Günün Sözü: *Ağır sözler, ağır özlerden çıkar.
Sitede şu an 19 kişi var. Toplamda 3,497,215 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


İç Ve Dış Alemler

Üstad Bediüzzaman hazretlerinin, Mesnevi-i Nuriye isimli kitabının içindeki Hubab risalesinin son sahifesinde geçen bir paragraftan bir “İ’lem”den alınmadır.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insanla kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü, insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur, melekût cihetiyle de mazruf olur.

Bu kaide, Arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan ism-i Zahir itibarıyla, Arş, mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla, Arş, melekût, kevn mülk olur. Demek, Arşa ism-i Zahir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza, ism-i Evvel itibarıyla, ""Arşı su üzerindeyken..."1 âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ismi Âhir itibarıyla,"Cennetin damı Rahman'ın Arşıdır."2 hadis-i şerifinin ima ettiği kevnin nihayetini içine alıyor.

Demek, Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisselerle kevn ve vücudun sağını solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.”3

Meseleyi iyi anlayabilmek için burada geçen bazı terimlerin ne manaya geldiğini iyi anlamak lazımdır. Terminolojiyi bilmeyenler ifade edilen manayı anlayamazlar.
Burada, manasının bilinmesi lazım gelen terimler; “Melekût, mülk, kevn, arş, Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir, zarf, mazruf” kelimeleridir.

Sırasıyla ele alalım;

Melekût: “Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti. Hükümdarlık, saltanat. Ruhlar âlemi. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münasip ruhu, canı, hakikati. Tam bir hakimiyetle, Saltanat-ı İlahiye’nin müessiriyet ve idarenin esrarı” gibi farklı manalar ifade eden câmi, şümullü bir terimdir.

Mülk:
“Mal, yer, bina. Hüküm ile bir şeyin zapt ve tasarrufu. İzzet, azamet, şevket. Bir şeyin dış yüzü. İnsanın sahip ve malik olduğu şey. Akıl sahiplerini tasarruf etmek. Malik olmak” gibi farklı manalara geliyor.

Kevn:
“Hudus, varlık, var olmak. Vücut, âlem, kainat. Mevcudiyet” manalarındadır.

Arş: “Bağ çardağı. Gölgelik. Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kainatı kaplar. Allah’ın kudreti ve ilmi de her şeyi kaplar.) Fevkiyyet, ulviyet” manalarındadır.

Zâhir: “Görünen, aşikar olan. Açık, belli, meydanda olan. Görünüşe göre. Şüphesiz. Suret. Dış yüz. Görünüş. Anlaşılan. Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette” gibi farklı manaları ifade eder. Zıddı “bâtın”dır. Allah’ın isimlerinden bir isimdir.

Bâtın: “İç, dahili. Gizli, içyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibari ile gizli. Zıddı “Zâhir”dir. Allah’ın isimlerindendir.

Evvel: “İlk, iptida. Başlangıç. Ön” manalarındadır. Âhir’in zıddıdır. Allah’ın isimlerindendir.

Âhir: “Biten, hitam bulan. Sonra gelen, son, sonraki” manalarındadır. Evvel’in zıddıdır. Allah’ın isimlerinden bir isimdir.

Zarf: “Kab, kılıf. Mahfaza. İçine mektup konulan kılıf kağıt. Gramerde; bir fiilin veya sıfatın veya başka bir zarfın manasına yer, zaman, mahiyet, nicelik, nitelik gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime” manalarına gelir.

Mazruf: “Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konulan, zarflanmış” gibi manaları ifade eder.

Kelimeleri lügat manalarıyla kaydettikten sonra bazı tabirleri, kelimeleri biraz daha açmakta fayda vardır.

Kevn, Allah’ın “kün” emrine mazhar bütün varlıklardır. Yasin suresindeki ayette;

“Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye ancak "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.”4

“Kevn” ile “kün” Arapça asıllı bir kelime olup, aynı kökten “ke-ve-ne” maddesinden türemişlerdir.
Öyleyse “kün” emri kevn, yani kainat olmuş, arş da kürsî de “kün” emri ile meydana gelen kevn ve kainatın cümlesinden sayılır.

Ama ayrıca bir de “Arş” tabiri var. Arş kürsü, taht, yüce idari makam olarak manalandırılsa, arş, kevnin kainatın neresindedir. Hangisi hangisinin üstünde, dışında veya altında veya içindedir.

İşte burada farklı bakış açılarıyla bu hususa dikkat çekip fikir vermektedir. Kevne veya Arş’a nereden baktığınıza göre değişiklik ifade ettiğinize dikkat çekilir.

Kevn ve arş meselesine girmeden önce, mesele anlaşılsın diye mülk ile melekût farkına zaten dikkat çekerek, insan ile kalp misaliyle meseleyi anlatıyor.

Kalp, insanın içindedir. Mülk veya Zâhir ile bakarsak, insan zarf oluyor, kalbimiz insanın içinde bulunduğundan, kalp de mazruf oluyor. Ama insanı hayatta ve ayakta tutan kalbidir. Bu noktasıyla kalp olmazsa, insan da olmaz. İşe bu yönüyle, melekûtu ve bâtını ile bakarsak kalp zarf olur. İnsan kalbe bağlı, kalbin içinde olduğu için, insan o zarfın içinde mazruf olur.

