Hz. Nuh Aleyhisselam
ASIL ADI ABDULĞAFUR OLAN İSTİĞFAR KAHRAMANI
HZ. NUH
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen peygamberlerin üçüncüsü Hz. Nuh’tur. Nuh Peygamber, Ulu’l-Azîm peygamberlerin ilkidir. Kendilerine gönderildiği kavim de, Allah'a kulluğu terk edip kendilerine putlar edinerek yeryüzünde fesat çıkartan ilk insan topluluğudur.
Hz. Adem’den takriben 1000 sene sonra Allah tarafından putperest bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Hz. Nuh’un en büyük özelliği putperestliğin hakim olduğu bir topluluğa gönderilen ilk peygamber olmasıdır. Kavmi, putlar gibi kalpleri de taşlaşmış ve anlatılanları anlayamayacak, mahz edemeyecek ve inanamayacakları hale gelmişlerdi.
Hz. İdris’in beş tane varisi vardı. Bunlar, büyük mü’min ve dava adamı ve bir kısmı da hatip idiler. Hz. İdris’ten sonra kavimleri tarafından çok sevildiler. Zamanla sevgi onları putlaştırmaya ve sonra da o putları tapmaya götürdü. Bunlar, “Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.”1 ayetinde anlatılan kişilerdi. Zamanla putlaştırılarak, putperestlikte sembol isimler oldular. Ve sonra kavim tamamen putperest hale geldi. İşte Hz. Nuh, böyle putperest bir kavme gönderildi.
Allah Teâlâ insanlar için birer yol gösterici olan peygamberlerinden biri olan Nuh (as.)'ı kavmine gönderdiğinde, onu yalanlamışlar, alaya almışlar ve onunla mücadeleye girişmişlerdi. Allah'a isyan edip, Resulünün davetine kulak asmayan bu kavim, aynı zamanda yeryüzünde helak edilerek cezalandırılan ilk kavimdir. Bu cezalandırma daha sonraki kavimler için bir ibret kaynağı kılınmış ve Kur'an-ı Kerim'de teferruatlıca zikredilerek, bununla evvelki kavimlerin helaklerine sebep olan davranışlardan kaçınılması için somut bir uyarıda bulunulmuştur. Nûh (as.), dokuz yüz elli sene kavminin arasında kalmış ve bu uzun zaman içinde onları Allah'ın gösterdiği yola tabi olmaya çağırmıştı. Onun bitmek tükenmek bilmeyen uzun süreli bu yorucu gayreti, toplumuna kendisini dinletememiş, onları, sürekli uyarısını yaptığı korkunç azaptan kurtaramamıştı.
Kur’ân-ı Kerîm’de 71. sure Nuh Suresi’dir.
Hz. Nuh’un diğer peygamberlerden ayrı olan özellikleri;
1-Ulu’l-azîm peygamberlerdendir ve onların da ilkidir.2
2-Hz. Muhammed’den (SAV) sonra nev’i bakımından en çok mucize gösteren Hz. Nuh’tur. Tahıllarla alakalı ve ağırlıklı mucizeleri vardır. Tespit edebildiğim kadarıyla 12 nev’i mucizesi vardır. Az sonra anlatılacaktır.
3-Hz. Nuh’un muhatap aldığı kavmin inanmayanları dahil olmak üzere yeryüzündeki bütün insanlar tufan felaketiyle boğulmuşlardır.3 İnsanlık Hz. Nuh’tan sonra yeniden çoğalmıştır. Bu münasebetle Hz. Nuh’a ikinci Âdem de denilir.
4-Her peygamber belli bir sahada kahramandır. Mesela Hz. Yunus ve Hz. Eyüp sabır kahramanlarıdırlar. Hz. İbrahim “hasbî” kahramandır. Hz. Âdem tövbe kahramanıdır. Hz. Nuh da istiğfar kahramanıdır.4
5-950 sene ömrü içerisinde 900 sene peygamberlik vazifesi yapmış, dışta kavminden çekmiş, evde de hanımından çekmiştir. Hz. Lut ile Hz. Nuh’un hanımları da kafire ve haine idiler.5
6-Hz. Nuh gemicilerin de piştârı ve rehberidir.6
Gemiyi yapıyordu. Hz. Nuh'un gemisinin vasıfları hakkında bazı sözler nakledilmiştir. Bu arada denilmiştir ki, boyu üçyüz arşın, eni elli arşın, su kesiminin üstünde kalan yüksekliği otuz arşın, sactan yapılmış üç ambarlı bir gemi idi. Hasen'den naklen rivayet olunduğuna göre, boyu bin iki yüz, genişliği altı yüz arşın imiş. Fakat bu gibi ayrıntılara girişmek boşuna uğraşmak olur, doğrusunu ta y in imkânsızdır. Bu konuda Kur'ân'dan öğrenilen şudur ki, kavmin müminlerini ve ihtiyaçları olan yiyecekleri ve her çeşit hayvanattan iki taneyi, yani birer çifti sığacak genişlikte imiş.
Ancak bu geminin yelkenli olmayıp, vapur gibi, ocaklı ve istim gibi feveranlı, yani kaynayıp fışkıran bir kuvvetle harekete geçtiğini hatırlatan şu cümle çok dikkat çekicidir:
Tennur: Lügatte kapalı bir ocak, bir fırındır ki, dilimizde "tandır" olarak kullanılır. Leys demiştir ki; "tennur" genellikle bütün dillere gelmiş olan bir kelimedir. Bir benzeri de "tennar" teleffuzudur. Ezheri de demiştir ki; "Bu gösterir ki, isim bazan A'cemi olur, Arap onu Arapçalaştırır da sonra Arapça olur. Ve buna delil aslı tennar olmasıdır. Bundan önce Arapça'da "tennur", bilinen bir şey değildir. Bunun benzeri başka dillerden Arapça'ya geçmiş olan dîbâc, dinar, sündüs, istebrak gibi kelimelerdir. Arap bunları konuşmaya başlayınca artık Arapça olmuşlardır."
Feveran kelimesi de biliniyor ki, kuvvet ve şiddetle kaynamak ve fışkırmaktır. Şimdi biz gemiden söz edilirken tam ocak feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin hareket etmeye hazır bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz. Lakin vapuru görmemiş olanlar bunu anlayamazlar ve "Acaba bu ocağın feveranı da ne demektir? Bu olsa olsa bir işaret olacaktır." diye düşünmekte mazur olurlar.
İlk devir müfessirleri (eslaf) bunun hakkında muhtelif mânâlar kayd ve nakletmişlerdir ki, bunları burada özetleyelim:
1- Müfessirlerin çoğu, "tennur"un gerçekten bir ocak anlamına geldiğinde görüş birliği içindedir. Ancak kimisi Nuh'a mahsus bir tennur idi demiş, bir çoğu da ekmek pişirilen bir fırın idi demişler. Kimi Âdem'den kalma idi, kimi de Hz. Nuh'un zevcesinin ekmek pişirdiği bir tandır idi, demiş. Kimi taştan idi, kimi Kûfe tarafında idi demiş ve ha t ta Hz. Ali'den Kûfe mescidinin yerinde idi diye bir söz de nakledilmiştir. Kimi Şam diyarında "Ayn-i Verdan" denilen mevkide, kimi de Hint diyarında idi demişler. Ve bütün bunlar, feveranı suyun kazanda kaynar gibi fırından kaynayıp fışkırmasıyla izah et m işlerdir. Böyle bir feveran âyette niçin geminin inşasına bir sonuç ve yüklenmesi emrine bir şart ve başlangıç olarak gösterilmiş? Bunun çeşitli açılardan yorumuna gelince de, Allah Teâlâ, bunu Hz. Nuh'a tufanın başlayacağına bir alâmet olmak üzere tayin buyurup önce haber vermiş ve böylece bu alâmet ve mucize zuhur ettiği vakit yüklemek emrini vermiş demişler. Fakat bir kısım müfessirler, bu izahı kabul edilebilir bulmamışlar ve başka mânâlar vermişlerdir.
