Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 37 kişi var. Toplamda 3,487,336 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Fetih İdeali ve Fetih Şuuru (2010 - Mayıs)

Bütün varlıkların bünyesinde çoğalmak, yayılmak ve nev’i hesabına bütün yeryüzünü işgal veya fethetmek vardır.
Bütün otlar elinden gelse kendi nev’i namına yeryüzünü işgal etmek isterler. Kaktüs de öyle…

Denizlerde balıklardan bir balık nev’i veya cinsi kendi nev’i namına bütün denizleri ve deryaları işgal etme arzusuyla ve gayretiyle yaşarlar.

Yayılmacılığın ve fethetmenin her şeyde olduğu gibi iki yönü vardır;

1- Yayılıp, işgal edip kendi menfaati adına sömürme, istismar etme şeklindedir. Bu barbarlıktır. Buna “emperyalizm” deniyor. Bu, insanların dünyada köleleştirilmesine ve bozulan ahlaklarıyla da ahirette cehenneme sürüklenmesine sebebiyet veren bir sistemdir. Amerika’nın Irak’ı işgali, İngiltere’nin bütün dünyayı işgali, Fransa’nın Afrika’yı işgali, İtalya’nın Libya’yı işgali, 1. Dünya harbinde batı ülkelerinin Anadolu’yu işgalleri, Haçlı Seferleri ve onların yaptıkları zulümler, bu hususun misalleridir…

2- Yeryüzünde fetihler yaparak, onların dünyasına hizmet vererek, maddi-manevi îmar faaliyetleriyle onların mutluluğuna hizmet etmektir. Onların yollarını yapmak, kütüphaneler meydana getirmek ve her ferdine adaletle muamele etmektir.
Bu fetih duygusuyla hareket edenler, fethettikleri yerlerin hem dünyalarını cennete çevirmişler, hem de ahiretlerini kazanmaları için gayret sarfetmişlerdir.

Şam’ı fetheden İslam orduları kumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah! Hz. Ömer döneminde Şam’da vali bulunuyordu. Heraklius, ordusuyla gelip, Şam’ı tekrar istirdât teşebbüsünde bulunduğu sırada; Ebu Ubeyde’nin yanında az bir insan vardı. Bu itibarla da şehri savunmaları da mümkün değildi. Hemen Şam ahalisini bir araya topladı. Ve şunları söyledi: “Sizden cizye topladık. Bu cizyeye mukabil sizi korumamız gerekiyordu. Ancak şimdi o güçte değiliz. Dolayısıyla sizi koruyamayacağız; aldığımız cizyenin hepsini tekrar size iade edeceğiz. Zira bunu haksız yere yanımızda alıkoymamız caiz değildir..”

Bunun üzerine, toplanan cizyeler sahiplerine dağıtılır. Bu müthiş manzara karşısında şaşkına dönen ruhban ve papazlar, kiliselere dolar ve müslümanları başlarından eksik etmesin diye Cenab-ı Hakk’a duâ duâ yalvarırlar. Müslümanları uğurlarken de “İnşaallah geri gelir ve bizi Heraklius’un zulmünden kurtarırsınız”, derler.(1)
Osmanlı’nın cihan hakimiyetinde de, aynı emniyet atmosferinin tesirini görmek mümkündür.. harbe giderken geçtikleri bağ ve bahçeden yedikleri meyvelerin parasını, meyveyi kopardıkları dala asan ve öyle giden bu emniyet temsilcisi asîl ve necîp insanlar, ülkeleri kılıçla fethetmeden evvel, gösterdikleri bu emniyet ruhu ve civanmertlikle gönülleri fethetmişlerdi. Yoksa, ne o korkunç haçlı zihniyeti karşısında Avrupa’ya girebilirlerdi; ne de orada mevcudiyetlerini devam ettirebilirlerdi. Şam’da yaşayan Ebu Ubeyde misâli, tam dört asır bütün Balkanlarda ve Avrupa içlerinde yaşamıştı.

Bundan dolayı da, o şanlı i’tila döneminde çok az zayiatla tâ Viyana kapılarına gidilmiş.. ve asırlar boyu da gidilen yerlerde emniyet ve huzurun temsilciliği yapılmıştı.

Zannediyorum, cumhuriyet sonrası Türkiye’sinde emniyetin tesisi için dökülen kan, beş asır, hem de yabancı uyruklar arasında asâyiş temini adına dökülmemişti... Evet, yapılan araştırmalar ve istatistikler, altı yüz senelik Osmanlı dönemindeki, bütün müsademelerde ölenlerin sayısının, son yarım asırda ölenlerin sayısından daha az olduğunu göstermektedir. Öyleyse, Osmanlı fetihlerinin sırf kaba kuvvete dayandığını iddia etmek kat’iyen doğru değildir. Diğer taraftan, o günkü nakil vasıtaları nazara alınacak olursa, o kadar geniş toprağa dağılmış bir devleti idare etmenin, sadece devlet otoritesiyle ve askerî güçle mümkün olamayacağı bedîhîdir.