Şöyle diyebiliriz; Mülk ve Zâhiren bakarsak Türkiye zarftır. Ankara Türkiye’nin içindedir ve onun mazrufudur. Ama idari merkez Ankara’dır. Ankara olmasa Türkiye olamaz. İşte bu noktasıyla yani melekûtu ve bâtını yönüyle bakacak olursak, Ankara kucaklayıcı zarf olur, Türkiye Ankara’nın içinde bir mazruf olur.

Bu kaide kevn ile arş arasında da aynen geçerlidir.

Kevn, kainat insan gibi bütün varlıklar, arş da insanın içinde kalp ile, Allah’ın icraat ve saltanat merkezidir.

Mülk ve ism-i zâhir ile bakarsak, kainat zarf, arş da kainatın içinde olduğu için onun mazrufu olur.

Melekût ve ism-i bâtın yönüyle bakarsak, arş zarf olur. İşin idari, icraat merkezi olarak bakacak olursak, arş zarf olur. (Ankara’ın içinde Türkiye gibi) Kevn de, kainatta onun için de bir mazruf olur.

Sonra “Demek, Arş öyle bir halitadır (karışım) ki, şu dört isimden aldığı hisselerle kevn ve vücudun sağını solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.”5 diyor.
Arşı bize tanıtıp tarif ediyor.

Arş bütün kainatı kucaklayan bütün varlıkları içine alandır.

Arş, icraat-ı ilâhiyedir. Tasarrufat-ı Rabbaniyedir. Allah’ın her şey de hükmünü, sikkesini, mührünü göstermesidir. Zerrattan seyyarata kadar kainattaki her şeyi O (C.C) yaratmıştır. O idare eder, O terbiye eder.

Her şey O’nun mülküdür. Mâlik sadece O’dur.

Arşın dışında da hiçbir varlık yoktur.

“Arş” var. Ayrıca bir de “Kürsî” tabiri de vardır.

Kevn, Arş, Kürsî kavramlarının daha iyi anlaşılabilmesi için, Elmalılı M. Hamdi Yazır tefsirinden o bölümleri aynen aktarıyorum:

Bu âyete " Âyetü´l-Kürsî" denilir ve bundan dolayı bu sureye "Sûretü´l-Kürsî" de denilir. Görüldüğü üzere bu âyet, ilâhî saltanatın ve hükümdarlığın son derece açık ve özet anlatımını ve Allah Teâlâ´nın zatını ve sıfatını hem tarif ve hem gökler ve yeryüzünün ve çevrelerinin yaratılması, ayakta durması ve düzeni, miktar ve genişliğini muhafazası, hayat sırrı, ilim sırrı, hakimiyet sırrı vb. gibi maddî ve manevî kuvvetlerinin son derece açık şahitliği ile isbat ederek bütün ilâhiyat meselelerinin ana noktasını, Allah´ın kürsüsü gibi geniş bir kapsam ile kapsamış bulunduğundan bütün Kur´ân âyetleri arasında konusu ile uygun olmak üzere en yüksek bir şeref ve kıymete sahiptir.

Nitekim Resulullah (s.a.v.): "Kur´ân´da en büyük âyet, âyetü´l-kürsidir. Bunu her kim okursa, Allah o saat bir melek gönderir, ertesi güne kadar iyiliklerini yazar ve günahlarını siler. Bu âyet bir evde okunsun da şeytanlar onu otuz gün bırakmasın, olmaz ve kırk gün ona ne sihirbaz kadın, ne sihirbaz erkek girmez, ey Ali bunu evladına ve ailene ve komşularına öğret, bundan büyük bir âyet nazil olmadı"; "Her kim farz namazların her birinin arkasında âyetü´l-kürsîyi okursa onu ölümden başka cennete girmekten engelleyecek hiçbir şey kalmaz. Yani ölünce doğru cennete gider ve ona ancak sıddık veya abid olanlar devam eder. Ve bunu her kim yatağına yatarken okursa Allah onu kendisine ve komşusuna ve komşusunun komşusuna ve etrafındaki evlere emin kılar"; "Günlerin efendisi cuma günü, sözlerin efendisi Kur´ân, Kur´ân´ın efendisi, Bakara Sûresi, Bakara Sûresinin efendisi de âyetü´l-kürsîdir." buyurmuştur.

KÜRSİ: Sözlükte, üzerine tek başına oturulan belli bir şeydir ki, aslında taht ve şerefli ilmin ayni şekilde olan özel ve seçkin makâmı demektir. İlmin kendisine ve âlime de denir. Daha sonra iskemle ve sandalye gibi şeylere de bu isim söylenmiştir. Dilimizde en çok ilim makâmında kullanılmıştır. Herhangi bir şeyin aslına ve toplandığı yere de kürsi denir. Nitekim memleket kürsisi, "başkent" anlamına gelir. Bunun aslı olan "kürs" kelimesinde bir araya toplanıp karışma ile keçe gibi giriftleşip sağlamlaşmak mânâsı vardır. Kısaca gerçek mânâsıyla kürsi, ancak bir kişinin oturabildiği en yüksek bir çeşit sandalyedir. Bundan dolayı, yerleri gökleri kaplamış bir kürsi düşüncesinin, bu bilinen mânânın aynı olmayacağı da şüphesizdir.