2- Araplar arasında bazan yeryüzüne de "tennur" denildiği görüldüğünden, tennurun feveranı yer yüzünden suların fışkırması olacaktır. Nitekim Kamer Sûresi'nde "Bunun üzerine şakır şakır akan sularıyla göğün kapılarını açtık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. Ezelde takdir edilmiş bir emir üzere sular birleşti."7 buyrulmuştur, demişler. Yer kürenin bir büyük fırın anlamında olduğunu hatırlatan bu görüş dahi dikkate değer ise de bu şekilde feverana yakışan mânâsı su fışkırması değil, ateş püskürmesi olurdu. Çünkü tandır ateş yakılan bir yerdir, bir su kuyusu değildir.
3- Tennur'dan murad yeryüzünün yüksek ve şerefli mevkileri demektir ki,
harikulade bir olay olarak oralara bile sular fışkırmıştır, demişlerdir.
4- "Farettennur", şafak attı, tan yeri ağardı, sabah oldu mânâsına gelir, denilmiş ve bunun Hz. Ali'den menkul bir tefsir olduğu söylenmiş.
5- İş kızıştı, şiddetlendi mânâsına "fırın kızdı" denildiği gibi, "farettennur" da böyledir, denilmiştir. Lâkin bu dört mânânın dördü de mecazdır. Ancak meselenin özü, harikulade bir olaya ait olduğundan tefsir âlimlerinin hemen hepsi (cumhur), bu mânâları, tennur kelimesinin gerçek ve lügat mânâsından saymaya sebep teşkil etmediğini söylemektedirler.
6- Ebu Hayyan, tefsirinde Hasen'den rivayetle "tennur"un "gemide suyun toplandığı yer" olduğunu nakletmiştir, ki bu ifade hemen hemen geminin kazanını andırıyor.
Görülüyor ki, tefsir âlimlerinin rivayetlerinin bazı noktaları yukarıda arzettiğimiz mânâya değinir yapıdadır. Yani geminin yelkenli bir gemi değil, kazanla çalışan bir vapur olduğunu hatırlatır niteliktedir. Rivayetlerdeki bu ayrıntılar da görüldükten sonra biz şimdi hakkıyla diyebiliriz ki, tennurun gerçek anlamıyla bir ocak olması, aynı zamanda onun gemide su toplanan bir kazan ile ilişkili o l masına da engel değildir.
Cumhurun ocak olduğu hakkındaki rivayetiyle bu rivayet arasında çelişki de yoktur. Harf-i tarif ile "ettennur" buyurulması, bunun gemiye ait bir tandır, bir ocak olmasını açıkça belli eder. Ayı zamanda Hz. Nuh'a ait bir tennur ol m ası da buna engel değildir. Çünkü bu onun bir mucizesidir. "Keşşaf" sahibinin, sarahatle belirttiği üzere, âyette gayesi yukarıdaki fiiline müteallik olup, mânâ demek olduğundan, tennurun feveranı gemideki yapım işinin sona ermesi, yükleme ve h areket emrinin de başlangıcı ve şartı olarak gösterilmiştir.
Bunun böyle olduğu göz önünde bulundurulursa, tennurun feveranı gemiyi harekete geçiren kuvvetin kendisini ifade ettiği anlaşılır. Bu günkü söylenişi ile "nihayet emrimiz gelip gemi ateşlendiği vakit" demek olur. Ve bunda tennur ve feveran kelimeleri gerçek anlamda kullanıldığı ve âyetin bu mânâda gayet zahir olduğu da şüphesizdir. Şu halde nassta hakikat anlamını ve zahiri bırakıp da te'vil aramaya hiç de sebep yoktur.
Geminin yapımı tamam olup "fayrap" haline gelmesi, ilâhî emir olan tufanın başlayacağına bir alâmet olmasına da engel olan bir durum değildir. Âyetin bu zahirine karşı, "O zaman öyle bir vapur nasıl yapılabilirdi? Yapılmış olsa bu sanat unutulur mu idi?" gibi vehim ifade eden bir iki sual akla gelebilir. Halbuki daha önceki çağlarda bilinip de sonradan kaybolup gitmiş bir takım sanatların olduğu bile tarihi misallerle sabittir.
Kaldı ki Nuh, gemisini beşerin bilgi ve tecrübe birikimiyle değil, doğrudan doğruya "Bu gemiyi Bi z im gözetimimizde ve vahyimize göre yap!" âyetinde de ifade buyurulduğu gibi, Allah'ın vahyi ile ve yine O'nun gözetiminde yapmıştır. Her çiftten iki tane, yani erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane ki, bunun miktarını Allah bilir, gemiye alınmıştır. Bu kadar canlıyı alabilen ve bunlarla beraber Hz. Nuh'un bir oğlunun dışında bütün aile fertlerini ve az da kavminden kendisine iman etmiş olanları, gerek insanlar, gerek diğer hayvanlar için gerekli olan yiyecekleri dahi yüklenerek, dağlar gibi dalgalar içinde akıp giden bir geminin harikulade bir gemi olması ve bunun basit bir yelkenli gemi gibi düşünülmemesi gerekiyor. "O devirde böyle bir gemi yapılabilir miydi?" sorusuna karşılık, "Öyle fırtınalı ve dalgalı bir tufanda bu kadar yükü küçük b ir yelkenli taşıyabilir mi?" sorusuyla cevap vermek gerekir.6 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’ân dili, Hud suresi tefsiri
7-Bir ömür boyu insanları hakka çağıran, yalvarıp yakaran ve Allah’a dua dua yalvarıp yakarma manasında ona Nuh lakabı verilmiştir. Yani peygamberler Kur’ân-ı Kerîm’de isimleriyle yâd edilir. Hz. Nuh’un ise asıl adı “Abdulğafur” olmasına rağmen, “Nuh” lakabıyla zikredilmiştir. Hz. Nuh lakabıyla anılan ve yâd edilen tek peygamberdir.
8-Gemisi içindeyken suların üstünde Kâbe’yi 40 defa tavaf etmiş, zilhiccenin dokuzunda gemisi içinde Arafat’ta bulunmuş ve Hac vazifesini eda etmiştir. Peygamberler içerisinde gemiyle sular üstünde Kâbe’yi tavaf ederek hac vazifesini yapan tek peygamber yine Hz. Nuh’tur.Hayatının sonunda yine Mekke’ye gelmiş ve Mescid-i Haram’da vefat etmiştir ve mezarı oradadır.8
9-Hz. İbrahim’in bereket-i taam mucizesinden sonra en şumüllü ve en bereketli mucizeyi gösteren Hz. Nuh’tur. Gemisine aldıkları 10 çeşit tahıldan “aşure” adlı yemeği yapmış ve cemaatiyle beraber aylarca yemiş, sonra yeryüzünde tahıllar ve hayvanlar çoğalıp dönüşümü olacağına kadar da onunla hayatlarını devam ettirmişlerdir. Bu manada “Ey Nuh! denildi. Bizden bir selam sana. Ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, bereketler dileğiyle gemiden in…”9 Menkıbe olarak anlatılsa da bugünkü aşure, onun aşuresinin bereketinin devamıdır.
