurdu. İmanın mahallinin akıl değil de kalp olması Cenab-ı Hakk’ın biz kullarına büyük bir ihsanıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de en çok ve en geniş rahmet olarak anlatılan şu ayet ki;
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي
“Bir vakit de İbrâhim: "Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?" demişti. Allah: "Ne o, yoksa buna inanmadın mı?" dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: "Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim…”1
Hz. İbrahim (a.s.m) iman noktasında şüphelendiği halde imandan mahrum olmadı. Eğer şüphelenme ile imanı gitseydi Peygamber ve Halilullah olamazdı.
Aklın, imanın sarayı ve mahalli olan kalbe karşı iki vazifesi vardır:
1-İman sarayına girecek vesvese ve şüphelere karşı süpürgecilik vazifesi yapıp imanımızı muhafaza etmek.

2-Varlıklar dünyasında, enfüsî ve âfâkî alemde gezerek, Allah’ın varlık ve birliğine dair marifetullah ballarını toplayıp kalp peteğinde iman balı olarak örgülemektir. Ve böylece imanın daha da ziyadeleşmesine vesile olmaktır.
Aklın gerçeği bulabilmesi, duru olmasına, gıll-ü gış’dan ârî olmasına, objektifliğine bağlıdır.
Aklın imana götürmesi için bağlı olduğu vicdanının veya kalbinin sesini dinleyerek hareket etmesi şarttır.
Aklın imana götürmesi için, hadiselere, nereden, nasıl, hangi şekilde baktığı çok önemlidir.

Akıl; Allah’ın ilk yarattığı, zâtından mükerrem bir varlıktır. Aclunî’nin “Keşfü’l-Hafa”sında geçen bir hadiste: “Allah ilk önce aklı yarattı”1
Başka rivayetlerde nakledilir ki; “Allah, nefsi yarattı ve sonra aklı yarattı” Allah nefse sordu: “Sen Kimsin, Ben kimim?” Nefis: “Sen sensin, ben de benim” dedi. Allah nefse azab etti yine sordu: “Sen kimsin, ben kimim?” Nefis: “Sen sensin, ben de benim” dedi.
Allah nefsi ateşe attı, azab etti yine sordu “Sen kimsin, ben kimim?” Nefis: “Sen sensin, ben benim” dedi. Allah nefsi, açlıkla terbiye etti, sonra sordu: “Sen kimsin, ben kimim?” Nefis: “Sen Rabbi Kerim’imsin, ben ise aciz bir kulunum” dedi. Sonra Allah akla sordu: "Sen kimsin ben kimim?" Akıl ilk soru ve cevapta: “Sen Rabbi Rahim’imsin, ben ise aciz bir kulunum” dedi.2
Aklın ilk soruda doğruyu bulması ve bilmesi aklı zatından muhterem ve mükerrem kılmıştır.
Onun için, akıl teklifin menatı ve esası olmuştur. Aklı olmayanın dini yoktur, dini yaşamakla mükellef değildir.3 Dinin bütün emirlerine muhatap olmada akıl-baliğ olma şartı getirilmiştir.4
Allah, imandan önce aklı esas almıştır. Emir ve nehiyleri yaşamada akıl esastır. Kur’an-ı Kerim hemen hemen her meselesini akla tespit ettirmiştir. Nice ayetlerde Cenab-ı Hak meseleyi anlatıyor anlatıyor da, sonunda “Efela Ta' gılun...”5 “Efela ya'gılun”6 “Akıl etmiyor musunuz?” “Düşünemiyor musunuz?”7 veya “Ey Basiret sahipleri ibret alınız”8 buyurarak akla değer veriyor. Her meselesini akla tespit ettiriyor. Kur’an-ı Kerim’de akıl ile alakalı kelime 49 yerde geçmektedir. İsraf etmeyen Hz. Allah’ın kelamında bir defa geçse yeterli idi. Ehemmiyetine binaen bu kadar yerde geçiyor.
Ayrıca Kur’an tefekküre de önem veriyor. Tefekkür fikretmedir. Fikr, “Aklın varlıklar üstünde tedrici seyrine denir” Aklın ani seyrine Hads (Sür’at-i İntikal) denir. Aklın tedrici seyri olan tefekkür de, Kur’an- ı Kerim’de değişik kalıplarda 19 defa ifadesini bulmuştur. Aklın tedrici seyri olan tefekkür ile kainata, dünyaya, dünya işlerine bakmayı akletmeyi Kur’an emretmiştir. Kaç yerde: “Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır.”9 ayetleri, her kavim ve milleti tefekküre davet etmiş ve tefekkürü emretmiştir.

Tefekkürle kainat ve hadiselere bakma işlemine, “ibret”1 denir. İbret, yine Kur’an’da değişik noktalarıyla 9 yerde farklı manalarda geçiyor. İbretle bakış “Hikmeti meydana getirir” Hikmet, “Hayr-ı Kesir”dir.2 Hikmet menafi-i eşyaya vukufiyettir. Hikmet; fayda ve maslahatı bilmedir. Hikmet, felsefedir. İşin sebep ve müsebbeplerini, neden-niçinlerini illet ve ma'lüllerini keşfetmedir. Bugünkü bütün maddi ilimlerin de tahlili böyle yapılır. Hikmet, Kur’an’da 20 yerde geçmektedir.

Aklın tedrici seyirle kainatta dolaşması tefekkürdür. Tefekkürle ve hikmetle alemde fikren gezip dolaşma ise, Kur’an’ın ifadesiyle “Nazar”dır.3 Nazar basirettir. Maddi gözün maddi sanatı görmesi, basardır, nazardır. Manevi gözün o san'atı yapan sanâtkârı görmesi de nazardır ve basirettir. Onun için “Basar san'atı görür, Basiret sani’i görmez ise çok acib ve garip düşer”4 denilmiştir.
Kur’an nazara davet eder. “Bakmıyorlar mı? Görmüyorlar mı?”5 ifadelerini bazen mü'minlere, çok defa da Allah’ı tanımak, inanmak istemeyen inatlı kafirlere karşı kullanır:

“O kafirler bakıp düşünmezler mi? (Mesela) deve nasıl yaratılmış?”6
“Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?”7 ifadelerini kullanarak kâinat kitabını varlıkları tek tek incelemeye basara, nazara, basiretle bakmaya davet eder.
Akıl, Allah’ın nazarında buna bağlı, dini anlatan ulemanın nazarında, o kadar mühim olarak ele alınmıştır ki; “Akıl ile nakil (yani vahy) tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar olunur ve nakil ona te'vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir”8 demişlerdir.

Akıl, akıl olsa gerektir, çünkü, akıl; madeni kalp ve ruhta, şua-ı dimağda bulunan bir nuru manevidir ki; insan bununla mahsus olmayan şeyleri idrak eder.9

Kalb ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur ki insan bununla, duyu organlarıyle hissedilemeyen şeyleri anlar. Akıl yürütmek; sebeplerle sebeplerin meydana getirdiği şeyler ve eser ile eseri meydana getiren şeyler arasındaki ilgiyi, yani "illiyet kanunu" dediğimiz sebebi neticeye bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek eserden müessire veya müessirden esere yahut da bir müessirin iki eserinin birinden diğerine intikal etmektir.

Mantık denen bu intikal sayesinde duyu organlarıyla hissedilen bir eserden, hissedilemeyen müessiri anlaşılır. Mesela, hissedilen bir hışıltıdan görülüp hissedilmeyen bir hayvanın anlaşılması gibi. Yahut da hissedilen bir müessirden hissedilmeyen eseri anlaşılır. Mesela görülen bir bal arısından, görülüp hissedilmeyen bal idrak edilir. Yahut hissedilen bir eserden, ilgili olduğu diğer bir eser anlaşılır. Mesela görülmeyen bir arının vızıltısından, henüz görülüp hissedilmeyen balı keşfedilip, bilinir.

İşte böyle hissedilenden, hissedilemeyene intikale sebep olan veya hissedilemeyen bir mânayı bizzat ve açıklıkla keşfeden idrak vasıtasına akıl denir.1

İşte akıl böyle sahih akıl olur, fonksiyonunu ifa ederse o akıl akıldır.
Akıl kalbin bir şubesidir. İnsanda aslolan merkez, kalptir. Nasıl maddi vücudumuzun merkezi çam kozalağına benzeyen maddi kalptir. Manevi vücudumuzun merkezi de mahall-i iman olan kalptir. Kalbe vicdan da denilebilir. Onun özü ruhtur ki, canlılığımızın, hayatiyetimizin şartıdır.
İmanın mahalli kalptir. Vahyin Efendimiz’in kalbine geldiğini, “Ey Muhammed uyaranlardan olman için O’nu Cebrail Sen’in kalbine indirmiştir.”2 ayeti ile Allah ifade buyuruyor.

Maddi kalbimize bağlı dört ana damar olduğu gibi, manevi kalbimizden nebean eden sekiz külli duygu vardır:

1- Zihin
2- İrade
3- His
4- Latife-i Rabbaniye
5- Nokta-i istinat
6- Nokta-i istimdat
7- Cezb
8- İncizab3

Görüldüğü gibi zihin yani akıl kalbe bağlıdır. Kalpten beslenir. Vahiy de kalbe gelir, kalp akla kuvvet kazandırır. Kalbi karanlıksa aklı aydın olmaz. Bir kalp ki, vahyin aydınlığından mahrumdur, ona bağlı akıl karanlıklar içindedir.
Bediüzzaman’ın bu tespitleri ne müthiştir:

NUR-U AKIL, KALBDEN GELİR

Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ-i kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ mezc olmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.

Gözünde bir nehâr var; lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahmpâre göz olmaz, sende birşey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveydâ-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basîret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz. 1

VAHİY, TABİR-İ CAİZ İSE AKL-I KÜLLDÜR

Vahyi, Allah'ın aklı da diyebiliriz. İnsan aklı, akl-ı külle ayna olmalıdır. Olursa bir işe yarar. Nasıl cüz-i irademiz, O’nun külli iradesine aynadır. Nasıl gözümüz Allah'ın basarına aynadır, nasıl işitmemiz, Allah'ın Semi’ sıfatına aynadır. Evet aklımız, Allah'ın akl-ı küllü diyebileceğimiz vahyine ayna olursa bir işe yarar. Zaten aklın vazifesi de budur.
Akıl insandaki sair maddi ve manevi duygular gibi mahduttur. Mesela benim kulağım var işitir ama mahduttur, sınırlıdır. İşitmesi lazım gelen, bu şehadet alemindeki her şeyi işitemez.

Mesela benim gözüm görür. Ama her şeyi göremez. Görmesi lazım gelen şu şehadet alemindeki varlıkları bile binde dört nisbettekilerini görebilir. Benim görebildiğim varlıkları bile isabetli ve tam görebilmem için güneşe ve güneşten kaynaklanan ışıklara ihtiyacım vardır. Güneş ışığı yoksa benim gözüm görmez. Gece zifiri karanlıkta biri getirse parmağını gözüme soksa, ben onun parmağını bile göremeyip, gözümü koruyamam. Bunlar gibi… Benim aklım anlar, kavrar, idrak eder. Belli nispetler içindeki miktarı anlayıp kavrayabilir.

Ziya Paşanın ifadesi ile, bizim akıl terazimiz mahduttur.
“İdrak-ı meal-i bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.” der.

Benim aklımın kavrayabileceği sınırlar içindekilerini bile isabetli kavrayabilmesi için (gözümün güneşe ihtiyacı olduğu gibi) vahyin güneşine ve o güneşten kaynaklanan diğer ışıklara ihtiyacım vardır.
Onun için akıl vahiy güneşine muhtaçtır. Ancak o zaman isabetli görebilir. Kendini maddesi-manasıyla, letaifi ile tanıyabilir, kainatı, metafizik alemleri, gayb alemlerini hatta kabir, haşir, sırat, cennet ve cehennem alemlerini görebilir. İsabetliyi görür.
Akıl ile kalb böylece birleşirse, insan hakiki insan olur. Huzur bulur, tatmin olur.

Akıl, kalb ve vahiyden koparsa, karanlıklar içerisinde kalır, bunalır, sıkılır, dünyası cehennemler içinde olur.

Çiçekler, tohumlar güneşe nazar edip istifade ettikleri nispette, gelişip büyüdükleri gibi, akıl da vahyin güneşine nazar edip, onu kavrayabildiği ve anlayabildiği nispette gelişecek, inkişaf edecek ve terakki edecektir. Maddi- manevi, dünyevi - uhrevi terakkimiz ancak buna bağlıdır.
Akılcı Feylosofların batışı, vahiy ve kalple yürüyenlerin sahil-i selamete çıktıkları, kurtuldukları misalleriyle mesele çok daha geniş izah edilebilir.
Bu hususta İmam-ı Gazali Hazretleri’nin Türkçe’ye tercüme edilen “Dalaletten Hidayete” kitabıyla, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sözler” kitabından 30. Söz’deki “Ene” bahsinde anlattığı derin hususlar genişçe ve misalleriyle mütalaa edilmelidir.

Şems-i ezel ve ebedden gelen vahiy güneşinden mahrum, asrımızın karanlıkları içerisinde kalmış maddenin ve aklın dar kalıplarında boğulmuş insanımıza yeniden vahyin güneşi ile bir daha nefes almaları ve böylece hayatdar hale gelmeleri dileğiyle...

KAYNAKLAR


1- Bakara:260
2- Aclunî,Keşfü’l-Hafa,c:1 shf:369,h.no:823
3- Eşrefoğlu Rûmî, Müzekkini’n-Nüfus,shf:275-276
4- Feyzü’l-Kadir,c:3 shf:531
5- Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal, İman ve İbadetler,c:1 shf:157
6- Bakara:44,73,76,242; Ali İmran:65,118; En’am: 32,151: Araf: 169; Yunus:16; Hud:51; Yusuf:2,109; Enbiya:10,67; Mü’minun:80; Nur:61; Şuara:28; Kasas:60; Yasin:62; Saffat:138; Gafir:67; Zuhruf:3; Hadid:17.
7- Bakara:164,170,171; Maide:58,103; Enfal:22; Yunus:42,100; Rad:4; Nahl:11,67; Hac:46; Furkan:44; Ankebut:35,63; Rum:24,28; Yasin:68; Zümer:43; Casiye:5; Hicr:4; Haşr:14.
8- En’am:50
9- Haşr:2; Ali İmran:13; Nur:44
10- Yusuf:111
11- Nahl:66
12- Bakara:269
13- Araf:185
14- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri
15- Araf:185; Kaf:6
16- Gaşiye:17
17- Kaf:6
18- Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat, shf:9
19- Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat, shf:9
20- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’ân dili, c: 1 shf: 467
21- Şuara:193
22- Bediüzzaman Said Nursî, Lemaat
23- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, shf:768

NECDET İÇEL

Bu yazı 16/10/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 638 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Sayfalar: 1
Tweet Tweet