Aynı zamanda bu kelimenin bize bir hakimiyet (egemenlik) ve saltanat, bir ilim, bir şeref ve büyüklük ve söz geçerliliği anlamı ifade ettiğinde de şüphe yoktur. Biz bir memlekette bir kürsi, bir taht düşündüğümüz zaman, önce bir memleket, ikinci olarak onun içinde bir başkent, üçüncü olarak o başkent içinde bir arş, bir saray, dördüncü olarak o saray içinde bir taht, beşinci olarak o taht üzerinde hükmü elinde bulunduran bir hükümdar, altıncı olarak bu hükümdardan bütün memleketi kapsayan bir nüfuz tasavvur ederiz ki, bunda hükümdar, zarf zarf içinde memleketle tamamen kuşatılmış ve aynı zamanda nüfuzuyla o memleketi kuşatmıştır. Bunda en çok hayrete değer nokta da, bir şeyin hem kuşatan ve hem de kuşatılan olabilmesindeki sırdır ki, ilmin kendisinde de vardır. Ve bu nokta insanlara, Allah´ın birliğini en güzel şekilde telkin edecek olan bir işarettir.

Âyetü´l-kürsî, bize bu mânâyı telkin etmekle beraber gösteriyor ki, Allah´ın mülkü göklerle yerdir. Fakat Allah´ın kürsisi, bunlarla kuşatılmış değil, onları kuşatmaktadır. Bizim kürsi düşüncemizin aksinedir. Allah´ı düşünürken hep kuşatılmış olanlardan, kuşatıcıya doğru geçmelidir. Taht veya başkent, göklerle yer memleketini kuşatmış; Arş, tahtı kuşatmış; Rahmân olan Allah, Arşın içinde değil, üzerinde ve Allah hiç kuşatılmış değil, hep kuşatıcı ve yöneticidir ve öbüründeki zıtlığı kaldıran budur. Şu halde Allah´ın kürsisi, bize ancak bir isim ve kuşatılandan kuşatana geçerek, nihayet gökler ve yer tasavvurunun ötesinden, kapalı ve tahayyülü imkânsız bir büyüklük kavramıyla bilinebilir. Bunun gerçek mahiyetini tayin edebilmemize imkan yoktur. Bununla beraber tefsirciler, bunun tarifinde birkaç şekil rivayet etmişlerdir. Şöyle ki:

1- Kürsi, gökleri ve yeri kaplamış büyük bir cisimdir. Buna "Arş´ın kendisi" diyenler de olmuştur. Fakat sahih haberler, "Kürsi, Arşın altında ve göklerin üzerinde bir cisimdir." diye gelmiştir. Kürsi, iki ayak yeridir. Süddi´den nakledilmiş olduğu üzere, gökler ve yer Kürsi´nin içinde, Kürsi, Arşın altında ve iki ayağının yeridir. Burada iki ayak yerinin, Arş´ın ayağının yeri olduğu açıktır. Bunu en büyük Ruh´un veya hamele-i Arş´tan (Arşı taşıyan meleklerden) büyük bir meleğin iki ayağının yeri diye gösterenler de vardır. İşte bu iki ayak yeri tarifi, Kürsi´nin başkent, yani hükümet karargâhı mânâsıyla ilgili olduğunu açıkça gösteriyor.

Gökler ve yer, bilinen bütün cisim âlemlerinin ifadesi olduğuna göre, bunları kaplamış olan Kürsi´nin içinin bir cisim olması, göklerde ve yerde bilinen cisimlerin, cisimliklerinden başka bir cisimlik demek olduğunu da unutmamak gerekir. Yani Kürsi, boşlukta yer tutan bir cisim değil, yerin kendisi olan bir cisim (bir boşluk) demek oluyor ki, bunun cisimliğinin, madde ile değil, mutlak uzunluk, diğer bir deyimle genel olarak yer ve mekân denilen soyut bir uzaklık ve bütün bir boşlukla tasavvur edilmesi mümkündür. Çünkü mutlak mekân denilen soyut uzaklık, feza, madde uzantısının mahiyetini ifade eden soyut bir uzantıdır.

Boyut ve uzantı ise cisimliğin en genel mânâsıdır. Fakat maddî cisimler burada yer tuttuğu halde, bu başkaca bir yerde yer tutmuş değildir ve diğer cisimlerle iç içe bulunması mümkündür. Fakat şu madde âleminde görülen maddî güçler ve varlığa ait işlerin ortaya çıktığı yer de budur. Bütün yüksek cisimler burada yerleşmiş ve aralarındaki esirî âleme (fezada gök cisimleri arasında ışık ve sıcaklığı nakleden, havadan daha hafif cisimlere) varıncaya kadar bütün toplu dalgalar burada bulunmaktadır. Hareket ve sakinlik burada meydana gelmektedir. Ancak zaman ve ruhlar âlemi bundan daha geniştir.

Bir zamanlar fen bilgilerine sabit bir kıymet isnad eden ve Allah´ın indirdiklerinin sınırının, fen sınırlarından daha geniş bulunduğunu düşünmeyerek, Kur´ân âyetlerini zamanının fen bilgilerine göre açıklayıp yorumlamaktan zevk alanlar, o zaman kâinatın şekli hakkında Batlemyus´un astronomi ilminin, en yüksek fen bilimi yerinde bulunması ve kendilerinin de bu ilmin mütehassıslarından olmaları dolayısıyla gökleri ve yeri ona göre düşünüp yorumladıkları gibi, Kürsi´nin cisimliği hakkındaki haberleri de o fennin teorileriyle (varsayımlarıyla) açıklamaya çalışmışlar ve dolayısıyla "Kürsi, sekizinci gök olan sabit gök cisimlerinin bulunduğu gök, Arş da dokuzuncu gök olan Atlas göğü (en büyük gök) dür." diye tevil etmişler (yorumlamışlar), "Kürside yedi gök, bir kalkan içine atılmış yedi para gibidir.", "Arş´ta Kürsi, büyük bir sahraya atılmış demir bir halka gibi bir şeyden ibarettir." meâlinde rivayet edilmiş olan iki hadisi şerifi de buna delil gibi kabul etmişlerdir.

