ĞAŞİYE SURESİ
25.SÖZ İ’CAZ-I KUR’AN BAHSİNDEN
MAKAM-I TERHİB VE TEHDİT’İN MİSALLERİNDEN
ĞAŞİYE SURESİ
TERHİB
Allah’ın celalî ve cemalî isimlerinin en azam mertebesinden gelen Kur’an-ı Kerim, muhataplarını, celalin gereği korkutarak, cemalin gereği de teşvik ederek bu iki esas üzerine inzal edilmiştir.
Tebliğ vazifesiyle mükellef olan peygamberler de, celalin gereği inzarla (korkutmakla), cemalin lazımı olarak da müjdelemekle vazifeli kılınmışlardır. 1
Kur’an-ı Kerim terğib (teşvik) ve terhib (korkutma) dengesi üzerine irşadını tesis etmiştir. Korkutmakla muhataplarını cehennemden sakındırmak, teşvik etmekle cennete karşı iştahlarını açmak temel prensibini işlemiştir.
Terhîb; Kur’an’ın korku bağlamında insanları hakka yöneltmek için zaman zaman başvurduğu yöntemlerden biri terhîb denilen korkutmadır. Çünkü korku ifadeleri şiddet içerirler; şiddetin de özelliği kalpleri hassaslaştırmasıdır. İnsanların şiddet ve zorluk zamanında psikolojik olarak, en ufak ürpertileri hissedebilecek bir durumda oldukları bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı Kur’an, kişilerin bu psikolojik durumlarını göz önüne alıp telkinde bulunmaktadır; korku bağlamında kıyâmet, diriliş, hesap verme, cehennem azabı gibi olaylara temas etmektedir.2
Kur’an’ın bu metodu takip etmesi, fertlerde kötülüklere karşı caydırıcı bir etkiyi meydana getirmektedir. Nitekim bunun müşahhas örneklerine islâm tarihinde rastlamak mümkündür. Bu örneklerden biri, Cübeyr bin Mut’im’dir. Bedir esirlerinin fidye mukabili kurtulması için Medine’ye bir akşam vaktinde gelen Cübeyr, Mescid-i Nebevî’de Rasûlullah’tan Tûr sûresini işitince, onda bulunan bu temaların vurgularıyla müslümanlığa girmiştir.3
İnsan, yaratılışı gereği asayişi, nimeti, mutluluğu, rahatının bağlı olduğu şeyleri arzu ettiğinden, bu husus onu kendi nefsinden elemi uzaklaştırmaya, mutluluğu için huzuru elde etme hususunda gayrete sevk ettirecektir. Bu aynen bir yavrunun korkunun tesiriyle kaçıp ana kucağına sığınması gibi insanı bir ilticâ/sığınma noktasına doğru sürükler. Bu durum, her insanda ortak olan bir reaksiyondur. Kur’an, izlediği bu metod vasıtasıyla, ilticânın gerçekleşebilmesinin ancak kulun Allah’ın emrettiği hususları yerine getirmekle mümkün olabileceği imajını muhâtabına vermek suretiyle bu gibi konularda büyük bir etki meydana getirmektedir.
Nitekim Kur’an’ın etkili metodları hakkında Seyyid Kutub’un şu ifadeleri bu durumu te’yid etmektedir: “Eğer hanımı Hatice, arkadaşı Ebûbekir, amca oğlu Ali, kölesi Zeyd ve benzerleri gibi Hz. Peygamber’in bizzat inanmalarına sebep olduğu birkaç kişi hariç tutulursa, İslâm’ın gücünün ve topluluğunun olmadığı ilk dâvet günlerinde mü’min olanların iman etmelerinde rol oynayan biricik etkenin, Kur’an’ın metodu olduğunu görmekteyiz.”4 İşte bu Kur’an’ın emsalsiz metodudur.
Kur’an, insanı şok edici, sarsıcı bir şekilde uyarıp, caydırıcı korkuyu insanın hayrına çok güzel kullanmıştır.
KUR’AN’DA TERĞİB VE TERHİB DENGESİ
Kur’an-ı Kerim’de terğib ve terhib beraberce ele alınmıştır. Bazen terğib önce terhib sonra, bazen de terhib önce terğib sonra olmak üzere ifade edilmiştir. Bu üslup, annesinin şefkatli tokadından korkup yine onun kucağına atlayan çocuk misali; Allah (c.c) da kullarını terhible korkutarak cehenneminden uzaklaştırıp teşvik ettiği cennete davet etmek içindir. Bu anlatım tarzı insanların fıtratlarına ve ihtiyaçlarına uygun bir anlatı0m tarzıdır.
Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı da "Mesânî"dir. Mesânî'nin muhtelif mânaları yanında "çift çift mânalar ihtivâ eden" yâni konuları müsbetiyle ve menfisiyle hep iki yönlü ele alan, meseleleri zıtlarıyla beyân eden mânası da mevcuttur. Hakîkaten Allah Kelâmı'nda mevzular ekseriyetle böyle işlenmektedir. Birkaç misalle konu daha iyi anlaşılacaktır.
Kur'an-ı Mübîn'in ilk sûresi olan Fâtiha sûresinin ikinci âyetinde Allah Teâlâ'nın "Rahmân ve Rahîm: nihâyetsiz merhamet sahibi, mahlukatına sonsuz merhamet eden" vasıfları zikredilip kullar merhamet-i ilâhiye ile ümitlendirilirken, hemen peşinden gelen üçüncü âyette "O Allah Din Günü'nün yani hesap gününün mâlikidir" ikaz ve tehdidi ile gönüller sarsılarak insanın rehavete kapılmasına mâni olunmaktadır. Yine bu sûre ile mü'minler bir taraftan sırât-ı müstakîme hidâyet olunmak için duâ ederken, hemen akabinde, bunun tam zıddı olarak gazaba uğrayanların ve dalâlete sürüklenenlerin yollarına düşmekten Allâh'a sığınırlar.
Bakara sûresinin ilk beş âyetinde Kur'an'ın müttakîler için bir hidâyet rehberi olduğu beyan edildikten sonra takva sahiplerinin önde gelen vasıfları sayılmaktadır. Ardından iki âyette kâfirlerin durumları ve başlarına gelecek büyük azab bildirilmektedir. Yine Bakara suresinin 24. âyetinde Kur'an-ı Kerim'i inkar edenlere, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem tehdidi vâki olurken, hemen peşinden 25. âyette iman edip sâlih amel işleyenlere zemininden ırmaklar çağlayan cennetler ve ondaki akla hayale gelmez nimetler va'dedilmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde terğib ve terhib üslûbunun ekseriyetle bir arada kullanıldığını görmekteyiz. Terğîb için daha çok Allah'ın rahmeti, rızası ve cennet nimetleri; terhîb için ise Allah'ın gazabı, cehennemi ve onun muhtelif şiddetlerdeki azabı anlatılır.
Kur’an-ı Kerim terğib ve terhib yönüyle de mu’cizedir. Bu hususun yüzlerce misalleri vardır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri 25.Söz’de 1.Şulesi’nin 1.Şuaı’nın 5.Noktasındaki “Kur’an’ın beyanındaki beraati” misallendirirken “makam-ı terğib ve teşvik”te insan suresini misal olarak göstermiştir. “Makam-ı terhib ve tehdit”te de ğaşiye suresini misal olarak getirmişlerdir. Şöyle ki:
Makam-ı terhib ve tehdidde pek çok misâllerinden meselâ:
Ğaşiye sûresinin başında beyânât-ı Kur’aniyye ehl-i dalâletin sımahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran cehennem gibi, midesinde acı, dikenli dari’ gibi tesir eder. Evet bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.5
Biz de bu münasebetle ğaşiye suresinin genişletilmiş bir meali veya tefsiri üzerinde bir miktar durmak istiyoruz.
ĞAŞİYE SURESİ
Ğaşiye suresinden önce A’la suresi gelmektedir.A’la suresinde “O ki en büyük ateşe girecektir.Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır.”6 buyurulmaktadır.Bu vaid-i ilahiyyeye göre, ahirette ateşe yaslanacak bedbahtların durumunu anlatmak üzere Ğaşiye suresi gelmektedir.
Ğaşiye suresinde, kıyamet haberi ile kurtuluşun manasını ve ahiretin dünyadan ne yönle hayırlı olduğunu izah edecek; dünyanın sonunda kuşkusuz kıyamet olacağını, dünyanın kendisini istila eden bir bela ile sona ereceğini ve asıl kurtuluşun ve mutluluğun o kıyametten başarı ile çıkıp nimete eren ve bu şekilde sonsuza kadar yaptıkları çalışmalardan hoşnut kalan bahtiyar kişilere ait olacağını beyan ile öğüt vermeye devam edecektir.
A’la suresinin sonunda “kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde”7 ayetleriyle de, bu haşir meselesi, cennet ve cehennem hakikati bütün peygamberlerin ittifakla verdiği haberler olduğuna dikkat çekmek içindir.Böylece bütün peygamberlerin ittifakla verdiği haber asla ve kat’a yalan olamaz.
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ
1-Dehşeti her şeyi kaplayan felaketin haberi sana geldi mi?
هَلْ أَتَاكَ "Sana geldi mi?" Bu soru önemle dinlemeye teşvik ve olayın olduğunu haber vererek anlatmak içindir.
حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ "Ğâşiye haberi."Ğâşiye, aslında gayş = örtmek, sarmak kökünden ism-i fâil olarak bir şeyi her taraftan sarıp bürüyen salgın, sargın, kaplayan şey demektir.
At eyerinin örtüsüne ve kalp zarına, insanı veya hayvanı içinden saran derde ve kâbus gibi her taraftan saran salgın, kuşatıcı belaya da "gâşiye" denir ki اَفَاَمِنُوا اَنْ تَاْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ "Yoksa onlar Allah'ın azabından hepsini sarıverecek bir felaket gelivermesinden emin mi oldular."8 âyetinde bu mânâdandır.
Bu mânâdan "lâm" ile الْغَاشِيَةِ de kıyametin isimlerindendir. Çünkü birden bire şiddetiyle halkı saracak ve ondaki dehşet verici olaylar herkesi bürüyecektir.
Bazıları demişlerdir ki: Ğâşiye,وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّار "Yüzlerini ateş kaplar."9 buyrulduğu üzere kâfirlerin, cehennemliklerin yüzlerini saracak olan ateştir.
Bazıları da, o cehennem ateşinin içine düşüp onu saracak olan cehennemliklerdir demişler. Çoğunluk birincisini sûrenin akışına uygun görmüşlerdir.
Hadis, herkes tarafından birbirlerine aktarılıp rivayet edilerek söylenmeğe, hikaye edilmeğe ve her söylenişinde taze gibi dinlenmeye layık söz ve haber demektir ki bu Ğâşiye haberi de daima böyle önemle dinlenilmesi gereken bir haberdir.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ
2-yüzler vardır ki zillete O gün birtakım bürünmüşlerdir.
وُجُوهٌ Bir takım yüzler, yani nice kimseler يَوْمَئِذٍ o gün, yani o Ğâşiye sardığı gün خَاشِعَةٌ eğilmiştir, daha önce hakkı saymazken o gün korku ve saygıyla boynunu bükmüş, zillete düşmüştür.
عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ
3-Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.
عَامِلَةٌ İş yapıcıdır, yani vaktiyle gereği gibi çalışmazlarken bugün hepsi ezici işlerde çalışmakta نَّاصِبَةٌ zahmet çekmektedirler, yahut, vaktiyle çalışmamış, amel etmemiş değiller; çalışmışlar, amel etmişler fakat boşuna zahmet çekmiş, sıkıntıya düşmüşlerdir. Yani bugün işe yarayacak şekilde Allah için hak, doğru yolda iyi amellere çalışmamışlar; batıl din, bozuk fikir ve inanç ile küfre saparak çalışmışlar, boşuna zahmet ve sıkıntı çekmişler, şimdi de onun cezasını çekiyorlar.
تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً
4-Kızgın ateşe girerler.
Hâmiyeye, yani ısı derecesi yüksek, şiddetli kızgın bir ateşe gerilip yaslanırlar.
تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ
5-Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler.
"Ayn" burada da "içirmek" karinesiyle çeşme, pınar, menba, kaynak gibi su gözü mânâsına olduğu açıktır. Fakat bu göz, bir soğuk su gözü değil, آنِيَةٍ âniye حَمِيمٍ آنٍ "kızgın su"10 denilen son derece sıcak, kaynar, gayet kızgın ateş gibi bir pınardır.
لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍ
6-Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur.
Ta yukarılarda zakkum, Hâkka Sûresi'nde de "sadece" kaydı ile وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ
"Bir irinden başka yiyecek de yok."11 diye geçmiş idi. Onun için burada da "Darî" kelimesini "irin" veya "zakkum" ile aynı şey olmak üzere “şecerün min narin” "ateşten bir ağaç" diye tefsir edenler varsa da, sadece bu yiyeceğin olduğu başka başka sınıflar için söylenmiş olması göz önüne alınarak herbirinin başka bir mânâda olması da mümkündür. Bu konuyla ilgili birkaç mânâ açıklamışlardır.
1.Râzî Tefsiri'nde Hasen'den gelen bir rivayette şöyle denilmektedir: "Elim" kelimesi mü'lim, yani elem verici; semiun kelimesi müsniun, yani işittirici; bediün kelimesi mübdiün, yani eşsiz yaratıcı mânâsına olduğu gibi, dariun da, mudarriun, mânâsına olur ki, yenilmesindeki sertliği, acılığı, yakıcılığı ile onları zillete ve alçalmaya mecbur eden bir şeyden başka bir yiyecek yok demektir.12
2.Tefsircilerin çoğu demişlerdir ki: Darî', "şibrık"ın kurusudur. Şibrık bir tür dikendir ki yaş iken onu deve yer, kuruyunca kaçınır. Zehiri öldürücüdür. İbnü Cerir der ki: Araplar arasında dari, şibrık denilen bir bitkidir ki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari'derler. Diğer Araplar ise şibrık ismini verirler. Bir zehirdir.13
3.İkrime'den rivayetinde: Yere yapışık dikenli bir ağaçtır ki baharın Kureyş ona şibrık derler, kuruyup çöp olduğu zaman da dari' derler. Ebu Hayyân'ın nakillerine göre, dari' şibrıktır ki kötü bir otlaktır.14 Üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et.
Demek ki Arapça'da darî', insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert veya yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehir zenberek birkaç türlü dikene ve bitkiye denirmiş. Şu halde burada bunlardan herhangi birinin özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiş olmalıdır.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِن جُوعٍ
7-O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
Bu mânâ, denildiği gibi, bir alçalma ve zillet ile sızlandırmak mânâsını ima eden "darî'" kelimesiyle ifade edilmiş, "ne besler, ne de açlıktan kurtarır" niteliğiyle izah edilmiş demektir. Yine bundan dolayı Said'den rivayet olunduğu üzere bazı tefsirciler bunu "taş" diye tefsir etmiştir.
İbnü Zeyd'den de şöyle rivayet edilmiştir: Dünyada darî', Araplar'ın bu isimle andıkları yapraksız kuru dikendir. Ahirette ise dari' ateşten bir dikendir.
İbnü Abbas'tan gelen bir rivayette, ateşten bir ağaçtır. "Kamus" da, bir görüşe göre: Cehennemde acı sabırdan daha acı, leşten daha kötü kokulu ve ateşten daha yakıcı bir şeydir demekle de bunu anlatmıştır. Maksat, böyle yenip yutulma ihtimali olmayan bir şey yemek mecburiyetine düşmek, azabının elem ve acılığındaki şiddetini hissettirip anlatmak olduğuna göre zakkum, irin, dikenli bitki hepsi Müzzemmil Sûresi'ndeki وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ "Ve boğaza duran, yutulmaz yemek."15 bu şekilde açıklamak demek olur ki, bunlar mecbur kalınıp da yenseler bile لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِن جُوعٍ "beslemez ve açlığı gidermez" niteliktedir. Bunlar ne besler, ne de açlığa faydaları olur. Sade inletir de inletir, sızlatır da sızlatır.
Bunlar ızdırab içindeki insanlığın dünyada büyük açlık, felâket ve esaret zamanlarında gördükleri elem ve sıkıntıların yardımıyla anlaşılabilecek birer mânâ ile ahiret azabının akıllara sığmaz acılıklarını düşündürmektedir.
İşte o Ğâşiye, bir kısım yüzler için böyle sargın bir büyük beladır. Bunlara karşılık;
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاعِمَةٌ
8-O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.
Nâime, hoşluk ve yumuşaklık mânâsına "nüûmet"ten türetilmiş olup hoş yani تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِِ "Yüzlerinde nimetin neşesini tanırsın.16 mânâsınca, nimet ve mutluluk eseri olan neşe, hoşluk açık; yahut "nimet"ten türetilmiş olup nimete konmuş, nimet içinde mânâlarında iki şekilde tefsir olunmuştur ki, birisi netice, birisi sebep, ikisi de mutluluğu ifade eder.
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ
9-Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.
Çalıştıklarından dolayı hoşnutturlar. Zira boşuna çalışmamışlar, amelleri Allah'ın emir ve rızasına uygun yolda yapılmış, kabul görmüş, gayret ve çabaları o dehşetli günde meyvesini vermiş, nimet ve mutluluğa ermişler ve bu başarı onlarda tembellik duygusu değil, daha çok çalışma neşesi uyandırmıştır.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
10-Yüksek bir cennettedirler.
Hem yer olarak, hem de sağlamlık bakımından yüksek. Öyle ki;
لَّا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً
11-Orada hiçbir boş söz işitmezler.
Orada boş şey (veya boş bir kelime, yahut boş şeyler)le meşgul olan bir topluluk işitmezler yahut "sen işitmezsin" ey muhatap!
Lâğıye, "boş söz" veya "boş şeyle meşgul olan topuluk" yahut lüzumsuzluk mânâsına "akibet" gibi manalara gelir.
لَّا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا “Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.”17
وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.”18
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ
12-Orada akan bir kaynak vardır.
Şöyle ki: Onda, (o cennette) akan bir pınar vardır, istenilen yere akan bir kaynak ki her tarafa hayat maya ve neşesi dağıtır. Defalarca geçtiği üzere, cennetteki pınarlar birkaç tanedir. Burada müfred (tekil) getirilmesi, cinsi dikkat nazarına alındığı için demek olur. Yahut en genel olan birine işaret edilmiştir. Herhalde sonundaki tenvin müfred (tek)lik için değil, onun ululuğunu göstermek içindir. Belirsiz getirilmesi de, bilinen pınarlardan olmayıp "Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın aklına gelmeyen şeyler."19 cümlesinden olduğuna işarettir ki, bundan sonrakiler de böyledir.
فِيهَا سُرُرٌ مَّرْفُوعَةٌ
13-Orada yüksek tahtlar,
O cennette, o akan pınar civarında yükseltilmiş tahtlar vardır.
Serîr, üzerinde sevinç ve neşe ile oturulan taht, sandalye veya yatılan karyola ve köşk kabilinden şeylere denir. Yükseltilmiş denilmesinin sebebi de zeminden yüksekliği veya şerefi itibarıyladır.
وَأَكْوَابٌ مَّوْضُوعَةٌ
14-Konulmuş kadehler,
Ve küpler vardır. Kulpu olmayan küp, sürahi, bardak gibi içecek kapları مَّوْضُوعَةٌyakınlarına konmuş istedikleri zaman إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
"Kuşkusuz iyiler öyle dolgun bir kadehten içerler ki katkısı kâfurdur. Bir çeşme ki ondan Allah'ın kulları içerler." âyetlerinin ifade ettiği gibi içmelerine hazır, yine o cennette
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ
15-Sıra sıra yastıklar,
Sıra sıra dizilmiş yastıklar, nunun zammesi ve kesresi ile dayanmak için konulan koltuk yastığı demektir.
وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ
16-Gösterişli yaygılar vardır.
Serilmiş (yahut yer yer yayılmış) döşemeler vardır. Nefis ve kıymetli döşemeler demektir.
"Kâmus"ta zikredildiği üzere zerabiyy, sararmış ve kızarmış olmakla beraber yeşilliği de bulunan otlara da denilir ve fiilinde, "bitki, içinde yeşillik bulunduğu halde sarardı ve kızardı" denilir. Döşemelere zerabiyy denilmesi buna benzetme suretiyle olduğu da söylenmiştir.
Lakin Ragıb demiştir ki: "Zerabiyy, aslında bir yere mensup benekli dokumalardır. Sonra istiare olarak döşemeler için kullanılmıştır.”21
Ferrâ'nın yazdığına göre ince tüylü halılardır.22 İnce püskülü ve kadifesi bulunan halılar (tanâfis), koltuk yastıkları (nemarik) ve nefis döşemeler (zerabi) birbirlerinin yerine de kullanıldığından Cevheri "Sıhah"ında bunların arasını ayırmıştır.
أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
17-Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
Yukarının bir şubelendirilmesi olan bu cümlenin "fâ" ile bağlanmasındaki mânâ, kıyamet haberini ve onun içerdiği hayret verici niteliklerle, öldükten sonra dirilme meselesini inkar edenlere karşı yaratılışın en fazla göz önünde bulunan şeylerinde bile görülüp duran enteresan durumlara dikkatleri çekmek suretiyle yaratıcının gücünü hatırlatmak ve boşuna yorgunluk olan yolsuz çalışmalardan ve boş şeylerden kurtulmak ve çalışmasından hoşnut olacağı işler yapmak için yerden göğe, gökten yere, en yakınlarından en uzaklarına kadar eşyanın yaratılış şekillerini araştırıp inceleyerek onun kanunlarını ve kudretinin hayret verici neticelerini ve onun nasıl tasarrufta bulunduğunu ve ona göre emir ve hükümlerini anlayıp ortaya çıkararak kıyamet gününün sıkıntılarından korunacak ve mutluluğuna erdirecek güzel ve yararlı işlere sevk ve teşvik etmektir ki önceki sûrede "ilk sahifeler"de olduğu anlatılan temizlenme mânâsının, "son sahifeler"de tamamlayıcısı ve kemale erdiricisi demek olan bir hatırlatma olmak hasebiyle sonunda فَذَكِّرْ "hatırlat, öğüt ver" emriyle takip edilmiştir.
Bu hatırlatma için kıyamet haberinden sonra yer ve göğün yaratılış niceliği ile yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi birdenbire insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından "bera'at-i istihlal" gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmak olduğu ve deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Araplar'ın en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun hareket olduktan başka, serilmiş döşeklerden bir anda deveye atlatarak ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yer tarafına bir inceleme yolculuğu yaptıran geçişte bir enteresanlık ve aynı zamanda âyet sonlarında kıvrık "hâ" yani (tâ-i merbuta) den şiddetli uzun "tâ" ya geçen bir genişleme ile ifadeye başkaca bir değişiklik verilmesinin yaratılıştaki enteresanlıkları göstermek maksadına her bakımdan uyan bediî sanatları kapsadığı anlaşılır.
Bu sayılan şeylere bakmak da, bütün âleme bakma mânâsını taşır. "Fâ" bağlacı, kendinden sonra gelen kısmı âyetin akışından anlaşılması gereken mukadder bir mânâ üzerine bağlayan bir bağ olarak mânânın özeti şöyle olur: Kıyamet olayı böyle haber verildiği, dünyanın sonu ya boşuna işlenmiş ameller yüzünden yorgun ve bitkin olarak zillet ve sefillikle ateşe yaslanmak veya yolunda yapılan güzel ve meyveli amellerle nimet ve mutluluğa ererek çalışmasından sonsuza kadar hoşnut olmaktan ibaret olduğu anlatıldığı halde, bulunduğu âlemi ve yaratanın hükmünü ve kudretini düşünmeyip de dünyayı ahirete tercih eden gafiller hâlâ önünü sonunu görmek ve sonunda hoşnut olacağı faydalı ameller yolunu aramak ve gereği gibi faydalanmak için bakmazlar mı o her gün gözleri önünde kullanıp durdukları, etinden, sütünden, yününden, derisinden, işinden gücünden, türlü yararlarından istifade etmek için birçok sıkıntıya soktukları deveye? كَيْفَ خُلِقَتْ Nasıl yaratılmış? Ne ilgi çekici bir yaratılışı var? Birçok hayvanın yaratılışına benzemeyen iri cüssesi, son derece kuvvetli olması, ilgi çekici şekli, başka hayvanların yetinmediği çok az yem ve dikenli mikenli otlaklarla yetinerek ağır yüklerle uzun uzun yolculuklara ve günlerce susuzluğa dayanan sabır ve sağlamlığı ve oturup kalmaktaki durumu ve o kuvvet ve iriliğiyle beraber en zayıf bir hayvandan, bir koyundan, bir eşekten daha ziyade ve hatta bir çocukla bile yedilip güdülebilecek derecede itaat ve boyun eğme ile insanların emrine verilerek hizmet ettirilmesi ve gittiği bir yolu birçok insandan daha sağlam bir hafıza ile belleyip çıkarması ve kalınlığına rağmen güzel sesle seslenildiğinde etkilenerek şevk ve neşe ile coşması gibi halleri ne hayret verici şeylerdir.
İnsan kendi zekasıyla bu şaşırtıcı yaratılış arasındaki fark ve ilgiyi düşünür, o iri ilgi çekici hayvana karşı kendi maddi kuvvetinin küçüklüğünü mukayese eder ve bununla beraber kendinin onu hizmetinde kullanabilecek şekilde üstün olmasının sırlarını ve bundan daha güzel istifade yollarını araştırırsa kuşku yok ki herşeyden önce yüce yaratıcının yaratmasındaki hayret verici durumları, kudretinin enginliğini ve her şeye bir özellik lütfeden iradesindeki bu özelliği ve hepsini özel ilgi ve münasebetlerine göre bir düzen ile yöneten emir ve hükmünü ve dolayısıyla insanların da ona göre acı veya tatlı bir sona doğru yürümekte olduklarını anlaması ve o yolda iman ve irfan ile ilerisi için şevkle çalışması gerekir. Allah tarafından her varlığa ayrı ayrı verilen bu özelliklerin önemini ve ilim ve irfan gibi manevî kuvvetlerin maddî kuvvetlere üstünlük ve hakimiyetini açık bir misal ile anlatmak için insanların emrine verilen devenin yaratılış niceliğini ilk bakış yeri edinmek herkes için en açık ve en faydalı bir misal olduğunda şüphe yoktur.
Gerçi fil daha büyüktür ve onun yaratılışında da açık bir hayret verici durum vardır. Fakat o, deve gibi temiz bir hayvan olmadıktan başka onun kadar göz önünde de değil ve özellikle Arab'ın gözünden uzaktır. Deve ise Arab'ın başlıca mallarındandır. Hele "dikenli ot"un zikredilmesinden sonra deveye bir nazar (bakış) atmanın da başkaca bir münasebet ve hoşluğu vardır. Sonra dolaşmak ve yolculuk etmek için deveye binen kimse boyundan çok yukarda bir yüksekliğe çıkmış olur. Yukarı baktığı zaman üstünde göğü, sağa sola baktığı zaman dağları, aşağıya baktığı zaman da yerkürenin yüzeyini görür. Bu bakışlar ne kadar genişler, ne kadar derinleşirse insanın, bulunduğu âlemi tanıması ve yüce Allah'ın yaratmasının, gücünün ve nimetlerinin enginliği, geleceğin önemi ve yolunda ve doğru yapılan çalışma ve gayretin kıymeti hakkındaki bilgisi de öyle genişler ve derinleşir.
Ebu'l-Abbas Müberred gibi bazıları da burada deveye bakıştan göğe bakışa geçmeği uzak görerek birbirlerine bağlanan konular arasında daha uygun bir ilgi düşünmek üzere "gök" karinesinden yararlanarak "ibil"den maksadın bulut olduğu görüşüne varmıştır. "Keşşaf" yazarı der ki: Bunun maksadı "ibil" kelimesinin ğamâm, müzn, rebâb, ğaym, ğayn ve benzeri bulut isimlerinden olduğunu söylemek değil, birçok Arap şiirinde bulutun deveye benzetilmiş olduğunu görerek burada da teşbih (benzetme) ve mecaz yoluyla "ibil"den bulut kastedilmiş olmasını câiz görmek olmalıdır.23 Fakat mecaza gerek yoktur. Deveye bakıştan göğe bakışa geçirmek, özellikle vadilerinde, çöllerinde, uzak gezi ve yolculuklarında özel olarak deveyi kullandıkları bilinen Araplar'ın irşat edilmesi bakımından son derece doğal ve güzeldir. Deve en faydalı malı olup da ona bakmamak, hayret verici yaratılışını düşünmemek nasıl büyük gaflet ise deveye binip deha göğe bakmamak, yaratıcının kudret ve ululuğunu düşünmeye dalmamak daha büyük gaflettir. Onun için buyruluyor ki:
وَإِلَى السَّمَاء كَيْفَ رُفِعَتْ
18-Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!
وَإِلَى السَّمَاء Ve o göğe (gece gündüz görüp durdukları hayret verici göğe) bakmazlar mı? كَيْفَ رُفِعَتْ nasıl yükseltilmiş? Yukarı doğru yükselen hava boşluğu üstünde derin bir şekilde uzayıp giden boyut içinde her biri bir yörüngede direksiz dayanaksız yüzüp duran sayısız cisim ve yıldızlarıyla, o süsü ve genişliğiyle bütün bakışları kaplayan o aşılmaz okyanusa nasıl bir yükseklik verilmiş.
وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
19-Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!
وَإِلَى الْجِبَالِ Ve o dağlara yerden o göğe doğru başlarını kaldırarak dikilip bakışları sınırlayan ve türlü faydalarından yararlanılıp durulan dağlara bakmazlar mı كَيْفَ نُصِبَتْ nasıl dikilmiş? Nasıl yerlere konulup yerleştirilmiş?
وَإِلَىالْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
20-Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!
وَإِلَىالْأَرْضِ Ve o yerküreye ve üzerinde yaşadıkları, altlarında kendilerine boyun eğmiş ve zelil buldukları ve yarın içine gömülecekleri toprağa bakmazlar mı كَيْفَ سُطِحَتْ nasıl düzlenmiş? O dağlar, vadilerle beraber ovalar, denizler gibi düzlüklerden nasıl bir yüzey ile kaplanıp üzerinde yaşanabilecek, gezi ve yolculuk yapılabilecek şekilde düzlenmiş, döşenmiş; bu yüzey oluşuncaya kadar nasıl başkalaşım ve dönüşümler vukua getirilmiş? Neler yıkılmış, neler yapılmış? Ne yaratışlar, ne düzgün bir biçime koyuşlar, ne işler olmuş? Bugün ne duruma gelmiş? Yarın neler olma ihtimali var? Kısacası nasıl ve ne gibi bir âlemde bulunuyorlar? Ne olmuş, ne olacaklar? Bütün bunlara, düşünme ve ibret gözüyle bakıp da yaratanın gücünü, Kıyamet haberinin ifade ettiği öldükten sonra dirilme ve toplanmanın, ceza ve mükâfatın hak olduğunu, gösterdiği gayretten hoşnut olmak için hak yolunda çalışmanın gerekliliğini düşünmezler mi?
Görülüyor ki bu bakış, âlemin yeri ve göğü ile hepsine bakmak demektir. Bununla beraber yerin bir parçasından başlayıp gökten ve dağlardan dolaşarak neticede yerküre yüzeyinin nasıl olduğunu tetkike getirilmiştir. Zira وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
"Size belli bir zamana kadar yeryüzünde yerleşme ve oradan faydalanma vardır. Orada yaşayacak, orada ölecek ve tekrar oradan çıkarılacaksınız, dedi."24 buyrulduğu üzere yeryüzü insanlar için bir zamana kadar hayattan nasip alınacak bir yurttur. Onda yaşanacak, onda ölünecek, ondan çıkarılıp mahşerde toplanarak ahirete gidilecektir. Onun için bulunduğu yurdu ileri geri sınırlarıyla ve niteliğiyle tanıyıp فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ "Şimdi yeryüzünde bir gezin de peygamberleri yalanlayanların sonu ne olmuş, görün." âyetinin mânâsınca sonucu anlamak ve ona göre hayatını cahilce ve boş şeylerle geçirmeyip iman ve irfan ile güzel amellere çalışmak gerektiğine dikkat çekilmiştir. Şu da çok dikkate değer bir husustur ki burada bu nasıllıkların detayına girilmemiş, sadece yaratma, yükseltme, dikme ve düzleme niteliklerine topluca bir tetkik bakışı atılmıştır. Demek ki bunlar şu görünen âlemde bizzat var olan şeyler olduğu için ayrıntısı insanların soyut araştırma ve inceleme bakışlarıyla bilinebilecek ilimler ve akli bilgilerin konusuna giren şeylerdendir. Demek ki bunlara güzel bir bakış atmak, yüce Allah tarafından istenen bir şeydir. Bu bakış ve tecrübe ile edinebileceğimiz bilgilerin, Allah'ı bilebilmek için özel bir önemi vardır. Kur'ân'ın birçok yerinde özellikle hatırlatılan bu gibi oluşumla ilgili maddi deliller yaratılışta bizzat mevcut bulunduğu için böyle topluca yapılan ilâhî işaretlere "hatırlatma" adı verilmiştir. Çünkü bunlar aklî ve tecrübeye dayanan inceleme ve araştırmalarla bilinebilecek şeyler olduğu için bilgi sebepleri aslında akıllarda yaratılıştan vardır. Bu suretle burada zooloji, astronomi, coğrafya, jeoloji ve tabii tarih denilen aklî ve deneysel ilimlerin faydalarına ve müslümanların bunlarla da meşgul olmaları gerektiğine ve ancak bunları bilgi gayesi saymayıp yaratıcının nasıl tasarrufta bulunduğuna bakarak onun âyet ve kanunlarının gücünü tanımak ve kâfirlerin batıl ve yanlış inançlarını reddederek ahiret hayatı için dünya hayatından nasip almak üzere vazife yollarını anlayıp ortaya çıkarmaya vasıta gibi kabul etmek hususlarına bir işaret vardır.
Gerçekte yerküreyi, yerkürenin hallerini ve onun üzerinde yaşama kaidelerini en iyi bilenler ve bilgileri oranında iyi çalışan milletler diğerlerine üstünlük sağlayagelmişler; içinde bulundukları dünya hayatını ve dünyanın boş ve aldatıcı lezzetlerini en son gaye edinip de onunla kalmak isteyen tembel, boş ve değersiz şeylerle uğraşan uluslar veya nereye gittiğini bilmeyerek cahilce bir hırs ve çılgınlıkla etrafına saldıran hırçın kavimler yenilmiş ve perişan olagelmişlerdir. Dünya hayatını tercih edenler de etmeyenler de nasıl olsa bu hayattan çıkıp gitmişler ve ancak iman, irfan, ihlas ve kesin inançla ahiret için çalışan ve güzel amellerle hakka kavuşanlar sonsuz mutluluk ve bahtiyarlığı kazanmışlardır. Kuşku yok ki bu bakış toptan da, ayrıntılı da olabilir. Toplu bakış bu âyetlerle anlatılmış, ayrıntısı da bakışlarımızın gözlem yoluyla keşif ve tetkikine havale edilmiş, hala bakmayanlar أَفَلَا يَنظُرُونَ "hâlâ bakmazlar mı?" diye kınanmıştır.
فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ
21-Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.
Bunun üzerine buyruluyor ki: فَذَكِّرْ o halde hatırlat, yani hâlâ bakmıyorlar, bunlara bakıp düşünmüyorlarsa sen onlara vaaz ve öğüt vererek hatırlat, bakmalarının gereğini veya o bakışın neticelerini duyur ve bildir. Hatırlatma ile yetin de daha fazla zorlama, zorla düşündüreceğim diye uğraşma إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın. Sadece durumu onlara iletmeye ve hatırlatmaya memur bir nasihatçı, bir öğütçüsün.
لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ
22-Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
Üzerlerine bela olmuş bir zorba değilsin, zorla baktırıp düşündürecek, her istediğin şeyi yaptıracak, kalplerine hükmedip dilediğin gibi iman etmelerini sağlayacak değilsin. إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ "Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin."26
إِلَّا مَن تَوَلَّى وَكَفَرَ
23-Ancak o kimse ki yüz çevirir ve küfre düşmüş olur.
Ancak her kim aksine gidip inkâr ederse, yani öğüt ve hatırlatmayı dinlemez ve bu irşada karşı nankörlük ederek küfürde ısrar ederse.
فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ
24-Artık Allah, onu en büyük azaba uğratır.
Bundan dolayı Allah onu en büyük azap ile cezalandıracaktır ki, en büyük azap ahiret azabıdır. وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ "Ahiret azabı, elbette daha büyüktür."27 Ona bazen dünya azabı dahi katılırsa da o, ahiret azabına oranla küçük kalır.
إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ
25-Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.
Herhalde onların dönüşleri nihayet bizedir, ne kadar yüz çevirseler, ne kadar kaçmaya çalışsalar neticede dönüp bize geleceklerdir.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ
26-Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
Sonra da hesaplarını görmek muhakkak bize aittir. Yani hesaplarını başkası değil, Allah görecek, Allah'a hesap vereceklerdir. Dolayısıyla o en büyük azaptan kurtulmalarına imkan ve ihtimal yoktur.
Şimdi bu sûrede zikredilen inceleme bakışlarının ibret özetini biraz açmak suretiyle Allah'a dönüş akıbetinin bir izahı, akışı içinde zaman değişikliklerine dikkati çekerek başlayan "Ve'l-Fecr" Sûresi gelecektir.28
Cenab-ı Hakk bizleri Ğaşiye’nin azabından muhafaza buyursun.
Necdet İÇEL
KAYNAKLAR
1-Fetih; 8
2-Hac; 1-2, 54 Kamer; 7-8, 101 Karia, 1-11
3-Buhâri, Tecrîd; 751
4-Seyyid Kutup, Kur’an’da Edebî Tasvir, s. 11
5-Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 25. Söz
6-A’la; 12-13
7-A’la; 18-19
8-Yusuf; 107
9-İbrahim; 50
10-Rahmân; 44
11-Hâkka; 36
12-Fahru’r –ür Razi,Tefsir’ül Kebir, c: 31, shf: 153
13-Et-Taberi Cami’ül Beyan Te’vil-i Ayi’l-Kur’an, c: 30, shf: 103
14-Ebu Hayyam, Tefsîr-u Nehr-il-Mâddi min-el-Bahr-il-Muhît, c: 8, shf: 68
15-Müzzemmil; 13
16-Mutaffifin; 24
17-Nebe; 35
18-Mu’minun; 3
19-Buhari, Tevhid; 35
20-İnsan; 5-6
21-Ragıb’ el- İsfahani,el-müfredad, shf: 212
22-Ferra, Meani’l-Kur’an, c: 3, shf: 258
23-ez-Zemahşeri,Keşşaf tefsiri, c: 4, shf: 247
24-A'râf; 24-25
25-Nahl; 36
26-Kasas; 56
27-Zümer; 26
28-Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c: 9, shf: 164-179
Bu yazı 21/01/2011 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 410 kişi tarafından okunmuştur.