10-Hz. Nuh 10 Muharrem’de gemisinden inmiş ve kavmiyle beraber kurtuluşa ermiştir. Bu sadece Hz. Nuh’un ve kavminin kurtuluşu değil, kendisinden sonra gelen peygamberlerin de kurtuluşunun sembolü olmuştur.10 Hz. Nuh 10 Muharrem’de gemiden karaya ayak basınca11 kurtuluşlarına bir şükran borcu olarak oruç tutmuşlardır. Hz. Nuh’tan günümüze kadar bütün peygamberler ve onlara inananlar 10 Muharrem’de oruç tutmuşlardır. Bu çığırı açan da yine Hz. Nuh’tur. Efendimiz de (SAV) 10 Muharrem’de oruç tutmuş, fakat sadece 10 değil 9. ve 11. günlerde de oruç tutulmasını tavsiye etmiştir.12
11-Hz. Nuh daima hamd ve şükür peygamberiydi. Bir şey yiyip-içtiği, giydiği ve bineğe bindiği zaman “Elhamdülillah” derdi. Bunun için Hz. Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “O (Hz. Nuh) şükredici bir kuldur”13 buyurmuştur.14
“Nuh” kelimesinin Anlamı:
Bu kelime; “çağıran, yalvarıp yakaran ve insanlara çağrı yapan, kendi nefsi için çok ağlayıp hıçkıran” anlamındadır.15
Bazı alimlere göre Nuh kelimesi, Süryanice olup, “sakin kimse” manasındadır. Âlusi, Ruhu'l-Meâni, Nuh suresi tefsiri “Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı...”16 ayetinde Hz. Nuh’un harika sabrına işaret edildiği gibi, onun sakin halini ifade eden ismine de bir delalet söz konusu olması mümkündür.
Hz. Nuh'un uzun ömrü, hep bu tarzda geçmiştir. Kur'an-ı Kerim’de bu manayı çağrıştıran birçok âyet söz konusudur. Ancak biz, konu ile ilgili birkaç misal ile iktifa edeceğiz:
Hz. Nuh’un asıl adı
Asıl adının Abdulğaffar olduğunu, tevbe-istiğfar ile ağlayıp sızlamasından dolayı Nuh adını aldığını söyleyenler de vardır.17
Nuh suresinin 10. ayetinde geçen ve Hz. Nuh’un kavmine yaptığı öğütleri arasında yer alan; “Dedim ki; Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O Ğafur’dur.” şeklindeki ifade, bu manaya çağrışım yapmaktadır.
Hz. Nuh’un soyu ve şekli
Hz. Nuh, Hz. İdris’ten sonra üçüncü batından bir torunudur. Hz. Nuh’un babası “Lemek”, onun babası “Mettu Şelah”, onun babası “Ühnuh” yani Hz. İdris’tir.18
Hz. Nuh; uzun boylu, esmer, ince tenli, uzunca başlı, iri gözlü, uzun ve enli sakallı, iri vücutlu, kolları ve bacakları ince, uyrukları etli bir insandı.19
Kendisi çok sabırlı ve halîm idi.20
Kavmiyle ilgili çağrısı:
“Nuh; Rabbim dedi. Ben milletimi gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı. Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Elbiseleriyle örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler. Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım. Sonra, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.”21
Oğluna yaptığı çağrı:
Hz. Nuh, oğluna seslenmiş ve kendisiyle birlikte gemiye binmesi için ona içten yalvarmıştır.
"Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: 'Yavrucuğum! Sen de gel bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerle beraber olma!' diye seslendi."22
Oğlu için Allah'a müracaat etmesi:
"Nuh Rabbine dua edip dedi ki: Ey Rabbim! Şüphesiz bu oğlum da âilemin fertlerindendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin. "23
4- Kavminin inadı karşısında Allah'a yalvarması:
"Daha önce Nuh da yalvarıp yakarmıştı da biz onun duasını kabul etmiştik."24
"Nuh Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular."25
Nuh Suresi'ndeki şu âyetler de, Nuh isminin "çağıran, çağrı yapan, yalvarıp yakaran" anlamını çağrıştırmaktadır.
"Nuh: Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!"26
"Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!"27
Peygamberliğin verilişi ve verildiği yer
Hz. Nuh’a 50 yaşında peygamberlik verildi ve 1000’den 50 eksik yaşadığını yani kavmi içerisinde 950 sene kaldığını Kur’ân ifade ediyor.28
Hz. Nuh’un Babil’de mi yoksa Arap yarımadasında mı doğduğu hususunda çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Fakat onun Arap beldelerinde doğduğu kesindir. Rivayet edildiğine göre onun gemisi tufandan sonra su üstünde Kâbe’yi 40 defa tavaf etmiş, Arafat’ta vakfe yaparak da hac vazifesini eda etmiştir. İbn-i Esir, onun Arap beldelerine defnedildiğini kesin bir ifade ile söylemektedir. Abdurrahman bin Samit’ten mürsel olarak yapılan rivayete göre Mescid-i Haram’ın inşa edildiği yere cenazesi defnedilmiştir.29
Hz. Nuh’un mucizeleri
Yukarıda da kaydettiğimiz gibi peygamberler içerisinde Efendimiz’den sonra çeşit bakımından en çok mucize gösteren peygamber Hz. Nuh olmuştur. Daha çok tahıllarla, topraklarla ve sema ile alakalı mucizeleri vardır. Mucizelerinden bazıları şöyle sıralanabilir;
Her peygamber gibi Nuh aleyhisselamın da mucizeleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1-Taş, toprak, kum, kül ile alakalı mucizeler
Hz. Nuh’a, kavminden bir kısım kimseler gelip, köylerindeki büyük taşların toprak olmasını teklif etmişlerdi. Hz. Nuh bunun için duâ edince, cenab-ı Hak, Cebrail aleyhisselamı gönderip; “Eliyle taşlara işaret etsin” buyurdu. Hz. Nuh eliyle taşlara işaret edince, bütün taşlar, istisnasız toprak kesildi. Onun bu mucizesi ile 12 kişi imana geldi.
Hz. Nuh kum, toprak, kül gibi şeylere duâ edince, Allahü teâlânın izniyle o şeylerin hepsi yiyecek yemek hâline gelirdi.
2-Çocuklarının akibetini haber vermesi
Hz. Nuh’un; Haam, Saam, Yaam (Kenan) ve Yafez adında dört tane oğlu olmuştur. Bunlardan üç tanesi (Haam, Saam, Yafez) iman etmişler ve gemiye binerek kurtuluşa ermişlerdir. Yaam ise iman etmemiş ve kurtuluşa erenlerden olamamıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de “onun zürriyetini yeryüzünde devamlı kalanların, ta kendisi kıldık” Saffat; 77 ayeti hakkında Efendimiz (SAV); “Nuh’un üç oğlu vardı; Saam, Haam, Yafez”30 buyurmuştur.31
Buna göre yeryüzündeki insanların tümü Hz. Nuh’un zürriyetidirler.32 Başka bir rivayette Efendimiz; “insanların birinci atası Hz. Âdem’dir, ikinci atası Hz. Nuh’tur”33
3-Gözle görülemeyeceği şeyleri görmesi
Hz. Nuh, Allahü teâlânın izni ile çok uzak olan, gözlerin göremeyeceği şeyleri görerek, haber verirdi. Bu mucizesine sebep şu idi: Bir defasında, çocuklarını kaybeden iki kimse gelerek dediler ki: “Hak peygamber isen, çocuklarımızın nerede olduklarını haber ver, biz de iman edelim.”
Cenab-ı Hak, Cebrail aleyhisselamı gönderip, ona, uzak yerdeki şeyleri görecek göz verdiğini bildirdi. Hz. Nuh, doğu istikametine bakıp, pek uzak bir yerde, çocukların koyun gütmekte olduklarını görüp, haber verdi. Hz. Nuh’un haber verdiği yer çok uzak olduğundan, o kimseler, orayı kolay bulabilmeleri için alamet istediler. Hz. Nuh, filân tepe diye tarif etti. O iki kimse, tarif edilen yere gidip, çocuklarını buldular. Bu mucizeyi görmekle, Hz. Nuh’un hak peygamber olduğunu anlayan o iki kişi, imanla şereflendiler.
4-Yerden su çıkarması
Hz. Nuh, mucize olarak, susuz yerlerden su çıkarırdı. Bir defasında kavminden birtakım kimseler, susuz bir yerde yerleşmişlerdi. Bunlar, ziraatçi olduklarından, suya ihtiyaçları vardı.
Bir gün Hz. Nuh’a gelerek dediler ki:
- Bizim yerleştiğimiz yerde su akıtırsan iman ederiz.
Hz. Nuh duâ edince; “Orada bulunan bir dağa gidip, eliyle işaret edersen, su akacaktır” diye vahiy geldi. Nuh aleyhisselam, bildirilen dağa eliyle işaret edince, dağın eteklerinden billur gibi berrak sular akmaya başladı.
5-Ağaçlardan gölgelik yapması
Hz. Nuh’un emir ve işaretiyle, ağaçlar kökleriyle birlikte yerinden kalkıp, başka bir yerde dururdu. Bir defasında, Hz. Nuh, kavminden bazı kimselerle sefere çıkmıştı. Bir yerde konakladıklarında, güneşin sıcaklığı kendilerine çok tesir etti. Yanındakiler, Hz. Nuh’a dediler ki:
- Hak peygamber isen, şu karşıda bulunan ağaca emret de, yerinden kalkıp yanımıza gelip, bize gölgelik etsin!
Hz. Nuh buyurdu ki:
- Allahü teâlânın izni ile bunu yaparsam, hakikaten iman eder misiniz?
Bunun üzerine hepsi de; “Evet, iman ederiz” dediler.
Hz. Nuh, bunun için duâ edince, ağaç yerinden ayrılıp, yanlarına geldi. O toplulukta bulunanların hepsi, bunu gördü ve hayretle seyrettiler. Bu mucize ile, o topluluktan sekiz kişi imanla şereflendi. Diğerleri ise; “Bu sihirdir” diyerek küfür ve dalalette ısrar ettiler.
6-Bulutsuz havada yağmur yağdırması
Hz. Nuh’un diğer mucizeleri de şunlardır:
Hz. Nuh bulutsuz olarak yağmur yağdırdı. Rivayet edildiğine göre, kavminden bazı kimseler, Hz. Nuh’a gelerek dediler ki:
- Bir mucize gösterirsen, iman ederiz.
Hz. Nuh da buyurdu ki:
- Nasıl mucize istersiniz?
- Bulut olmadığı hâlde yağmur yağdır.
“Ellerini semaya kaldır!”
Hz. Nuh, bunun için duâ edince, Allahü teâlâ; “Ellerini semaya kaldır” buyurdu. Hz. Nuh emir icabı, ellerini semaya kaldırdı. Kaldırmasıyla birlikte yağmur yağmaya başladı. Aslında, onların böyle mucize istemekten maksatları, mucizeyi görünce iman etmek değildi. Kendi bozuk düşüncelerine göre, Hz. Nuh’tan yapamayacağı, gücünün yetmeyeceği bir şey isteyip, yapamayınca da, güya, birbirlerine; “Bakın! Bu peygamber filan değildir. Hakikaten peygamber olsa mucizeler gösterirdi” diyeceklerdi. Fakat hakikat, onların kısa görüşleriyle zannettikleri gibi olmuyordu.
7-Kuru ağaçların bir anda meyve vermesi
Hz. Nuh, kuru bir ağacın meyve vermesi için duâ edince, ağaç hemen yeşillenir, meyve verirdi. Bir defasında, kavmini imana davet ederken, onlar, mucize olmak üzere, daha önce kurumuş olan ağaçları göstererek; “Bunlar meyve versin” dediler. Hz. Nuh, bunun için duâ edince, ne kadar kuru ağaç varsa, hepsi meyve verdi.
Hz. Nuh, selametle gemiden indiğinde, mübarek eliyle bir ağaç fidanı dikmişti. Onun bir mucizesi olarak, o fidan biraz sonra, rengi birkaç nevî olan çeşit çeşit meyveler verdi.
Önceden gemiye koymuş oldukları fidanları da dikti. Onlar da kısa zamanda yeşerip meyve verdi. Bunlardan ilkinin zeytin olduğu, “Mektubât-ı imam-ı Rabbanî”de yazılıdır.
8-Geminin dile gelmesi
Hz. Nuh, gemiyi tamamladığında, müşrikler gemiyi yakmak istedikleri hâlde yakamadılar. Cenab-ı Hakkın kudretiyle, Hz. Nuh’un bir mucizesi olarak gemi konuştu. Bu sırada gemiden; “Lâ ilâhe illallah. Ben o gemiyim ki, bana giren kurtulur. Girmeyen helâk olur. Bana ancak ihlas sahibi olanlar biner” diye ses geldi.
Bunun üzerine Nuh aleyhisselam müşriklere buyurdu ki:
- Ne dersiniz? Şimdi bana iman eder misiniz?
Onlar ise; gemiyi yakabilmek için, etrafında çok büyük ateşler yaktıkları hâlde, gemiye bir şey olmamıştı. Bu durum karşısında, Hz. Nuh’a iman edecekleri yerde, kızıp hakarete devam ettiler.
9-İnsanların çoğalması
Hz. Nuh’un duâsı bereketiyle, gemide bulunan müminler karaya çıktıktan sonra, kısa zamanda çoğaldılar.34
“Onun (Hz. Nuh’un) neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.”35
Buna göre yeryüzünde insanların tamamı Hz. Nuh’un zürriyetindendirler.36
Hz. Nuh, Hz. Âdem’den sonra insanların atası yani ebu’l beşer’dir.37
Burada şöyle bir soru akla gelmektedir; Hz. Nuh’un gemisinde çocuklarından başka ümmetinden de bazı kimseler vardı. Onların da çocukları yok muydu? Onların nesli çoğalarak geliştiyse nasıl oluyor da insanlar sadece Hz. Nuh’tan ve evlatlarından çoğalmış oluyor.
Semânîn şehrinin kuruluşu
Hz. Nuh’un gemisi hiç durmadan altı ay su üzerinde38 dağlar gibi dalgalar arasında akarak39 dünyanın her tarafını dolaştı.40 Hz. Nuh, Cûdî dağında bir ay kalıp, sular çekildiği ve yerler kuruduğu zaman, yanındakilerle birlikte Muharrem ayının 10. günü dağdan indi ve o gün cemaatiyle beraber şükür orucu tuttular.41 Hz. Nuh gemiden indikten sonra Musul’un üst tarafında, İbn-i Ömer ceziresinin yakınında Cûdî dağının yanında Semânîn diye anılan yerde, yanındakilerinin her birisi için birer ev yaptırdı.42
Hz. Nuh, Semânîn denilen yere yerleştikten sonra ekin ekti, üzüm çubuğu dikti, bulunduğu yeri düzledi ve onardı.43 Bir müddet sonra Semânîn halkı vebaya tutuldu ve Hz. Nuh’un oğullarından başka hepsi öldü.44 Böylece yeryüzü Hz. Nuh’un çocuklarına kaldı ve Hz. Nuh yeryüzünü üç oğlu arasında bölüştürdü.45
10-Putların yüz üstü düşmesi
Hz. Nuh; halkın, heykellerinde, puthanelerinde bulunduğu sırada yanlarına gidip “Lâ ilahe illallah, Nuh nebiyullah deyiniz” dedikçe, işitmemek için halk başlarının elbiselerinin içine sokar, kulaklarını da tıkarlardı.
Yine bir gün onlara aynı telkini yaptığı zaman putlar yüzlerinin üzerine düştüler. Kavmi kalkarak Hz. Nuh’u yüz üstü düşünceye kadar dövdüler.46
11-Hz. Nuh’un bedduasıyla kralın ölümü
Putların yüz üstü düştüğünü haber alan Kral Mahvil, Hz. Nuh’u huzuruna getirtti; “Senin hakkında işittiklerim nedir? Sanemleri kürsülerinden düşüren bu sihri nerden öğrendin?” diye sordu. Hz. Nuh; “Onlar dediğin gibi birer ilah olsaydı yüzlerinin üstüne düşmezlerdi. Ben Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’tan kork ve O’na şirk koşma” dedi. Kral Mahvil “Sanemler bayramı hazırlanıncaya kadar Hz. Nuh’un tutuklanmasını, putların tekrar yerine yerleştirilmelerini ve onarılmalarını emretti. Ta ki bayram gelince halk bu putları görsün.”
Hz. Nuh, Kral Mahvil’e beddua etti. Kral, bir baş ağrısına tutularak aklını kaybetti. Bir hafta sonra öldü.47
12-Gemiyi yakmak isteyenlerin helakı
Sona doğru
Hz. Nuh, tebliğ ve davet vazifesini gece, gündüz, gizli, açık yapmaya devam etti.
“Fakat kendisinin, bütün bu çabaları, onların, imandan kaçmalarından, küfürlerini artırmalarından başka bir işe yaramadı, boşa gitti.”48
Bunun üzerine, Hz. Nuh; "Ey Rabbim! Onlar, bana isyan ettiler. Malları ve evlatları, kendilerinin hüsranlarından başkasını artırmayan kimselere uydular. Onlar da, büyük büyük hileler yaptılar. (Halk tabakasına): Sakın! Taptıklarınızı, bırakmayınız. Hele, Vedd'den, Süva'dan, Yağus'dan, Yauk'dan ve Nesr'den vazgeçmeyiniz! dediler. Gerçekten, onlar, birçok kimseleri, baştan çıkardılar. Sen, ey Rabbim! O zâlimlerin, şaşkınlıktan başkasını artırma!”49
“Ben, artık, mağlûbum! Benim intikamımı al!”50
“Benimle onlar arasındaki hükmü Sen ver de, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.”51
“Ey Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutan hiç bir kimse bırakma! Çünkü, Sen, onları, bırakırsan, onlar, kullarını yoldan çıkarırlar, nankör ve tacirden başka da, doğurmazlar! Ey Rabbim! Beni, Anamı, Babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, erkek müminleri, kadın Mü'minleri yarlığa! Zâlimlerin helakinden başka bir şeyini de, artırma!”52 diyerek dua etti.
Geminin hazırlanışı
Hz. Allah, Nuh Aleyhisselâm'â ağaç dikmesini emretti. O da, dikti. Nuh Aleyhisselâmın diktiği, Sac ağacı, kırk yılda büyüyüp yetişti ve boyu, üç yüz zira'ı buldu.53
Sac ağacı: Hint ülkesinde yetişen kara ve büyük bir ağaç olup bunun, Abanus ağacı olduğu da, söylenir.54
Yüce Allah tarafından Nuh Aleyhisselâma şöyle vahyolundu:
"Kavminden, iman etmiş olanlardan başkası asla imana gelmeyecektir. O halde, onların işlemekte oldukları şeylerden dolayı tasalanma! Bizim nezaretimiz altında ve Vahyimiz (talimatımız) veçhile Gemi yap! Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü, onlar, suda boğulmağa mahkûmdurlar!”55
Yüce Allah, dikilmiş ve yetişmiş olan ağaçları kesip gemi yapımında kullanmasını Nuh Aleyhisselâma emretti.56
Nuh Aleyhisselâm marangozdu. Ağaçları, kesti ve kuruttu. Ama Nuh Aleyhisselâm geminin nasıl yapılacağını bilmiyordu.57
“Yâ Rabb! Yapılacak gemiyi nasıl yapayım?" diye sordu. Allah “Onu, üç suret üzerine, devrik yap: Başını horoz başı gibi, karnını kuş karnı gibi, kuyruğunu horoz kuyruğu gibi meyilli yap ve üç kat olarak yap!”58 buyurdu.
Nuh Aleyhisselâm, gemiyi yapmaya başladı. Kestiği sac ağacından tahtalar biçti. Üç yıl bununla meşgul oldu. Demirden çiviler yaptı. Gemi için gereken zift vesair her şeyi hazırladı. Yapılacak şeylerin hepsini, kendisi yaptı, çattı.59
Eline aldığı keseri, yapacağı şeyde hiç yanılmıyordu.60
Nuh Aleyhisselâm gemiyi yapıp çatarken, kavminden, her hangi bir topluluk, yanından geçtikçe alay etmek için: “Ey Nuh! Peygamberlikten sonra, marangozluk yapıyorsun ha? Ne yapıyorsun sen?" diyorlar. Nuh Aleyhisselâm da: "Gemi yapıyorum!" deyince; "Demek, karada gemi yapıyorsun ha? Gemiyi, karada nasıl yüzdüreceksin?” Birbirlerine de: “Bakmıyor musunuz şu deliye? Su üzerinde seyretmek için ev yapıyor! “Hani ya, su, nerede?!" diyerek gülüşüyor, alay ediyorlardı.61
Nuh Aleyhisselâm da; “Siz, nasıl bizimle eğleniyorsanız, biz de, sizin bu eğlenip durduğunuz gibi, sizinle eğleneceğiz! (Âhirette de) dâimi azabın kimin başına ineceğini, ileride görecek, bileceksinizdir!”62 diye cevap veriyordu.
Geminin yapılışı, iki yıl sürdü.63
Geminin planı
Geminin uzunluğu: Nuh Aleyhisselâmın babasının dedesinin zirai ile üç yüz zira, geminin eni elli zira, geminin yüksekliği otuz zira idi.64
Gemi: alt kat, orta kat, üst kat olmak üzere üç kattı. Geminin her katı, on zira yükseklikte idi. Bunlara, küçük birer ışık deliği (pencere) de, konulmuştu. Geminin, birbirinden aşağı olmak üzere üç kapısı vardı. Geminin üst katında, içilecek su için depolar ve yiyecekler için de, iki yanına tahtadan dolaplar yapılmıştı.65 Geminin altı ziraı, su içinde idi.
Yapılan geminin gövdesi: kuş göğsü gibi suyu yaracak biçimde meyilli, devrikti. Geminin baş tarafı horoz başı gibi, karnı: kuş karnı gibi, kuyruk tarafı da, horuz kuyruğu gibi meyilli idi. Geminin kanatları da vardı. Geminin tahta levhaları, demir çivilerle çivilenip berkitilmişti. Çivilenen tahta levhaların arasından, içeriye su sızmaması için, Gemi, içinden ve dışından ziftlenmişti.66
Gemiye ne zaman, kimler ve kaç kişi bindi?
Yüce Allah; Nuh Aleyhisselâma:
“Nihayet, emrimiz gelip de, fırın (tandır) kaynadığı zaman, her birinden (her bir nevi'den erkek, dişi) ikişer çift ile -Aleyhlerinde söz geçmiş (helakleri kesinleşmiş) olanlar, müstesna olmak üzre- aileni ve iman edenleri (Geminin) içine yükle!" buyurdu. Zâten, onun maiyyetindeki az sayıdaki kimselerden başkası da, iman etmemişti. Bunun üzerine, Nuh (Aleyhisselâm), Gemiye binecek olanlara: "Bininiz içerisine! Onun, akması da, durması da, Allâh’ın ismiyledir, Hiç şüphesiz, Rabbim, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.” dedi.67
Nuh Aleyhisselâm; Gemi'ye, oğulları: Sam, Ham, Yâfes ve bunların zevceleri ile kendisine iman etmiş bulunan altı kişiyi bindirdi. Oğlu Yam (Ken'an) ile karısı Vaile geri kaldı. Çünkü onlar kâfirlerdi.68 Halka, Nuh Aleyhisselâmın mecnun olduğunu söylerdi. Yafez ile Vaile, kavmi gibi küfür üzerinde direnerek onlarla birlikte suda boğulup gitmiştir.69
Bir rivayete göre, gemisinde seksen kişi bulunduğu da söylenir.70
Âdem Aleyhisselâmın, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilen tabutu da, gemiye alındı ve erkeklerle kadınlar arasına konuldu. Gemiye binildiği zaman, Recep ayından on gece geçmiş bulunuyordu.71
Kral’ın gemiyi ve içindekileri yakmak için gelişi
Nuh Aleyhisselâmın, gemiye bindiği ve azığını gemiye yüklediği haberini alınca, Kral Dermesil;
"Onları, akıtıp taşıyacak su nerede? diyerek gemiyi yakmak üzere adamlarından bir takım süvarilerle birlikte geminin bulunduğu yere kadar gitti.
Nuh Aleyhisselâmın oğlu Yam da, Kralla birlikte gelenler arasında idi.
Kral, Nuh Aleyhisselâma seslenip:
"Gemini, akıtacak su nerede?!" dedi. Nuh Aleyhisselâm: "O su, senin durduğun yerde, sana gelecektir!" dedi. Kral: "Bu, çok şaşılacak, hiç olmayacak şeydir! Demek, sen, kuru toprakta şu Gemiyi yüzdürecek sular, seller olacağını söylüyorsun ha?! Sen de, seninle birlikte bulunanlar da, onun içinden hemen ininiz! Yoksa, hepinizi, yakarım!" dedi. Nuh Aleyhisselâm: "Allâh’a karşı, gururunu çoğaltma da, imana gelmekte acele et! Yüce Allâh’a, eş, ortak koşmayı bırakıp Müslüman ol, doğru yolu bul! Aksi takdirde, azabı, önünde hâzır bulacaksın!" dedi.
Tufan haberi, inkar ve telaşlanış
Nuh Aleyhisselâm, Kralla konuştuğu sırada, bir adam gelip bir kadın'ın ekmek pişirdiği Tandırından su fışkırmağa başladığını, Krala haber verdi. Kral; "Tandırdan, su fışkırmış olamaz!" dedi. Nuh Aleyhisselâm; ona: "Yazıklar olsun sana! O, İlâhî gazabın geliş belirtisidir! Rabbim, bana, bunu böyle vahyetti. Bu, bütün yeryüzünün delinip deşileceğine, atını, dikildiği yerden ayıracağına ve atının ayağının altından su fışkıracağına işarettir!" dedi.
Kral atını durduğu yerden ayırınca ayağının altından su fışkırdığını gördü ve atını başka bir yere sürdü. Orada da aynı hal vardı. Herkes tufan olacağını anlıyor fakat vaktini bilmiyordu. Onun için Kral dağın başında maakile yiyecek doldurmuştu. Kral telaşla ev halkıyla birlikte dağa çıkmak istedikleri zaman, dağın başından kayaların üstlerine yuvarlandığını gördüler. Yerden sular fışkırıyordu. Fışkıran sular çok sıcak ve pis kokuluydu.72
Göklerden boşalan yağmurlar, yerden fışkıran seller, bütün yeryüzünü tuttu ve dağları kapladı. 73
Sular, dağların tepesinden 15 zira yükseldi. Güneşin ve ayın ışığı karardı, dünya karanlığa boğuldu, gece-gündüz bir oldu ve yağış 40 gün sürdü. Seller, yeryüzünde taşmadık ve aşmadık yer bırakmadı.74
Hz. Nuh ile gemidekilerden başka yeryüzünde bulunanların hepsi tufan soyunda boğuldu.
Hz. Nuh’un gemisi bütün dünyayı dolaştı. Habeş ülkesine, Cidde tarafına, Rum ülkesine, Arz-ı Mukaddes’e, Mekke haremine kadar gitti. Sonra Yemen’e doğru, oradan dönerek Cûdî dağının başına ulaştı.75
Hz. Nuh’un gemisi hiç durmadan altı ay kadar suların üzerinde, dünyanın her yerinde dolaştı.76
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Nuh’un bu tufanını Kamer, Hud, Ankebut, Nuh, Mu’minun, Araf, Şuara ve Yunus surelerinde, teferruatıyla birlikte anlatır. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Musa’dan sonra değişik surelerde en çok anlatılan peygamber Hz. Nuh’tur.
Hz. Nuh’un hayatından alacağımız dersler
1-Hz. Nuh’un kavmi hem kafir hem de zalim idi. Allah, kafire mühlet verir de zalimlere asla mühlet vermez. Onlar yaptıkları zulmün cezasını Tufan’da boğulmak suretiyle çektiler. Ve zaten Cenab-ı Hak, Nuh tufanının sonucunu “Kahrolsun o zalimler” denilerek bitmesi, onların başına gelen musibetin sebebinin zulüm olduğuna dikkat çeker.
Üstad Bediüzzaman hazretleri de bu ayeti, Kur’ân’ın uslubuna bakan yönüyle ele alır ve şöyle der;
Hem meselâ, "Ve denildi ki: "Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut." Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve "Zâlimler gürûhu Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi."77
İşte şu âyetin bahr-i belâgatından bir katreye işaret için, bir üslûbunu, bir temsil aynasında göstereceğiz.
Nasıl bir harb-i umumide bir kumandan zaferden sonra ateş eden bir ordusuna "Ateş kes!" ve hücum eden diğer bir ordusuna "Dur!" der, emreder, o anda ateş kesilir, hücum durur. "İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelü's-sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular" der. Aynen öyle de, Padişah-ı Bîmisâl kavm-i Nûh'un mahvı için semâvât ve arza emir vermiş; vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: "Ey arz, suyunu yut; ey semâ, dur, işin bitti! Su çekildi. Dağın başında memur-u İlâhînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zâlimler cezalarını buldular." İşte şu üslûbun ulviyetine bak. "Zemin ve gök iki mutî asker gibi emir dinler, itaat ederler" diyor. İşte şu üslup işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve arz hiddete geliyorlar ve şu işaretle der ki: "Yer ve gök iki mutî asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan edilmez, edilmemeli." Dehşetli bir zecri ifade eder. İşte tûfan gibi bir hâdise-i umumiyeyi bütün netâiciyle, hakâikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i'câzlı, cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sâir katrelerini şu katreye kıyas et. Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak…”78
2-Hz. Nuh'un hanımının ve oğlunun, O'nun bütün gayretlerine rağmen kâfir olarak ölmelerinde, çok ibretler vardır. İnsanlar kendi iradelerini kullanarak imana talip olmadıkça, Allah kimsenin kalbine imanı zorla yerleştirmez. İmanı elde etmiş kimselerin kalbinden de, hiçbir sebep yokken, imanı zorla çekip almaz. Kul kendi fiil ve hareketleriyle imana liyakatini kaybederse, Allah da onun kalbindeki iman nurunu söndürür. O kulu küfür karanlıklarına terk eder.
Evet, insanın yaşadığı muhitin ve çevrenin, insan üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Ekseriyetle iyi muhitte olanlar iyi, kötü muhitte yaşayanlar da kötü olduğu bir gerçektir. Fakat bu, iyi veya kötü oluş sebeplerinden sadece bir tanesidir. Nitekim bazen aksi de olabilmektedir. İşte Hazret-i Nuh'un karısı ile oğlunun durumları... Bunlar, Peygamber ocağında yaşadıkları ve iyi bir muhitte bulundukları halde, irade ve ihtiyarlarını kötüye kullanarak iman etmemişlerdir. Demek ki, asıl mesele; kişinin hür irade ve ihtiyariyle, küfür ve iman yolundan birisini tercih etmesinde düğümlenmektedir. İmanı elde etmek için, insanda her şeyden önce arzu, cehd, gayret ve takip lâzımdır. Allah'ın O'nu ihsan etmesi, işte bu mukaddemeler üzerine tecelli edecektir. İnsan da böylece mü'min bir kul olacaktır.
Sa'd Taftazani, imanı “Kulun irade-i cüz'iyyesinin sarfından sonra, onun kalbine Cenâb-ı Hak tarafından ilka edilen bir nurdur.”79 diye tarif ederek, bu gerçeği, en güzel şekilde ifade etmiştir.
Hazret-i Nuh'un 950 sene gibi uzun zaman devam eden tebliğ vazifesinde karşılaştığı güçlüklerde ve nihayet, “Yâ Rab, ben artık mağlûp düştüm» demesinde; karısının ve oğlunun kâfir oluşunun ve kâfirler hesabına, aleyhinde çalışmasının da bir ölçüde rolü olmuştur.
Hazret-i Hatice Validemizin Resûl-i Ekrem Efendimize daha ilk andan itibaren bütün ruh-u canıyla yardımcı olup elinden gelen her türlü yardımı yapması gibi; karısı Vâile ve oğlu Ken'an da Hazret-i Nuh'a yardımcı ve destek olsaydılar, herhalde Hazret-i Nuh'un çektiği eza ve cefaları, bir derece daha hafifleyecekti.
İçteki huzursuzluk, insan için, dıştan gelen huzursuzluktan daha tesirli ve yıkıcıdır. Hariçteki huzursuzluklar, kapıyı örtünce dışarıda kalır. Evinde huzur varsa, aile efradıyla arasında fikir ve gönül birliği mevcutsa insanın bütün üzüntüsü, elemi, ızdırabı hafifler. Vazifeye devam için taze bir kuvvet ve zinde bir şevk alır. Ama dışardaki can sıkıntısı ve yorucu haller, evde de devam ederse, şevk ve azim kırılır, duyduğu eza ve cefalar kat kat artar.
3-Tebliğ ve irşad insanları, vazifelerini yapmalıdırlar. İnsanların dinleyip dinlememeleri Allah’ın elindedir. Bizler vazifemizi yapmakla mükellefiz. Hz. Nuh’a 850 senede (tufana kadar) 80 kişi iman ettiyse, bu ortalama 10-15 senede bir kişinin iman etmesi demektir. Fakat O, buna rağmen, asla ve kat’a vazifesinden vazgeçmemiş, kemal-i sabır ve metanetle devam etmiştir. Üstad Bediüzzaman hazretleri de bu hususu şöyle anlatmıştır;
“Ey sevaba hırslı ve a'mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ' ile değildir. Belki hüner, rızâ-i İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla "Herkes beni dinlesin?" diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma.”80
4-Kafirler, putperestler her ne kadar azgın hale gelip başarılı ve galip görünseler de, “akibet müminlerin ve müttakilerin olacak”81, “hak daima galip gelecektir.”82 Onun için bizler mağlup oluşumuzu, imtihan hikmetlerine atfederek, sabır ve sebat içerisinde davamıza hizmet etmeye devam etmeliyiz.
5-Dinin fakir ve zayıfların daima hâmisi olması; sınıflar arasındaki uçurumları doldurması; Komünizmin temel felsefesi olan Marksizm’e göre bütün dinler; cemiyette hâkim idareci sınıfın ve aristokrat zümrenin halk kitlelerini sömürmesini yerinde bulur ve bu sömürü ve zulüm düzeninin devamına hizmet eder. Bundan dolayı onlara göre, din, halkın afyonudur. Hâkim sınıfın zulmüne alkış tutmuş ve onların sömürücü emellerine hizmet etmiştir daima. Marksistlerin İslâmiyet de dahil bütün dinlere teşmil ettikleri bu hüküm, yanlış ve haksız bir hükümdür. Hz. İsa'dan sonra tahrif edilmiş ve ruhban sınıfın elinde halkı ezmeye vesile kılınmış olan Hıristiyanlık için bir ölçüde doğru olsa bile, hak dinler, bilhassa İslâmiyet hakkında geçersizdir. Hiç bir hak din, zulüm ve sömürünün safında yer almamış, fakir halkı, azınlık, inançsız bir zenginler ve asilzadeler zümresinin keyfi olarak sömürüp istismar etmesine göz yummamıştır. Hak dinlerin ortaya çıkışı, aslında bu şekildeki bozuk düzenlerin yerine hak ve adalete dayanan ilâhi bir nizam tesis etmeye matuftur. Zenginlerle fakirler, idarecilerle idare edilenler, asilzadelerle asilzade olmayanlar arasındaki derin uçurumları doldurmak; onları hukukta birbirine eşit hale getirmek ve hepsini iman kardeşliği potasında eritmektir. Bütün peygamberler, haksızlığa, bâtıla, zulme karşı hak ve adaletin tesisi için çetin mücadeleler vermişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de zikri geçen peygamber kıssalarında bu husus açık bir şekilde göze çarpar. Onlara ilk önce iman edenlerin hep fakirler, zulüm ve baskı altında ezilenler olması; hâkim sınıfı telâşlandırmış; peygamberlerin etrafında meydana gelen bu halkalaşmaya mani olmak için, her türlü sinsi plâna başvurmuşlardır: Alay, hakaret, iftira, işkence, baskı. Hattâ öldürme teşebbüsleri... Bu sinsi plânlardan biri de, Hz. Nuh'a yapılan; «fakirleri yanından kov; o zaman sana iman edelim» teklifidir.
6-Şirk ve küfrün arz ve semayı gazaba getiren büyük bir zulüm ve cinayet olduğu Hz. Nûh kıssasının, bize verdiği en mühim bir ders de, şirk ve küfrün, yalnız Cenâb-ı Hakk'ı değil, arz ve semayı da gazaba getiren büyük bir cinayet olduğu hususudur. Çünkü küfür ve şirk, Cenâb-ı Hakk'ın hukukuna azim bir tecavüz olduğu gibi, mahlû-katın hukukuna da büyük bir tecavüzdür. Mevcudatı manasızlıkla itham, kâinatı başıboş, gayesiz, serseri olarak görmektir. Bu ise, kâinata ve içindeki tüm mahlûkata en büyük hakarettir. İnsanoğlunun bu cinayet ve günahı, mahlûkata hakareti yüzünden zaman zaman semâvat ve arz, Allah'ın izni ile gazaba gelmişler, kâfir ve müşrikleri helak ederek gereken cezalarını vermişlerdir. Bu meyanda Nûh kavmi de, deniz sularının kabarması, yağmur sularının sürekli yağması neticesi meydana gelen Tufanla helak edilmişlerdir.
Bu hususta Bediüzzaman hazretleri şöyle söylüyor;
“Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur'ân-ı Hakim, mu'cizâne ifade ediyor. Yani: Kavm-i Nuh'un başına gelen tufan ile semâvat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semûd ve Âd'in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Fir'avne karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun'a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı âhirette “Az daha öfkeden çatlayacak” sırrıyla Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek ve gayet müthiş bir tarzda ve i'cazkârane ehl-i dalâlet ve isyanı zecr ediyor.
Sual: Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsi günahları, kâinatın hiddetini celb ediyor?
Elcevap: Küfür ve dalâlet, müthiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünkü: Hilkat-ı kâinatın bir netice-i âzami, ubûdiyet-i insaniyedir ve Rubûbiyet-i îlâhiyyeye karşı iman ve itaatle mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalâlet ise, küfürdeki inkâriyle, mevcudatın ille-i gayeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i âzami reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nev'i tecavüz olduğu gibi, umum masnûatın âyinelerinde cilveleri tezahür eden ve masnûatın kıymetlerini, âyinedarlık cihetinde âli eden Esmâ-i İlâhiyyenin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ-i kutsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnûatın kıymetini tenzil ile o masnûata karşı bir tahkir-i azimdir. Hem umum mevcudatın her biri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur-u Rabbani derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, câmid, fâni, mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nev'i tahkirdir.
İşte envâ-ı dalâlet derecatına göre az çok kâinatın yaradılmasındaki hikmet-i Rabbâniyeye ve dünyanın bekâsındaki makâsıd-ı Sübhaniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalâlete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor.” 83
Cenab-ı Hak, bütün peygamberlere salat ve selam eylesin.
Hz. Nuh’tan (aleyhisselam) alacağımız derslerle hayatımızı şekillendirmeye ve yönlendirmeye muvaffak eylesin. Amin…
Necdet İÇEL
KAYNAKLAR
1-Nuh; 23
2-Ahzab; 8
3-Nuh; 26
4-Nuh; 10
5-Tahrim; 10
6-Hud; 37-38
7-Kamer; 11-12
8-İbn-i Esir, el-Kamil fi’t-tarih c: 1, shf: 78
9-Hud; 48
10-Tahir’ül Mevlevi, Müslümanlıkta ibadet tarihi, shf: 103-112
11-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur’an dili, c: 4, shf: 2484
12-Buhari, Savm; 69
13-İsra; 3
14-Ahmed ibn-i Hanbel, ez-Zühd, shf: 87
15-Rağıb el İsfehani, Müfredat, shf: 827; Kurtubi, 4/62; Savî, 1/80; Alusi, 7/211
16-Ankebut; 14
17-Âlusi, Ruhu'l-Meâni, Nuh suresi tefsiri
18-Belazuri, Ensabül Eşraf, c: 1, shf: 3
19-Mes’udi, Ahbarüz-zaman, shf: 57
20-Kurtubi, Tefsir, c: 9, shf: 42
21-Nuh; 5-9
22-Hud; 42
23-Hud; 45
24-Enbiya; 76
25-Nuh; 21
26-Nuh; 26
27-Nuh; 28
28-Ankebut; 14
29-İbn-i Esir, el-Kamil fi’t-tarih c: 1, shf: 78
30-Hakim, Müstedrek, c: 2, shf: 546
31-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 106
32-Taberi, Tefsir, c: 23, shf: 67
33-İbn-i Haldun, Tarih, c: 2, shf: 4-5
34-Yakubi, Tarih, c: 1, shf: 16
35-Saffat; 77
36-Taberi, Tefsir, c: 23, shf: 67
37-Ahmed ibn-i Hanbel, c: 1, shf: 5
38-Kurtubi, Tefsir, c: 9, shf: 36
39-Hud; 42
40-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 41
41-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 41
42-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 42
43-Yakubi, Tarih, c: 1, shf: 15
44-Yakut, Mucem’ül Büdan, c: 2, shf: 84
45-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 98
46-Mes’ûdi, Ahbarüz-zaman, shf: 88-89
47-Mes’ûdi, Ahbarüz-zaman, shf: 88-89
48-Nuh; 6
49-Nuh; 21-24
50-Kamer; 10
51-Şuara; 118
52-Nuh; 26-28
53-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 180-181
54-Ahderi, c: 1, shf: 390
55-Hud; 36-37
56-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 90-91
57-Zemahşeri, Keşşaf, c: 2, shf: 268
58-Kurtubi, Tefsir, c: 9, shf: 42
59-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 92
60-Kurtubi, Tefsir, c: 1, shf: 31
61-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 92
62-Hud; 38-39
63-Zemahşeri, Keşşaf, c: 2, shf: 268
64-Zemahşeri, Keşşaf, c: 2, shf: 268
65-Yakubi, Tarih, c: 1, shf: 14
66-Suyuti, Durrül Mensur, c: 3, shf: 327
67-Hud; 40-41
68-Taberi, Tarih, c: 28, shf: 169
69-Tahrim; 10
70-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 41
71-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 41
72-Mes’udi, Ahberüz-zaman, shf: 60-61
73-Zemahşeri, Keşşaf, c: 4, shf: 37
74-Yakubi, Tarih, c: 1, shf: 14
75-Taberi, Tarih, c: 1, shf: 94
76-İbn-i Saad, Tabakat, c: 1, shf: 41
77-Hud; 44
78-Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi beşinci söz
79-İşaratül İcaz, shf: 41
80-Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi birinci Lem’a
81-Hud; 49, Kasas; 83, Lokman; 22
82-Buhari, Cenaiz, 79
83-Risale-i Nur Külliyatı, On üçüncü Lem’a
Bu yazı 26/12/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 1617 kişi tarafından okunmuştur.