Bugün görüyoruz ki, fennin bu dokuz gök varsayımı gücünü kaybetmiş olduğu halde, Kur´ân âyetleri ve Peygamberimizin hadisleri, gönüllerde yine bugünkü gökler ve yer gibi bütün kıymetiyle ortaya çıkıp durmaktadır. Şu halde bunları, mutlaka kendi bilgilerimizin çerçevesi içine alarak açıklamaya çalışmak, ilmin gereklerine de dinin gereklerine de uygun değildir.

Bu iki hadisi şerif, bize Kürsi´nin, sekizinci gök veya sabit yıldızların bulunduğu gök olduğunu değil, nihayet göklere ve yere göre büyük bir yer, Arş´a göre de pek küçük bir daire olduğunu misal yoluyla anlatmaktadır. Bu yüzden asrımızdaki fen bilimlerine göre buna bir mânâ vermek gerekirse, Kürsi´yi mutlak bir yer mânâsıyla tasavvur etmek, elbette daha uygundur ve bu bizim kendi düşüncemiz değildir.

İmam Fahreddin Razi, bu âyette değil, fakat Fatiha tefsirinde Kürsi´yi mekân, Arş´ı da zaman teorileriyle ele almıştır. Çünkü mutlak mekân, gökleri ve yeri içine almış, kaplamıştır. Halbuki bütün mekân uzunlukları, şu andaki bir anlık zamanın içine sığmış, geçmişin ve geleceğin, aralıksız cereyanı içinde bu hâl dairesi (şimdiki zaman çerçevesi) tıpkı büyük bir sahrada küçük bir halka gibi kalmıştır. Bununla birlikte diğer taraftan Kürsi ve Arş´ın manevi değerleri hakkında da rivayetler vardır. İnsan şu görüşleri düşünürken bile farkına varır ki, gökleri ve yeri mekândan başka kuşatan, kuvvet ve kudret, akıl ve ilim ve bunların üzerinde ruh vardır. Ve hatta zaman, mekânı kuşatmış görünürken bunun da ruhta meydana gelen bir durum olduğu ve buna göre ilim ve ruh âleminin, zamanı da kaplayan bir deniz olduğunu takdir eder.

Nitekim Kürsi, en büyük Ruh´un veya diğer büyük bir meleğin iki ayağının yeri denilmişti. Şu halde bunların aslı, Arş´ın sınırına dahil ise de, Kürsi´nin Kürsi olması, sırf cisimlikten ve bir uzantıya sahip olmasından değil, bu manevi kuvvetlerin de bir tesellisine sahne olmasındandır. Ve Allah´a nispet edilmesi de bundan olmalıdır. Buna göre:

2- Kürsi, saltanat, kudret ve mülk demektir. Çünkü ilâhlık, ancak kudret ve var etme ile ortaya çıkacağı gibi, dilde de taht ve Kürsi dendiği zaman, doğrudan doğruya egemenlik gücünün kastedildiği vardır.

3- Allah´ın kürsisi, Allah´ın ilmi demektir. Çünkü ilim Kürsisi, taht mânâsından daha çok bilinmektedir ve bu münasebetle ilmin kendisine de mecazî olarak kürsi denilir. Bu rivayet, İbnü Abbas hazretlerinden nakledilmiştir. İbnü Cerir et-Taberi gibi birçok tefsirciler, bunu tercih etmişlerdir.

4- Bu sözden maksat, sırf Allah´ın yücelliğini ve büyüklüğünü anlatmaktır. Cenab-ı Allah, halka zat ve sıfatlarını tarif ederken, insanların hükümdarlar ve büyükler hakkında alışmış oldukları şekillerle hitap buyurmuştur. Nitekim Kâbe´yi kendine ev yapmış, tavaf ve ziyaretini emretmiştir. Çünkü insanlar, hükümdarlarının saraylarını ziyaret ederler. Hacerü´l-esved´in yer yüzünde "yeminüllah" (Allah´ın eli) olduğunu söylemiş ve öpme yeri kılmıştır.

Nitekim insanlar, hükümdarlarının ellerini ve eteklerini öperler. Yine bu türden olarak kıyamet günü kullarının hesaba çekilmesi hakkında, meleklerin, peygamberlerin, şehitlerin huzurda bulunacaklarını ve mizanlar konulacağını söylemiştir. İşte bunlar gibi kendisine de Arş isbat etmiş, "Rahmân olan Allah, Arş´ın üzerine hükmetti." (Tâhâ, 20/5) buyurmuş ve bunu anlatarak, "Meleklerin, Arş´ın etrafını kuşatarak Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini görürsün." (Zümer, 39/75), "O gün Rabbinin Arş´ını, onların üzerinde sekiz melek taşır." (Hâkka, 69/17), "Arş´ı taşıyanlar ve onun etrafında bulunanlar..." (Gâfir, 40/7) buyurmuş, sonra kendine Kürsi de isnad etmiş, "O´nun kürsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır" (Bakara, 2/255) buyurmuştur. Bundan anlaşılır ki, Arş ve Kürsi gibi, benzetmeyi andıran lafızlar (sözler) Kâbe, tavaf ve Hacerül-esved hakkında daha fazlasıyla mevcuttur.

Halbuki bunlar da mesela Kâbe´nin "beytullah" (Allah´ın evi) olmasında, Allah´ın, geceyi orada geçirmesi gibi bir benzetme ve cisim mânâsı kastedilmiş olmadığı hususunda nasıl görüş birliği varsa; Arş ve Kürsi hakkında da maksatın, Allah´ın yücelik ve büyüklüğünü anlatmaktan ibaret olduğunda tereddüt edilmemesi gerekir. "Kaffâl" ve "Keşşaf" tefsircileri gibi araştırmacılar da bunu tercih etmişlerdir. Buna göre Kürsi´den maksat nedir, ve nasıl bir şeydir, diye düşünmeye lüzum yoktur. Bu açıklama Cenab-ı Allah´ı cisim olma şüphelerinden tenzih için pek güzel olmakla beraber, Allah´ın Kürsi´sinin gerçekle delâlet ettiği bir şeyin bulunmadığını kabul etmek de zahire (bu konudaki açık ifadelere) aykırıdır. Evet bilinen gerçek mânâsıyla bir Kürsi, bir taht kastedilmediği yukarda geçtiği üzere muhakkaktır.

Bununla birlikte bir beytullah (Allah´ın evi) bulunduğuna iman etmek gerektiği gibi Allah´ın bir Kürsisi bulunduğuna iman etmek de gereklidir. Bunun az çok cisimle ilgili bir kavramı içermesi Cenab-ı Allah´a -haşa- bir cisimlik isnadını gerekli kılmaz. Meselenin ruhu, Kürsi´nin Allah´a nisbetini lâyıkiyle düşünebilmekte, bunun bir "oturma nisbeti" olmayıp bir "Rablık nisbeti" olduğunu anlamaktadır. Âyetten anlaşıldığına göre Allah´ın Kürsisi, bir taraftan maddî cisimler toplamı olan göklerin ve yerin hepsini kaplayıp tutan, cisimleri kuşatan birşeydir. Biz bunun "Kürsi" ismiyle varlığına iman eder ve gerçek mahiyetini idrak edip tam olarak bilemeyeceğimizi anlarız.

Diğer taraftan az çok bir tasavvur edinebilme gereğine kanaat getirirsek, Allah´ın Kürsisinde saltanat tahtı ile ilim kürsisi kavramlarındaki mükemmellik içeriklerini bir araya toplama, kısaltma ve fani olma anlamlarını, "Daima diridir, evrenin yöneticisidir.", "O´nun misli gibi bir şey yoktur." ifadelerinin delâletleri gereğince dürüp katlayarak onu mutlak bir ilim ve saltanatın tecelli edeceği (ortaya çıkacağı) bir yer olmak üzere ele alıp düşünürüz. Ve bu bakımdan aslında yüce Allah´ın büyüklüğünün soyut bir tasavvuru değil, kudretinin ortaya çıkış biçiminin de bir ifadesini içine almış bulunduğunu tasdik ederiz.

Bütün cisimler, yüksek ve alçak kütleler, Kürsi´nin içinde kaldığından, onun üzerinde hüküm yürüten ilim ve saltanat sahibinin, cisim olmanın üzerinde çok yüce bir varlık olduğunu da kesin olarak anlarız. Ve daha açık olması için Kürsi´nin büyüklüğünü anlatan haberlere bakarak diyebiliriz ki, Allah´ın Kürsisi, göklerde ve yerde görünen bütün maddelerin, kuvvetlerin kaynaşıp durduğu mutlak bir boyut, yani ilim, irade ve kuvvetten soyutlanmış olan sadece mücerret feza değil, bunların tecelli ettiği bir ayna bulunması bakımından mekân ve her şeyin yeri olması muhtemeldir.

Burada yerleşmiş olan Allah değil, gökler ve yer denilen cisimler ve yer işgal eden kütleler toplamıdır. Bunun üzerinde daha geniş olarak zaman uzantısı, akıllar ve ruhlar âlemini içeren ve mukarrep (Allah´a yakın) meleklerle kuşatılmış olan Arş vardır. Ve burası mekân üstüdür. Artık burada cisimlik mânâsı yoktur. Ve "Rahmân olan Allah Arş´a hükmetti." (Tâhâ, 20/5) ifadesinin delâlet ettiği üzere Allah Teâlâ Arş´ın içinde değil, rahmânlık sıfatıyla üzerindedir ve bu üzerinde bulunma, mekânla ilgili olmayan bir üstünlüktür. "Ey Rabbimiz sen her şeyi rahmetinle ve ilminle kuşattın. " (Gâfir, 40/7) âyeti gereğince de Allah´ın kuşatması, rahmet ve ilim yönüyledir. Kürsi, bu ilim ve rahmetin, bizim âlemimize bir tecelli yeridir. Bu bakımdan ne Kürsi´nin, ne Arş´ın Allah´la ilgisi bir yer tutma şeklinde değildir.

Hükümranlık ve tasarruf, zapt etme ve emre hazır tutma, hüküm ve emir gibi tecellilerle bir rablık ilişkisidir. Bu ilgi, bu tecelli sayesindedir ki, ruhlarla cisimler, zihin ile dış âlem birleşerek gerçekleşme noktalarında Hakk´ın varlığının bir parıltısına ayna olurlar da yerlerin, göklerin, mekânların, zamanların, Kürsi´nin, Arş´ın, kuşatamadığı Allah´ın varlığını, müminin kalbi, eşyanın her zerresinde, mekânın her noktasında, zamanın her anında marifete (Allah´ı tanımaya) yol bulur ve her şeyi anlamayı ancak bununla başarabilir. Hak demeden hiç bir şeyi bilemez ve Hakk´ın zatı ile ilgili en yüksek marifeti (bilgisi) de, ""Seni gerçek bir şekilde tanıyamadık." ifadesidir.

Bunun için de sadece marifeti, iman olamaz. İmanın kapsamı, marifetin kapsamından geniştir. Marifette bir kayıt vardır. İman ise kayıtsız, şartsız bir teslimiyet, ilâhî bir ilgidir ve en büyük temaşa ondadır. Bunun yeri olan müminin kalbi de yerlerden göklerden geniştir. Bunun için mutlak mekânın, tecelli eden kuvvetleriyle beraber gökler ve yer cümlesinde dahil olması daha çok muhtemel bulunduğundan en sağlam iman, Allah´ın Kürsüsüne, Allah´ın açıkladığı şekilde iman edip, marifet taslamamaktır. İşte gökler ve yer ne kadar açık ise, Allah ondan daha açıktır. Onları kuşatmış olan Kürsi ve onun ötesi ne kadar gizli ise, Allah ondan daha gizlidir. Bununla beraber O, diridir, varlığı kendi zatiyle kaim olup her şeyi yönetmektedir; hem evveldir, hem sondur. O halde bundan başka mabud, bundan başka ilâh nasıl düşünülebilir?”6

ARŞ , esas itibariyle "sakf" demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhitini teşkil eder. Bir eve nisbette tavanı, tavanına nisbette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması (terası) hep Arş mânâsına dahildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de denir.
Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük mânâsıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları "taht" anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten . izzet ve saltanattan kinayede yapılmıştır, denilir ki, mülkün istilâ edildi, yıkıldı, bozuldu demektir.

Mülkü kıvamında ve işi yolunda, ernri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da "Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti." denilir. Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve"awâ' " denilen kuzey tarafın alt yanında Acûzü'1-Esed (arslan burcunun ucundaki takım yıldızları) ve Avşü's-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.

Âyetü'l-Kürsî'de geçtiği üzere bazı âlimler. "O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır." (Bakara, 2/255) âyetindeki kürsî ile Arş'ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de "taht" mânâsından alınmış olarak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakle dildiğine göre Arş, Kürsî'nin de üstündedir.

Bu şekilde Kürsî, taht manâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî. "Mevzii Kademi'l-Arş" (Arş'ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre "başşehir" manâsıyla düşünülürse, Arş da "taht" mefhumuyla düşünülür.

Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati Allah'ın ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bunun altında tasavvur edilir.

Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk'ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden Hak Teâlâ'nın cemalinin müşahedesine erilmez.
Nitekim Resulullah (s.a.v) Mi'rac'da Sidre-i münteha'yı geçmişti. Birinci düşünceye göre Arş'ın ihatasının, mekâna ait bir ihata; ikinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşatma) kabilinden olması gerekir.

Burada önce şunları dikkat nazarından uzak tutmamak gerekir:

1- Bilinen manâsıyla "taht", bir hükümdarın, hükümeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.

2- Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevreleyen Arş'ın bilinen mahdut "taht" mânâsına, tamamen hakiki lügat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bulunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)'ın şer'î konumla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arşd'a cisim olma zarureti de idd İa edilemez.

3- Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada "Sidretü'l- müntehâ" anlayışını iyi düşünmek gerekir.

4- kelimesinin hakiki mânâsında ne mekâna, ne zamânâ ait bir zarflık yoktur. Bu bir isti'lâ ifade eder. Gerçi ulûv (yükseklik) ve fevkiyyet (üstlük, üstte olmak) bir yön anlatır. Fakat (el-Arş) anlayışı, bütün mekân ve yönleri kapladığından, bu istilâda yön de düşünülmüş olamaz. Ve bundan dolayı "Arş üzerine", mekân üstü ve yön üstü. çok yüksek bir yükseklik ile isti'lâ ifade eder ki, asıl gerçek isti'lâ (Yükseliş) da budur.

Bu, bütün izafetleri altına alan öyle bir isti'lâdir ki, hiç bir kayıt ve nicelikle şartlanmış olmadığından ihata mümkün değildir. Biz bu yüksekliğin ifade ettiği malûlün izafetini illet (sebeb)e, mahkûmun hâkime, netice itibariyle bütün varlığı mümkün olanların, varlığı vacib olana, bütün yaratıkların yaratana olan etkilenme ve muhtaç olma nisbeti olmak üzere kendi İzafetimizle düşünebiliriz.

5- İstiva gerçekte sırf cismanî bir anlam değildir. Bunun cismanî olup olmadığına, isnad olunduğu faili veya medhûlü (dahil olduğu kelime) de bir karine olur. Mesela "işine hâkim oldu" denildiği zaman bu istivanın cismanî olmadığında şüphe yoktur.
Aynı şekilde "filan işine hâkim oldu" denildiği zaman da böyledir. Burada ise fail, "Kendisinin hiç bir benzeri olmayan" (Şûra, 42/11) Allah Teâlâ'dır. Şu halde Arş üzerinde ilâhî istivayı Allah ile Arş'ın gerisindeki yaratıklar arasında bir uzaklık, bir mekânî aralığı gerektiren cismanî bir mânâ ile düşünmeye imkân yoktur. Zira "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Va¬kıa, 56/85). '

6- Bir hükümdarın tahtına oturup kurulması anlamında bile asıl kastedilen mânâ, cismanî bir oturuş değil, hükümdarlık sıfatıyla nitelenmesidir. Bu öyle bir mânâdır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde ayakta durmasını ifade eder. Ve bir hükümdarın tahtında devamlılığı, cismen tah t üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devamlılığı ve baki olması demek olur. Fakat bu mânâ diğer hükümdarlarda ve tahtlarda tam, mutlak ve hakiki değil, geçici, nisbîve arızîdir.

Bunun mutlak hakikati ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. Şu halde isti v âdân bu mânânın Allah'da zatî, tam ve hatta tamın üstü mutlak ve hatta mutlak üstü ve hakiki yani cismaniyet ve rûhâniyet gibi imkanî bir vücud ile değil, zarurî bir vücûd ile oluşmuş olduğunu anlamak gerekir. Bunu anlayabilmek için de varlığın gerçeğinin yalnız cisim ve cismaniyete mahsus olmadığını ve hatta cisimliğin gelip geçici ve izafî bir varlıktan ibaret bulunduğunu ve Hakk'ı bilmek için cisim ve ruhun üstüne geçilmek gerektiğini sezmek şarttır.
Bunun içindir ki, cisimden başka varlık, cismanî yük seklikten başka yükseklik duyamayanlar, bu konuda şer'an bir dereceye kadar özürlü sayılırlar.

7- İstiva bir faile isnat edilmiş ve cer harfi ile bağlanmış bulunduğu için, bunda Allah Teâlâ'nm Arş seviyesi ile eşitlik veya birliğine değil, tersine Arş'tan üstün yükseklik ve mutlak büyüklüğüne delalet vardır. Yani Arş ile beraber istiva etti" değil, Arz üzerine istiva etti"dir.

Bu ise Allah'ı, âlemin kendisi ile bir¬leştiren hulul veya ittihat görüşlerini red ve iptal her şeye şahittir", her şeyi kuşatıcıdır", "onun hiç benzeri yoktur" mânâlarının sonsuzluğunu hatırlatan nezih bir tevhid ispat eder. Şu halde bunda bir teşbihi (benzetme) değil, pek yüksek bir tenzihi tasdik etmek gerekir.

Bunun için bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler:
Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlâ'nm mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivası sıfatına da - Allah'ın irade ettiği şekilde - iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i Imran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır.
Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur:

"Ey dayımın oğlu, Arş'ın Rabb'ı, Arşın üstündedir, fakat yerleşme vasfı olmaksızın". (Emâli) İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "istiva nasıldır?" diye bu âyetteki istivanın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki:
"İstiva malûm; keyf (nasıl), makul değil; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın". Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar.
Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefılere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istiva, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz bir sıfatı" olduğudur.

İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivadan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri at a rak caiz olduğunda şüphe edilemiyecek doğru bir meal araştırmaya girişmektir.

Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:
1- Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde Arş'ı hükmüne aldı". "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinaye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır.
Şu halde D "sonra Arş üzerine hükümrân oldu" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek suretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikati şüphesizdir....

Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde gö s termiş demektir. Yani istivanın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir.
İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını İçine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine atmış olmayacağından o demlerde istiva düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler "Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7) âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder.

Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istiva yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir.

Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonra dan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir.

Bu istiva vasfı bundan itibaren düşünülebilir. "yarattı, sonra istiva etti" terâhî (ge¬cikmedi de buna işaret eder. Hasılı istiva, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti İle düşünülebilir.
Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur.

Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu "Arş'da bir İş yaptı ki, ona istiva ismi verdi." diye ifade etmiştir.
Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın "Sonra göğe yöneldi ve onlarıdüzenledi." (Bakara, 2/29) âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinayede anılan işin İntizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivanın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivayı Arş'tn da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivasını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivasını anlatmıştır.

2- İstivanın, istilâ mânâsına olmasıdır ki, "Yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galibiyeti, velayet ve hâkimiyeti altında tuttu." demek olur. Bunun j£ V^ <.^ D "Her şeyi kuşatıcıdır" (Secde, 41/54) manâsıyla münasebeti açıktır. Bununla beraber istilâ, ihatadan daha şümullüdür. Gerçi İbnü Arabî, "biz istilâ mânâsına bir istiva bilmiyoruz" demiş ise de şâirin:

"Bişr, kılıçsız ve kan dökmeden İrak'ı istilâ etti." beytiyle şahit getirilerek buna cevap verildiği meşhurdur.

3- Arş'ın, mülk ve memleket; istivanın, istîlâ mânâsına olmasıdır. Bu da öbür mânâlarla yakından ilişkili olmakla beraber, ayrıca bazı faydalara da işaret etmektedir.

Birincisi: nın mânâsına özellikle bir dikkat nazarını celb edicidir.

İkincisi: Allah Teâlâ'nın, kendilerini mutlak hâkim gibi sayan beşerî saltanatlar üstündeki yüksek hakimiyetine öbür mânâlardan daha çok bir hatırlatmayı içine alır.

Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın yalnız fiilî sıfatı itibariyle değil, bütün zatî sıfatıyla yüce ve mutlak kemâlinde ısrar eder. Ve bu bakış açısından (sonra) nin mânâsmdaki gecikme, yaratma ve istiva arasında değil, beyan mertebesine ait rütbeyle ilgili bir gecikme olur.

4- Bir de şöyle j istiva etti", yani Allah'a nisbette her şey eşittir. Hiç bir şey ona diğer bir şeyden daha yakın değildir. Çünkü Allah Teâlâ bir mekânı bırakıp da, diğer mekâna giren cisimler gibi değildir" diye de tefsir edilmiştir ki. ilâhî nisbette, mesafeyi reddetme ve adaletin ispatı açısından bilhassa dikkate şâyân bir mânâdır.

Yani Allah Arş üzerine öyle bir istilâ ile istiva etmiştir ki, gökler ve göklerde bulunanlar ona daha yakın, yer ve yerde bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesafede değil, hepsi eşit bir nisbettedirler. Bundan istivanın eşitlik mânâsına alındığı sanılmamalıdır. Zira maksat, eşitliği n lüzumu veya gereği olan zatî veya nisbî bir vasıftır.
Nitekim istivanın diğer mânâları da eşitlikten vazgeçmekle düşünülür. Bu mânânın mekânlıkta düşünebileceğiniz misali, eşit iki taraf arasındaki ortanın ve dairenin çemberine göre merkez konumundaki istiva ve ortada olmaktır ki. bunda eşitlik oranı iki taraf veya çember noktalarına ait olur. Ve orta ve merkezde ancak bunlara bir kararda nisbet edilmiş olarak mânâsı düşünülür.

Bu şekilde Arş ve Taht anlamı, çevreleyen mânâsından başka, bir de merkezcilik Fikrini telkin eder. Fakat unutmamak gerekir ki, muhît (çevreleyen)İn gerisinde olan çeşitli noktaların merkeze oranı eşit değil, farklı uzaklıktadır. Halbuki gökte de İlâhtır, yerde de ilâhtır." (Zuhruf, 43/84) âyeti delaletince ilâhî nisbette böyle bir farklılık da düşünülemeyeceğinden bu tefsir, ilâhî istivanın bu geometrik mânâya da ölçü olamayacağını ve bunu anlamak için bütün uzaklık ve mesafe kaydının da kaldırılması gerekeceğini özellikle anlatmıştır.
Ve gerçekte mekan ve yön, uzaklık ve me s afe anlayışları da Arş"ın altındadır, Arş'ın üzerinde" değildir. Allah, her şey üzerine bidüziye hazır ve nazırdır. Onun tıpkısına benzer hiç bir şey yoktur.
Şu halde istivası da, mahiyeti belli olan hiç bir istiva ile kıyas kabul etmez. İlâhî zatı ve sıfatı hakkında varid olan kelimelerin, yalnızca lugata ait gerçeklerin mânâlarıyla değil, birer şer'î hakikat olarak düşünülmesi gerekir.

Bunun için burada Arş ve Tahtın ulvî gerekleri olan hüküm ve saltanatın intizam, emir ve iradenin yerine getirilmesi, istilâ (zaptetme) ve isti'lâ (yükselme)'yi, gücün sınırını ve tam adaleti unutup da istiva kelimesinin lisanda oturma veya ayakta durma ve korunma ile istikrarda da kulanıldığından dolayı, Allah tıpkı bir taht, bir sandalye veya dam üstünde duran bir şahıs vaziyetinde Arş'a dayanmış bidüziye oturuyor veya dikiliyor veya yatıyor gibi bir düşünceye sahip olmak, aklen ve şer'an pek büyük bir cahillik olur.
Böyle bir mânâya lafzın lügat bakımından müsaadesi varsa da şer'an ve aklen yoktur. Ve İşte yukarda açıklanan mânâlar bilhassa bunu anlatmak ve öyle vehmi defetmek içindir ki, her biri doğru bir mânâdır.

Yüksek nazmın da hepsine hem dil, hem din ve hem akıl yönünden ihtimali ve müsaadesi vardır. Bununla beraber en doğrusu bunları bütünüyle düşünmek ve ihatası mümkün olmayan ilâhî istivanın hakikatinde durmak lazım gelir.
Çünkü yaratma, gökler ve yer. altı gün, Arş mefhumlarında bile, idrakimizi aşan bir esası vardır. O halde bütün bunların üzerine taallûk eden istivanın hakikati, idrak seviyemizden pek yüksek olduğunu itiraf etmelidir.

Bu bakımdan iman edilecek tefsir Selefin çoğunluğunun mezhebine göre tefsirdir ki şudur: Allah, gökleri ve yeri özel vakitlerde yarattı, sonra da hudûs (sonradan olma) ve yok olma, bir yer tutma ve yon şüphelerinden münezzeh olarak murad ettiği mânâ ile Arş üzerine istiva eyledi". Fakat böyle demek, bu yüksek nazımda bizim anlayabileceğimiz hiç bir mânâ yoktur demek olmadığından da gaflet edilmemek gerekir.”7


Necdet İÇEL

Kaynaklar:
1- Hud; 7
2- el-Münavi, Künuzü'l-Hakaik, s. 78
3- Mesnevi-i Nuriye shf: 100
4- Yasin; 82
5- Mesnevi-i Nuriye shf: 100
6- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c:2, shf: 157-163
7- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c:4, shf: 51-58

Bu yazı 22/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 316 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet