Hz. İsa'nın Diriltme Mucizesi
Önce “mu’cize” kavramı üstünde biraz duralım: Türkçemizde, “hârika, garîbe, ucûbe, kerâmet, tuhaf, tabiatüstü..” manalarına gelen mu’cize kelimesi, kudretin zıddı olan “acz” kökünden türemektedir.
Mu’cize, aczi yaratan manasında kullanıldığı için aslında Allah’tan başkasına verilemez. Çünkü gerçekte kudret veren ve âciz bırakan sadece Allah’tır.
Bu sebeple mu’cize karşısında insanları acze düşüren ve bunu yaratan yine kendisidir. Fakat meydana gelen hârikulâde hâdise, insanların âciz kalmalarına ve ona karşı muaraza edememelerine sebep olduğu için “mu’cize” diye isimlendirilmiştir.
Istılâhî ve dinî manasıyla mu’cizeyi şöyle tarif etmişlerdir:
“Mu’cize, inkâr edenlere meydan okuduğu bir sırada, peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde benzerini getirmekten kendilerini âciz bırakacak tarzda meydana gelen harikulade bir iş, bir olaydır”
“Mu’cize;
a) Peygamberlerin elinden zuhur eden,
b) Peygamberlerin peygamberliğine delâlet eden,
c)Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen,
d) Hârikulâde, tabiatüstü hâdiselerdir.”
Her peygamber mu’cize göstermiştir. Mu’cizelerin ifâde ettiği, işâret ettiği hakîkatler vardır. O asırda, o devirde ve bölge de hangi sanat ve ilim ve fen ileride ise, peygamberler o noktada mu’cize göstermişlerdir.
Âlimlerden birçoğu şöyle diyorlar:
“Allah her peygamberi zamanının insanlarına uygun gelecek bir mu’cize ile gönderilmiştir. Meselâ Hz. Musa’nın (as) zamanında sihir çoktu ve sihirbâzlar hürmet görürdü. Allah O’na öyle bir mu’cize verdi ki, gözleri fal taşı gibi açıldı. Sihirbazlar şaşırıp kaldılar. Allah katından verilmiş bir mu’cize olduğunu anlayınca da iman ettiler ve salih kişiler oldular.
Hz. İsa da doktorların, tıbbın ve tabiî ilimlerin revaçta bulunduğu bir zamanda gönderildi. O’na öyle mu’cizeler verildi ki, kimsenin yapması mümkün değildi. Şeriatları gönderen Allah, kendi peygamberini te’yid etmek üzere bunları O’na vermişti.
Hangi doktor cansız şeyleri diriltebilir, anadan doğma körü ve abraşı tedavi edebilir? Kabrinde haşrederek rehin olan birini diriltebilir ki...”
Üstad Bediüzzaman’ın şu değerlendirmesi meselemizle alâkalı çok mânidardır:
“İşte Kur’ân-ı Hakîm; enbiyaları, insanın Cemâatlerine terakkiyat-ı mâneviye cihetinde birer pişdâr ve imam gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyat-ı maddîye sûretinde dahî o enbiyanın her birisinin eline bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstâd etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. İşte enbiyaların mânevî Kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifâdeye teşvik ettiği gibi, mu’cizâtlarından bahis dahî; onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor.
Hattâ denilebilir ki: Mânevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hârikaları dahî en evvel mu’cize eli nev’-i beşere hediye etmiştir. İşte Hz. Nuh’un (as) bir mucizesi olan sefine… ve Hz. Yusuf’un (as) bir mucizesi olan saatı; en evvel beşere hediye eden, dest-i mucizedir. Bu hakikate lâtif bir işarettir ki: San’atkârların ekseri, her bir sanatta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hz. Nuh’u (as), saatçiler Hz. Yusuf’u (as), terziler Hz. İdris’i (as)...
Evet, mâdem Kur’ân’ın herbir âyeti, çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihât-ı hidâyeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâgat ittifak etmişler. Öyle ise Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı Enbiyâ âyetleri; birer hikâye-i tarihiyye olarak değil, belki onlar çok maânî-i irşadiyeyi tâzammun ediyorlar. Evet, mu’cizât-ı Enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san’at-ı beşerîyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyatına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini tâyin ediyor. Beşerîn arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuunatının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahî mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.
“Hem Meselâ: Hz. İsa’nın (as) bir mu’cizesine dâir: Kur’ân, Hz. İsa’nın (as) nasıl ahlâk-ı ulviyyesine ittibaa beşerî sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbanîye, remzen tergîb ediyor.
İşte şu âyet işâret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahî derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Me’yus olmayınız. [b]Her dert, -ne olursa olsun-dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” [/b]
Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, mânevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı... İşte ölmüş kalbler nûr-u hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahî, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerîn tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.”
Bu mu’cize Âl-i İmrân süresindeki, 49. âyetinde anlatılır. “...Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve alacalı (abraşı) iyileştiririm ve ölüleri diriltirim…”
Hz. İsa’nın da (as) tekrar ettiği, “Biiznillah, sınırlamasının tekrarı, bunların Hıristiyanların iddia ettikleri gibi Hz. İsa’nın (as) tanrılığına değil, yaratıcısının ulûhiyetine, Allah’ın yarattığına delâlet edeceklerini kuvvetle açıklamak içindir.
Allah insanları bir kez yaratır, sonra öldürür. Bu genel kaidedir. Ama hiçbir âyette böyle bir va’d-i İlahi de yoktur. Kaldı ki peygamberlerin mu’cizeleri, adı üstünde mu’cizedir. Sünnetullah ve tabiattaki cârî kanunların istisnalarıdır. İstisnalar ise kaideleri bozmazlar. Hz. İsa’nın (as) o günkü yaşadığı şartlarda, peygamberliğini o mu’cize ile -Allah’ın izniyle- göstermiştir.
Bizim o mucizeden alacağımız dersleri de Bediüzzaman’ın dilinden az yukarıda kaydetmiştim.
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
Cüveyni; El İrşad; shf: 307;-İbn-i Manzür; Lisanü'l-Arab; c:7, shf:369.
Cüveynî el-irşad shf: 307, 308.
Taftâzânî, Şerhu'l Akâid, shf: 166
Bediüzzaman, Sözler, Yirminci söz, ikinci Makam, shf:236
Âl-i İmrân, 49
Bediüzzaman; Sözler; Yirminci söz, İkinci Makam, shf:238
Bu yazı 14/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 564 kişi tarafından okunmuştur.