Evet, onların kalp ve gönülleri fethetmelerindendir ki, çeşitli ırka mensup insanları, aynı devletin çatısı altında hem de uzun bir süre ve ciddî hiçbir problem çıkarmadan idare edebilmişlerdir. Devrimizin muhabbet fedailerine düşen de, yine aynı usul ve aynı metod olsa gerek...(2)

Fâtih İstanbul’un fethinden sonra, Ayasofya’ya girdiğinde korkularından yerlere uzanarak ağlayanlara susmalarını işaret ederek, Patriğe hitaben şöyle dedi; “Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmet! Sana, arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayasınız.”

Sonra ordu kumandanlarına dönerek, halka hiçbir fenalık yapılmaması için askere tenbih edilmesini ve bunun için gereken tedbirin alınmasını emretti.(3)

4 asır kaldığımız Balkanlara medeniyet götürmüşüz, hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve köprüler inşa etmişiz. Büyük kütüphaneler kurmuşuz. Oradaki insanlara hizmetler vermişiz. Buna karşılık Osmanlı, Balkanlardan çekildikten sonra orada kalan vatandaşlarımıza yapılan çirkin ve âdi muamele tarihin gözü önünde cereyan etmiştir.

Avrupa’da Türk izleri, büyük medeniyetin izleridir. Türkte Avrupa izleri ise kırbaçtır, sünnet ettirmemektir, dînî merasimlerine mâni olmaktır, gözyaşı ve hüzündür.

Kur’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v) fıtratımızdaki, bu yayılma ve fetih duygusunu istikamete çevirmiş, insanlığın hizmeti için büyük hedefler göstermiştir.

Üstâd Bedîüzzaman’ın; “Gaye-i hayal olmazsa, nisyan ve tenâsî edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”(4) sözü, mevzumuzla alakalı çok önemli bir tespittir.

Kur’ân bütün insanlığa gönderilmiştir.(5) Hz. Muhammed de (s.a.v) bütün insanlığa gönderilen bir peygamberdir.(6) Kur’ân’a dayalı olarak bütün insanlığın fethini hedeflemesi, Hz. Muhammed’in (sav) peygamber oluşunun ana gayesi ve büyük hikmetidir.

FETİH İDEÂLİ
Hz. Muhammed (sav) sağlığında Müslümanların istikbalde muvaffakiyet ve muzafferiyetleriyle ilgili müjdeler vermiştir. Bunların bir kısmı Rum (Bizans) beldelerinin fethi ile alakalıdır. Bunlardan birincisi Kıbrıs’ın fethidir.

Kıbrıs fethi ideâli

Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlü'nün sütten teyzesi, diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi mesabesindedir. Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada istirahat buyururlardı. Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı. Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: "Yâ Resûlallah, niçin tebessüm ediyorsunuz?" Buyurdular ki, "Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi gemilerle cihada çıktıklarını gördüm." Kadın, "Dua etmez misin, ben de onlardan olayım." deyince, Allah Resûlü: "Sen onlardansın." ferman ettiler. Tekrar istirahata çekildiler. Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü Harâm'a aynı sözleri söylediler. O da yine: "Dua etmez misiniz onlardan olayım." dedi. Efendimiz: "Sen evvelkiler arasında olacaksın." (7) dediler.
Seneler geçer. Ümmü Harâm, kocası Ubâde b. Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine çıkar ve orada bineğinden düşerek vefat eder.(8)
O günden bugüne de Müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında gözyaşı döküyor. Tabiî dökülen her damla gözyaşı, aynı zamanda Allah Resûlü'nü tasdik mânâsını taşıyor. Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu haber milimi milimine doğru çıkmıştır. Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.

İstanbul’un fethi ideâli
Bu hususta iki farklı rivayet vardır. Bunlardan birincisi; Konstantiniyye’nin fethi için ilk gazaya gidenlerin kazanacağı sevaplarla alakalıdır. Şu hadis-i şerif bu hususa dikkat çeker; “Ümmetimden Kayser’in (Bizans İmparatorluğunun merkezi İstanbul) şehrine gaza eden ilk muharipler içinde bağışlanma vardır.”(9)

Bu hadis-i şeriften ilk seferleri yapanların fetihte başarılı olamayacağına da işaretler vardır.
Bu hususta ikinci rivayete gelince, fethin gerçekleşmesiyle alakalı verilen bir müjdedir. İmam-ı Suyuti’nin “sahihdir” dediği bu hadis-i şerifte Efendimiz (sav); “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fetholunacaktır. Bunu gerçekleştiren ordunun kumandanı ne mutlu kumandan ve askeri ne mutlu askerdir.”(10)

Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de ta sahabe devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbul'a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir. İşte Ebû Eyyub el-Ensârî de o gelip dönenlerden geriye kalmış, İstanbul'un bağrında, İstanbul'un gerçek değeri bir inci gibidir. Ben burada herkesin malumu olan bazı hususları tekrar etmekten hem sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir iki hususu arz etmeden geçemeyeceğim:

İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan bir nefer değildi; o Enderun'da yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatih'in ders arkadaşıydı.

O devrede onlar birkaç kişiydiler. İstanbul'un ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı Hasan ve bir de cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü. Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.

Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye muvaffak olmuştu. Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı. Ulubatlı son anlarını yaşıyordu. Dudağındaki tebessüm Fatih'i hayrete düşürmüştü. Sordu: "Niçin tebessüm ediyorsun?" Cevap verdi: "Biraz evvel buraları Allah Resûlü teftiş ediyordu. O'nun gül cemalini gördüm. Sürûrum bundandır.."

Dokuz asır evvel haber vermişti. Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun içinde bulunuyordu. Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim: "Üç-dört kişi dahi olsa, samimî bir kalble, dine hizmet için bir araya gelseler; muhakkak Allah Resûlü'nün ruhaniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı şereflendirecektir."

İşte, İstanbul'un fethi de sıdkın diğer şahitleri misillü Allah Resûlü'nün doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyub el-Ensarî de bu şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk duyanlardan birisi de oydu.. ve onun içindi ki, ta Medine'den kalkıp gelmiş ve cesedinin İstanbul'a defnedilmesini vasiyet etmişti.(11)

Bizans’a karşı fetih hareketleri, hicri 31 (651) yılından başlar ve 857 (1453) yılına kadar devam eder. Neredeyse 9 asırlık bir gayretle Efendimiz’in (sav) müjdesine mazhar olma aşkının kendilerini çepeçevre sardığı görülmektedir.

Selçuklu sultânı Tuğrul bey’den 441 (1049-1050), Fatih Sultan Mehmet’e kadar bütün Türk devleti idarecileri, “İstanbul’daki mahallenin ve caminin imarını, imanın vazife görmesini, şer’iyye mahkemesinin çalışmasını” Bizans’a karşı en önemli dış siyaset prensibi olarak benimsemişlerdir.

Nitekim 1071’de Malazgirt zaferinden sonra henüz 1073lerde Müslüman Türkler, Kapıdağ yarımadasından Üsküdar ve Kadıköy’e kadar, Marmara denizi ile Boğaziçi’nin Anadolu sahillerinde üstünlüğü sağlamışlar. Hatta boğazın Üsküdar yakasına gümrük kurarak, yabancı gemileri kontrol etmeye başlamışlardır.
Bütün bu gelişmeler, ana hedefin İstanbul olduğunu göstermektedir.

Türklerde İstanbul aşkı
Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman Gazi vefatına yakın oğlu Orhan’a manzum bir vasiyetnamede bulunmuş ve “İslambol’u aç, gülzar yap!” demiştir.

Bu, Türklerde ve özellikle Osmanlı’da İstanbul fethi idealinin ne kadar eski ve canlı olduğunu göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir.
Keskin görüşlü, sabırlı, müsamahakar, tahammüllü, planlı ve kendini halka sevdirmiş olan hak aşığı Osman Gazi, siyasette değil hizmette yarış ilkesini ön plana alanlardandır.

Bir gün Söğüt’te ellerini kaldırarak; “Allahım! Söğüt ruhuma dar geliyor. Ne zaman yeşilim Bursa? Ne zaman Konstantiniyye’nin kalbine temren gibi saplanacağım?” diyerek duasını ve ızdırabını ifade etmiştir.

Orhan Gazi de fetih yürüyüşünü aynı istikamette devam ettirmiştir.
Kosova şehidi Murad Hüdavendigar, İstanbul fethi yürüyüşünü gerçekleştiren Osmanlı sultanlarının en mühimlerinden biridir. O, İstanbul’dan çok ötelerde şehit düşmüşse de kazandığı zafer ile istikbalde nasip olacak büyük fethin hazırlayıcıları arasına girecektir.
Murad Hüdavendigar, “Allah'ım ordumu muzaffer ve beni de şehit eyle” diye duâ etmiş ve harbe öyle çıkmıştı. Duâsı kabul edildi: Ordu muzaffer, o da şehit oldu. Bağrından yediği hançerle upuzun yatarken de, etrafındakileri son bir kere daha ikaz etti ve hayata gözlerini yumdu. Son cümlesi "Attan inmeyesüz" olmuştu…

Osmanlılar devrinde en sistemli İstanbul kuşatmaları, Yıldırım Beyazıd devrine rastlamaktadır. Yıldırım, İstanbul’a dört sefer düzenlemiştir.

Birinci sefer, 1391’de gerçekleştirilmiş olup, 7 ay kadar sürmüş ve bir antlaşma ile sona ermiştir. Antlaşma şöyledir; “İstanbul’da Türk mahallesi kurulmak üzere Bizans imparatoru 700 ev verecek, Sirkeci’de bir Türk mahkemesi kurulacak. Osmanlı devleti tarafından bu mahkemeye kadı atanacak, İstanbul’da bir cami yaptırılacak, şehrin dışında Galata’dan Kağıthane’ye kadar olan arazi Türklere terk edilecek ve buraya bir Türk Garnizonu kurulacak, Bizanslılar Osmanlı devletine her yıl 10.000 altın vergi ödeyecekti.”

İkinci sefer; Bizans’ın yukarıda anlatılan antlaşma maddelerine riayet etmemesi sebebiyle, Yıldırım tarafından 1395’te gerçekleştirilmiş ve bundan netice alınamamıştır.

Üçüncü sefer;
Yıldırım, Anadolu Hisarını yaptırdıktan sonra netice alabilmek ümidiyle 1397’de İstanbul’u üçüncü defa kuşatmıştır. Topçuluğun arzu edilen noktada olmamasından dolayı bu seferden de beklenen netice elde edilememiştir. Ancak birinci seferde yaptığı anlaşmalar bir kademe daha ileriye götürülerek; Türk mahallesinin oluşturulması, caminin imarı ile kadı tayinini kabul etmiş ve yıllık 10-30 bin altın vergiye bağlamıştır.

Dördüncü sefer; Yıldırım, 1400 yılında İstanbul’u bir defa daha kuşatmış ise de, Timur’un Sivas’ı zaptetmesiyle bu kuşatmayı sona erdirmek mecburiyetinde kalmıştır.

Anlaşılıyor ki İstanbul fethinin çok önemli köşe taşlarından bir tanesi Yıldırım Beyazıd han’dır.

Daha sonra İstanbul seferi Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından Musa Çelebi tarafından 1411 yılında gerçekleştirilmiş ve netice alınamamıştır.

Altıncı Osmanlı kuşatması, Fatih’in babası II. Murad tarafından 1422 yılında gerçekleştirilmesi şehri hayli zorlamış ve neredeyse fethedilecek hale gelmiş iken Şehzade Mustafa’nın saltanat iddiası ile isyan etmesi seferin ve kuşatmanın terk edilmesine sebebiyet vermiştir.

Efendimiz’den (SAV) sonra H. 31, M. 651 yılında başlayan İstanbul’u fethetme seferleri ikinci Murad tarafından yapılan 1422 yılına kadar 771 sene onlarca defa devam etmiştir.

Fatih’e kadar gerçekleştirilen İstanbul seferleri, Müslümanların İstanbul’u fethederek Hz. Peygamber’in (SAV) müjdesine mazhar olmaları gayesiyle gerçekleştirilmiştir.

Hz. Ebu Eyyüb El Ensari ile Yıldırım, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmet’i saran heyecan aynı heyecandır. Ruh, aynı ruhtur. Ve Efendimiz’in takdirlerine, müjdesine mazhar olabilme heyecanıdır.

Niçin İstanbul?

Her şeyin kendi içinde fazileti olduğu gibi, mekânların da kendi arasında fazilet derece ve mertebeleri vardır.

I-] Yeryüzünde üç tane kutsî ve fazileti yüksek mekân vardır:

1- Belde-i Emindir ki, etrafıyla beraber Mekke ve Medine’dir.
2- Belde-i Aksa ki, etrafıyla beraber mübarek olan Mescid-i Aksa’dır.
3- Belde-i Tayyibe ki, İstanbul’dur.

Elmalılı M. Hamdi Yazır, tefsirinde, Molla Cami merhumdan şu tarihî nakil vardır:

Kur’an-ı Kerim’in 34. sure, 15. Ayetinde “Beldetü’n-Tayyibetün=İyi, temiz bir beldedir.”ifadesiyle İstanbul kastedilmiştir ve İstanbul’un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir diye gösteriliyor.
İstanbul’un plakasının 34, fethinde 15. asırda yapılması oldukça nüktelidir.

İstanbul, mevki itibariyle dünyanın en ehemmiyetli ve en letafetli bir şehri konumundadır. Burası bir tabiat harikasıdır. Her tarafı bir güzellik numunesidir. Havası latif, denizlerinin manzarası pek gönül coşturan ve caziptir. Semâsı açık, güneşleri parlaktır.
Havası, doğrudan doğruya Boğaziçi yolu ile Karadeniz’den geldiği için sağlamdır, sâlimdir, mutedildir.

II-] Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde geçen İstanbul’un konumu ve fethiyle alakalı şu tespitler ne kadar dikkat çekicidir;

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.”(12)

Tefsircilerin çoğunluğunun tespitine ve beyanına göre ayetin asıl iniş sebebi Beytil Makdis’in tahribi meselesi olup, ayet Rumlar ve Hristiyanlar hakkında nazil olmuştur.

“…Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.” Bunları yapan o zalimlere dünyada büyük bir felaket, bir perişanlık, bir mahrumiyet vardır. Bir gün gelecek o engellemeleri, o zulümleri yaptıranlar devletlerini, güç ve kuvvetlerini yitirecek, güçsüz kalıp perişan olacaklardır. Çok dikkate şayandır ki, Süddî tefsirinde bu sefalet ve perişanlıktan maksat, Kostantiniyye şehrinin ellerinden çıkması, yani İstanbul'un fethi olayı olduğu zikredilmiştir. İbni Cerir, Keşşâf ve daha başka mütekaddim ve muteber tefsirlerde de bu kavil naklolunmuştur.(13)

Bu tefsirler İstanbul'un fethinden asırlarca önce yazılmış olduğuna ve hele ilk müfessirlerden sayılan Süddî'nin fetihten beş-altı asır önce yaşamış bulunduğuna göre, bu şekildeki tefsirin kaynağı Hz. Peygamber'den rivayetle alınmış bir mucize olduğunda şüpheye düşmemek gerekir.(14)

Bu ayetten sonra;
وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Bununla beraber, doğu da Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah'a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir.”(15)

Şarkın da, garbın da ve bütün varlıkların da, Allah’ın olduğu ayandan ayan beyandan beyan iken, malum-u ilam kabilinden, şarkın da, garbın da Allah’a ait olduğuna dikkat çekilmesi, şark ve garbın birleştiği nokta olan İstanbul’a dikkat çekilmesidir.
İstanbul’un da Allah’ın mülkü olduğu belli iken bu hususta da malum-u ilamdan öte, İstanbul’un Allah davasının saltanat merkezi olacağına dikkat çekme vardır.

Kim İstanbul’u bir yüzük olarak parmağına geçirirse, Ayasofya’yı da o yüzüğün üstüne bir kaş olarak koyabilirse şarkın da garbın da Selahaddin’i ve sultanı olacaktır.

İki kıtayı, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bu tarihî şehir, dünyanın en mühim, en kıymetli bir idare merkezi olmak meziyetine hâizdir. Nitekim, Napolyon Bonaparte demiştir ki: “Şu yuvarlak küre, dünya bir hükümetin idaresi altında bulunsa merkez idaresi İstanbul olmak lazım gelir. İstanbul’a hâkim olan, cihana hâkim olabilir.”

İstanbul, yeryüzünün muhtelif kıtaları arasında en mühim bir noktayı işgal etmektedir. Bu gönüller fatihi, çok latif ve çok hoş, mübarek şehrin ehemmiyetine, letafetine nihayet yoktur.
Şairlerimizden merhum Mehmet Celal Bey, İstanbul’umuzun bu letafet ve harikasını şu beyitlerle tasvir etmiştir:

Sahrası şafaktan daha dilber, daha şirin
Deryası semadan daha mâî ve daha rengin
Dil hastalara ruh feza ab-ü havası
Rüya ki cinandan geliyor bâdi sabası
İstanbul’u tarif eden eshah-ı tabiat
Layık dise her ravzasına ravza-i cennet


Lale Devri şairlerinden Nedim, İstanbul’un tasvirini şu unutulmaz mısralarıyla yapmıştır:

Bu şehri İstanbul ki, bî misl-ü behâdır
Bir sengine yekpare Acem mülki fedadır
Bazarı hüner, madeni ilmü ulemadır.

III-] Üstad Bediüzzaman hazretleri Kevser suresini tefsir ederken, İstanbul’un ve İstanbul fethinin de bu Kevserlerden bir Kevser olduğuna dikkat çekmektedir.

“Kel Kevser fe” ayetinde geçen harflerin ebced hesabı H. 857, M. 1453 yapması suretiyle İstanbul’un hem fetih tarihine, hem önemine dikkat çekmiştir.(16)

FETHİN FAKTÖRLERİ

İstanbul gibi dünyanın en güzide bir merkezi olan müstesna bir şehri İslam ve Türk Dünyası’nın havzasına dahil etmek, buradan bütün insanlığa Hakk’ın pek muhteşem ve şaşaalı olan ilahî nurlarını neşre muvaffak olmak, çok ulvî bir fıtratta yaratılmış olan Sultan Mehmed Han için ebedî bir şeref ve şan temin edecekti.

İstanbul’un bir gün Müslüman olmuş Türk’ün yağız delikanlısı ve mübarek ordusu tarafından fethedileceği, Nebevî bir mucize olarak “İstanbul şehri elbette feth olunacaktır ve şüphe yok ki, onu fetheden ne güzel emirdir ve o ordu, ne güzel ordudur.” asırlar öncesinden müjdelenmiş idi.

Bu mucizenin tecellisine vesile olmak, bu methe mazhar bulunmak bir İslamiyet hâdimi, bir Müslüman ve Türk hükümdar için en büyük gaye olmaz mıydı?

1-Fetih heyecanı ve fethe tam şartlanmışlık
İkinci Sultan Muhammed bu pek yüksek muvaffakiyetleri nailiyet için gece-gündüz İstanbul’un fethini düşünüp duruyor, hülyalarında yaşatıyor, rüyalarında görüyordu. Fetih için trans halinde idi.
İstanbul’un fethi, Osmanlı hükümetinin Asya ile Avrupa’da bulunan ülkesini birleştirecek, arada engel kalmayacaktı. Bu vaziyet ise Müslüman Türk’ün her iki kıtada da kolayca genişlemesine yardım edecekti. Türklerin deniz kuvvetlerini de artıracak, en mükemmel bir donanmaya sahip olmalarını temin edecekti.

Diğer taraftan İstanbul kayserleri öteden beri Müslümanlara birçok zulümlerde bulunmuşlardı. Özellikle de Osmanlı hanedanı arasına vakit vakit fitneler düşürmüşler ve zulmetmişlerdi. Öyleyse Müslüman Türk’ün istirahat ve gelişmesine engel olan bu problemleri ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bu zalimlerin zulümlerinden kurtulup, adalet ve merhameti tesis etmeyi gerektiriyordu.
İstanbul’u fethetme ideali Araplardan Türklere dini ve idealizm yönleriyle, motifleriyle intikal etmiştir.

Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’den Malazgirt’te rüştünü ispat etmiş Alparslan’a kadar, Ertuğrul Gazi’den Osman Gazi’ye, Orhan Gazi’ye, Kosova şehidi Murad Hüdavendigar’a, sistemli şekilde İstanbul kuşatmalarıyla ünlü Yıldırım Bayazıd’e, Yıldırım’ın oğullarından Musa Çelebi’ye, Fatih’in babası 2. Murat tarafından kuşatılmasına kadar bu idealizm devam edegelmiştir.

İsmail Hami Danişmendin de ifade ettiği gibi; keskin görüşlü, sabırlı, müsamahakar, tahammüllü, planlı ve kendini halkına sevdirmiş olan Osman Gazi, siyasette değil, hizmette yarış ilkesini ön plana alanlardandır. Kur’an’a ve sünnete halisane bağlı olan Osman Gazi’nin fetih ve gaza mefkuresini Edebâlî gibi şeyhlerle, Dursun Fakı gibi alimlerin mürekkebi çizip şekillendirmiştir. Osman Gazi’nin fetih siyaseti iyi incelenince asıl gayenin Bizans kale ve askerî kuvvetleri ile mühimmat kaynakları arasında irtibatlarının Türk ordularının kamalar-oklar halinde İstanbul’a doğru yürümesi olduğu anlaşılır.
Sahabe devrinden Fatih Sultan’a kadar İstanbul fethinin en sürükleyici motifi ve ruhu mesabesindeki itici gücü hiç kuşkusuz, Nebiyyi Muhterem Efendimiz’in (s.a.s) müjdesine erebilme arzusudur.

Ebu Eyüp hazretleriyle Yıldırım’ı, 2.Murat’ı ve Fatih Sultan Mehmed’i saran heyecan aynıdır, harekete geçiren ruh aynıdır.


2-Allah’ın nusretinin celbi, fethin en büyük sebebidir
Genelde nusret kelimesinden sonra ifade edilen Fetih kelimesi, ehemmiyetine binaen değişik kalıplarıyla Kur’an’da 37 yerde geçmektedir.

3-Fetihte ilmin rolü
Her iş ve icraat Allah’ın bir ismine dayandığı gibi fetih de Allah’ın “Fettah” ismine dayanır. Allah’ın “El-Fettah” ismi, Sebe suresi 26. ayetinde “El-Alim” ismiyle beraber geçer.

Demek ki, cahillerin feth yapabilmesi mümkün değildir.
Onun için İstanbul’un fethi, Nihat Sami Banarlı’nın da dediği gibi: “Çeşitli ilim, fikir, sanat, iman, insanlık, adalet, devlet kurma ve yüceltme terbiyesinin asîl ve benzersiz mahsulüdür.”(17)

Taşköprülüzade’nin “Tarih-i Saf / Tuhfetü’l-Ahbabın’da naklettiğine göre; “2. Mehmet, gençlik yıllarında daha çok silahşör hevesindeydi, ata biniyor, ok, yay ve kılıçla uğraşıyordu. Babası 2. Murat ise, bunların ilimle yan yana gitmesini söylüyor, oğlunun ilimden irfandan nasibini almasını istiyordu. İşte bu sıralarda devrin ileri gelen alimlerinden Molla Yegân, Hac’dan gelirken Mısır’a uğrar ve yanında Molla Güranî’yi de getirir. Molla Güranî, fıkıhta, usül ve meânî de, tefsir ve hadiste dirayetiyle tanınmıştır.”(18)

Fatih, şehzadelik devresinde akademik bir muhitte yetişmiş, değerli alimlerden dini ilimler dışında felsefe ve matematik okumuş, Farsça ve Arapçayı ana dili gibi; Latince, Yunanca ve Sırpça’yı da yeteri kadar öğrenmiş tarih ve coğrafya bilgisi ile desteklenen mükemmel bir askerlik bilgisi edinmişti.

“Fatih’in geleceğe hazırlanmasında Molla Gürani’den başka Molla Hüsrev, Hocazade, Hızır Bey Çelebi, Ali Tûsi, Molla Zeyrek, Sinan Paşa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemi ve Hoca Hayreddin gibi büyük zatlar vazife yapmışlardır. Fatih bu zatların ilim ocağında ve sohbet meclislerinde ilim, hikmet ve irfan pınarından kana kana içmişti.”(19)

Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram Veli Hazretleriyle Fatih’in babası 2. Murat Han zamanında Edirne’ye gitmiş ve İstanbul’dan bahis açıldığında şeyhinin: “İstanbul’un fethine bizim Köse (Akşemseddin) ile beşikteki çocuğunuz 2. Mehmet Han muvaffak olacaktır.” dediğini duymuştu.(20)

4-Fetihte takva
Fatih’in fetih ruhunda takvasının da büyük rolü vardır. Taşköprülüzade’nin tespit ve ifadesiyle, Molla Gürani hayatı boyunca Sultan Fatih’i yiyecek ve giyeceğin haram olanından sakındırır, onu helal dairesinde yaşatmaya özen gösterirdi.
“Fatih olmaya hazır 2. Mehmet, İstanbul’un fethine hazırlanırken, Allah yolunda gaza etmeyi en büyük gaye olarak belirtiyor, Ashab’ın hayatında bir günün, hatta bir saatin bile cihadsız geçmediğini, zikirle onların yolunda olduğunu ifade ediyor, küfr ocağı olan Kostantiniyye’nin İslam diyarı haline dönüştürülmesi zaruretinden, bahsediyor ve şöyle diyordu; “Belki itimadım mahza Hakk’ın lütfuna ve inayetinedir, asıl gayem İslam’ın şiarlarını izhardır.”(21)

5-Fetihte vahdetin rolü
Tarihin tespitleriyle Fatih Sultan Mehmet’in tebdil-i kıyafetle kendi halkının arasındaki “isar = kardeşini nefsine tercih etme” hasletine de fethin çok önemli bir ruhu olarak da kaydedebiliriz.

6-Önce çevrenin ve çevresinin fethi
Fatih Sultan Mehmet han hazretleri, İstanbul’u fethetmeden önce, Selçuklu sultanı Tuğrul beyden başlayarak kendi devrine kadar gelen serüven içerisinde; önce İstanbul’un çevresini, çevre illerini ve İstanbul’daki surların dış çevresini fethetmiş, sonra da dıştan gelecek bütün yardımlar ve destekler kesildiği için, İstanbul’un fethi gayet kolay olmuştur.

Bu fetih sistemi, Hz. Muhammed’in (SAV) Mekke fethi içinde geçerlidir. O (sav), Mekke’yi fetih buyurmadan önce Mekke’nin etrafını feth eylemiş, etraftan gelecek bütün yardımları böylece engellemiş ve Mekke fethi zaferi de kolayca kendisine müyesser olmuştur.

7-Fetihte teknoloji noktasıyla kuvvetin elde edilmesi
Fatih, teknolojide belirli bir seviyeye ulaşamadan büyük fethe kavuşmanın mümkün olmadığının farkında idi. Bu sebeple bütün fen alimlerini ve teknisyenleri gece-gündüz İstanbul’un kuşatması ve fethi için yeterli araç ve gereçleri hazırlama talimatı vermişti. Ve kendisi de bizzat çalışıyordu.

Önce Rumeli hisarının yerini tespit etti, akıntının hesaplanması işlemleri tamamlandı, planlar çizildi ve Rumeli hisarı inşa edildi. Hisarın duvarının yükselmesi Türkleri sevindirirken Bizans’ı ise derinden derine korkutuyordu.

Fatih, İstanbul surlarını tahrip edecek ve Bizanslılarda panik meydana getirecek cesametteki topları da Edirne’de döktürmüştür. Bunlar arasında “Şahi” adlı topun güllesi fırlatıldığı zaman 13 mil öteden gürültüsü duyuluyordu. Bu top Orban adlı bir yabancı tarafından dökülmüştü. Fakat bu topun planını bizzat II. Mehmet, mühendisleriyle birlikte çizmiştir.

Rumların Gırejuva ateşine karşı, Osmanlı donanması yanmaktan korunmak için bakır zırhla baştan sona kaplanmıştır. O gün için bu bakırı o şekilde şekillendirebilmek, teknolojinin ne seviyede olduğunun göstergesidir.

Kuşatmanın devam ettiği günlerde, Osmanlı gemilerinin yokuşlu inişli güzergahtan, karadan yağlı kalaslar döşenerek Haliç’e indirilecek olması da o dönemin ne kadar güçlü bir teknolojiye sahip olduğunun ve askerlerinin de mükemmel eğitilmiş olmasının bir göstergesidir.

Gemiler Haliç’e indirildikten sonra Hasköy ile Ayvansaray arasında kısa zamanda Türk mühendisleri tarafından bin kadar duba üzerine tahtalar kurularak, köprü yapılması da fetihteki teknolojinin önemli bir göstergesidir.

Kuşatma esnasında Fatih’in teknik gücü bazen yer altında bazen yer üstünde harikalar meydana getiriyordu. Türk istikamcılarının yer altı tüneli kazarak, surların altından şehre girme teşebbüsleri, Bizanslılar’da “Türklerin bir gün şehrin altından bir su gibi fışkırıp çıkacakları” korkusunu doğuruyordu. Bu psikolojik yıkım, arkasından maddi yıkımı ve fethi getirecektir.

Türk mühendisleri yürüyen kuleler (tanklar) yapıyorlardı. Altında büyük makaralarla hareket imkanı verilen bu tankların, çatı keresteleri ile iki kat deve manda derisi ile kaplanıyordu. Böylece Bizans’tan gelecek Gırejuva ateşine ve dökülen yağlara karşı dayanıklı olması için de aralarına toprak dolduruluyordu. Üst katlarına, içinden ve dışından yapılmış muntazam merdivenlerle çıkılıyordu. Tepesinde mazgallı bir adam, alt katlarında ok atma ve gözetleme pencereleri, top ve mancınıklarla askeri donanımı sağlıyorlardı.

Yabancı bir tarihçi olan Barbaro “İstanbul halkının tamamının bir ayda yapamayacağını Türk ordusu bir gecede yapmayı başarmıştır” demekten kendini alamamıştır.(22)

8-Bizans cephesindeki kargaşa ve idarecilerinin halkına zulmü
Fatih tarafından kuşatma başlamadan önce Bizans imparatoru, hazineden surların tamiri için 70.000 altın tahsis etmiş ve bunları şu Manuel Giagiri ve Rodos’lu Neophystus (Neopistus) adlı iki papaza vermiştir.
Bu iki papaz, tamir için harcayacakları bu tahsisatı ileride çıkarıp kendi aralarında bölüşerek harcamak üzere surların dibine gömülmüştür.(23)

Türkler cephesinde her fert bütün maddi gücünü, fethin emrine verirken, Bizans cephesinde ise servetler, idareciler ve papazlar tarafından çar-çur ediliyordu.

Onlar, bu fitnelerinden ve israflarından dolayı saman çöpü gibi güçsüz hale geldiler. Türkler cephesinde ise müthiş bir dayanışma ve ona bağlı güç-kuvvet vardı.

Bizans içerisinde İstanbul’da, Ortodoks ve Katolik mezhepleri arasında korkunç sürtüşmeler, halkını da bölünmelere sebebiyet vermiştir.
Halk, Latin hakimiyetine girmektense Türk hakimiyetine girmeyi tercih eder hale gelmiştir. Hatta başvekil Lukas Notaras; “İstanbul sokaklarında Kardinal şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz” diyordu. Hatta bu sıralarda rahibeler yer yer Türk kadın kıyafetleri giyerek Katolik hakimiyetini protesto ettikleri söylenir.(24)

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Bizans’ta devlet erkanı ile halk, hatta imparator ile başvekil aynı değer yargıları etrafında bütünleşmiş değillerdi. Aralarında şiddetli ihtilaf ve kavga vardı. Bu durum kendi aralarında büyük bir kardeşlik ruhunu en üst düzeyde temsil eden Fatih ve ordusu için büyük bir avantaj teşkil ediyordu.
Allah’ın inayetiyle de fetih gerçekleşmiş, Türk’ün yağız delikanlısı ve ordusu, Hz. Muhammed’in (SAV) fetih müjdesine mazhar olmuştur.

Sonuç; merhum Nihat Sami Banarlı’nın şu ifadeleri ile fethi özetleyebiliriz;

“Büyük mücahidliği karşısında kılıcına hükümdarların boyun eğdiği Fatih, ancak bir alimin elini öpmek için eğilirdi ve cihangirlik gayreti Fatih adıyla kanaat etmezken hocasının kendisini yalnız “Mehmet” diye çağırmasını isterdi.”

Necdet İÇEL









Kaynaklar:
1- Ebu Davud, Edep, 164
2- M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, c: 1, shf: 147
3- Aşıkpaşazade, Derviş Ahmed Aşıki, Tarih, shf: 142 İstanbul-1332
4- Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, Hakikat çekirdekleri madde 40
5- Bakara; 185
6- Buhâri, Teyemmüm 1; Salât 56; Müslim, Mesâcid 3; Nesâî, Gusül 26; Dârimî, Siyer 28; Salât 111
7- Buhârî, cihad 3, 8; Müslim, imâre 160-162.
8- İbn-i Hacer, İsâbe, c: 4, shf: 441
9- İbn'ul Esir, Üsdü'l-Ğabe, c: 7, shf: 317
10- Munavi, Feyzu'l Kadir, c: 5, shf: 262 Beyrut-1391; El-Hâkim, El-Müstedrek, c: 4, shf: 422; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, c: 4 shf: 335
11- İbn Hacer, el-İsâbe, c: 1, shf: 405
12- Bakara; 114
13- Ez-Zemahşerî, Keşşaf tefsiri, c:1, shf: 306
14- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dini Kur'ân dili, c: 1, shf: 394
15- Bakara; 115
16- Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, Yirmi Dokuzuncu mektup, sekizinci mesele, dördüncü remz
17- Nihat Sami Banarlı, Fatih'in zafer sırları, shf: 32 İstanbul-1959
18- Taşköprülüzade, Mehmet Kemalettin, Tuhfetü’l-Ahbab, shf: 54 İstanbul-1287
19- Semiha Ayverdi, Türk tarihinde Osmanlı asırları, c: 1, shf: 290 İstanbul-1975
20- Ali İhsan Yurd, Fatih'in hocası Akşemseddin'in hayatı ve eserleri, shf: 53 İstanbul-1972
21- Tacizade Cafer Çelebi, Mahsura-i İstanbul fetihnamesi, shf: 7-9 İstanbul-1331
22- Hayrullah Efendi, Tarih, c: 8, shf: 72 İstanbul-1273
23- Hammer, Devlet-i Osmaniye tarihi, Mehmet Ata tercümesi, c: 2, shf: 293 İstanbul-1330
24- İsmail Hami Danişmend, İstanbul fethinin nedeni-kıymeti, shf: 22-27

Bu yazı 12/05/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 541 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet