Fesahat
FESAHAT
Fesahat; sözün kusursuz ve açık olması manasında bir edebi ve belagatlı terimdir.
Fesahat lügatta; "açık seçik olma, ha¬vanın açık ve berrak olması, sütün yü¬zünü kaplayan köpükten arınıp saf ve halis olması" mânalarına gelir. Bundan hareketle sözün kusurlardan arınmış ol¬masına fesahat, böyle söze veya onu söyleyene de fasîh denilmiştir.1
Fesahat ön¬celeri belagat, beyân ve beraat kelime¬leriyle eş anlamlı olarak "güzel ve etkili söz" mânasında kullanılırken, daha sonra lafız güzelliğine fesahat, mâna güzelliğine belagat, beraat ve beyân denil¬meye başlanmıştır.
FESAHATA ENGEL OLAN KUSURLAR
Bir sözün fasih sayılabilmesi için fesahata engel olan kusurları taşımaması gerekir. Bu kusurlar;
A)Lafza ait kusurlar
B)Mânaya ait kusurlar
olmak üzere ikiye ayrılır.
A)LAFZA AİT KUSURLAR
1.Tenâfür.
Bir kelime veya cümlenin zor telaffuz edilmesidir. Tenafür de kendi içinde ikiye ayrılır;
a)Tenâfür-i hurûf; kelimeyi oluş¬turan harflerin mahreçlerinin aynı veya yakın olması sebebiyle rahat bir şekilde söylenememesine de¬nir.2
Arapça; "hü'hu'" (deve dikeni),
Farsça; "zağrîmâş" (deri tü¬yü),
Türkçe; "kırktırttım", "sarımsaklasak" misallerinde olduğu gibi,
b)Tenâfür-i kelimât; tek başına söylendiğinde telaffuzu kolay olan bir kelimenin mahreç birliği veya yakınlığı sebebiyle cümle içinde di¬ğer kelimelerle birlikte güç telaffuz edil¬mesine denir.
Meselâ Arapça;
"Ve kabru Harbin bi-mekânin kafrû
Ve leyse kurbe kabri Harbin kabrü"
“Harb'in kabri ıssız bir yerdedir,
onun kabrinin yanında hiçbir kabir yoktur” beytinde tek başına söylendiklerinde dile güç gel¬meyen "kabr", "kafr". "kurb", "harb" ke¬limeleri peş peşe kullanıldığında cümle¬nin telaffuzu zorlaşmaktadır.3
Türkçe; "Şu Şemsi Paşa'nın şemsiyesidir" ifadesinde de tenâfür-i kelimât vardır.
2.Kelimenin morfolojik* (dil bilimi) yapısının kural dışı olması.
Buna, “kıyasa muhalefet” de denir.
Meselâ; Mütenebbî'nin,
"İnne beniyye le-li'âmün zehedeh
Mâ liye fî sudûri-him min mevdedeh"
“Oğullarım beni terk eden alçaklardır.
Gönüllerinde bana ait hiçbir sevgi yoktur” beytindeki "mevdede" kelimesinin kurallı biçimi “mevedde”dir. Şiirde zaruret dolayısıyla ve aşın olma¬mak kaydıyla imâle ve zihaf gibi kural dışı kullanımlar hoş görülmüşse de bunlar yine de kusur sayılır.
Arapça'da şeddeli bir harfi şeddesiz okumak, fethayı kesre yapmak, kelimeden harf atmak ya da eklemek gibi hususlar hoş görülmemiştir.5
Şair beyitteki ahengi ve kafiyeyi tutturabilmek için, manadan değil de lafızdan yontar. Bu, şair açısından kısmen mazur görülebilir.
Farsça'da çoğul eki "ân" genellikle canlılar için kullanıldığı halde bazen onun yerine cansızlar için kullanılan "hâ" ekinin getirilmesi de bir kuralsızlık örneğidir.6
Türkçe'de ötümlüleşmeye dikkat etmemek (meselâ "çakmağı ver" yerine "çakmakı ver" demek), esasen çoğul olan bazı Arapça kelimeleri Türkçe ekle yeniden çoğul yapmak (evrak — evraklar, efkâr — efkârlar), yardım¬cı fiilleri yanlış kullanmak ("nazire söylemek" yerine "nazîre etmek", "hulul etmek" yerine "hulul bulmak" yabancı dil¬lerin söz dizimine uygun birleşik kelimeler teşkil etmek (çay almak, banyo almak, ders yapmak), bazı kelimelerin sonuna masdariyet "t"si ilâve etmek ("krallık" yerine "kraliyet", "serbestlik" yerine "serbestiyet"), aslında mastar olan bir kelimeye mastariyet "t"si eklemek ("şebâb" yerine "şebabet", "acz" yerine "'acziyet") bu tür kusurlardandır.
3.Lafzî ta'kid
Arap edebiyatında ta’kid; ibareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma ve düğümleme anlamındadır.
Bir ibareyi oluşturan kelimelerin maksadın anlaşılmasını güçleştirecek şekilde sıralanmasıdır. Lafzî ta'kid, kelimelerin gerçek yerlerinden daha öne veya daha ileriye alınması, yahut ard arda gelmesi gereken kelimelerin arasına başka kelimelerin sokulması suretiyle olur. Cümlelerin bir bütün halinde kavranamayacak derecede uzun veya birçok bağlaçla birbirine bağlanmış olması, yardımcı cümlenin esas cümleyi gölgeleyecek kadar ön plana çıkarılması da lafzî ta'kide sebep olur.
Meselâ Arapça’da
"Cefahat ve hüm lâ yecfahûne bihâ bihim
Şiyemün ale'l-hasebi'l-eğarri delâ'ilû"
beytinde takdim-tehir sebebiyle lafzî ta'kid vardır. Bu beytin düzgün bir cümle haline getirilmiş şek¬li şöyledir: "Cefahat bihim şiyemün ve hüm lâ yecfehûne bihâ 'ale'l-hasebi'l-eğarri delâ'ilû" (Üstün ve soyluluk belirtisi vasıflar onlarla gurur duydu; halbuki onlar bunları hiç de önemsememektedir).4
Farsça’da;
"Ezîn sû hezârân ezan sû hezâr
Çûn bâ hem zedend küşte şud şad hezâr"
(Binlerce asker birbiriyle çarpışınca buradan bin, oradan bin kişi öldürüldü) beytinde "küste şud" gerektiği yerden uzakta bulunduğundan, yani ikinci mısra "küste şud çûn bâ hem ..." şeklinde olmadığından beytin mânasının anlaşılması güçleşmektedir.5
Türkçe’de;
"Güneş levhi değil gökte şuâ üstünde zerrîn-hat
Felek almış eline bir varak hüsnün kitabından" beytinde "değil" kelimesinin yeri sebebiyle lafzî ta'kid vardır. "Varak" kelimesinin sıfatı olan "zerrîn-hat" bu kelimeden uzakta bulunduğu için beytin anlaşılması zorlaşmaktadır.6
4.Kelimenin veya cümlenin kulak tırmalayıcı bir söylenişi olması (kerâhet-i sem')
Bazı kelimelerin telaffuzu kolay olması¬na rağmen çıkardıkları sesler ahenkli olmayabilir.
Arapça’da; "teke'ke'tüm" (toplandınız), "cefehat" (övündüğü) gibi.7
Türkçe'de; tek heceli kelimelerin veya aynı fiil kipiyle biten cümlelerin ard arda sı¬ralanması da bu tür kusurlardan sayılır.
5.Harf veya hecelerinin fazlalığı sebebiyle kelimenin uzun olması
Arapça’da; "süveydâvât", "müsteşzirât”,8
Türkçe’de; "kararlaştırılmaksızın", "sersemleştirilmek" gibi.
6.Za'f-ı te'lîf
Cümleyi oluşturan öğelerin sıralanışının söz dizimi kurallarına aykırı olmasıdır. Meselâ Arapça'da iba¬rede önce isim geçer, sonra da ona işaret eden zamir zikredilir, önce zamiri, sonra da ismi zikretmek bir söz dizimi bozukluğudur. Bu kusur vezin ve kafiye zaruretiyle bilhassa şiirde çok görülür.9
Türkçe'de bir sebebe bağlı olmaksızın cümle öğelerinin öne veya sona alınma¬sı da za'f-ı te'Iîf meydana getirir.
7.Gereksiz tekrarlar.
Cümlede herhangi bir kelimenin hoşa gitmeyecek ve ye¬ni bir anlam katmayacak biçimde tek¬rar edilmesiyle te’kit, atıf, sıfat türü kelimelerde eş anlamlıların tekrarı cümlenin fasih sayılmasına engel olur. Meselâ Nâbî’nin.
"Hüsn-i ta'bîr verir ma'nîye hüsn-i dîger
Şevket-i hüsne çok imdadı olur üslûbun" beytindeki "hüsn" ke-limesinin tekrarı gereksiz sayılmıştır.10
8.Zincirleme isim tamlamaları (tetâbu'-i izâfât)
Arapça’da ve Türkçe’de, bir ad tamlamasının üçüncü bir adla ya da başka bir ad tamlamasıyla oluşturduğu tamlamaya denir. Bunda da lafz açısından kusurlar vardır ve fesahata ters görülür.
B)MANAYA AİT KUSURLAR
Mânaya ait başlıca kusurlar da ikiye ayrılır:
1-Garabet.
Kimsenin duymadığı, kul¬lanmadığı, manası ancak lügatlerde bu¬lunan nâdir ve garîb kelimelerin kullanıl¬masıdır. Bu tür kusur genellikle şiirde görülür.
Mütenebbî'nin bir mısrasında ge¬çen "cirişşâ" (soy, asıl, kökeni kelimesiyle.
Ru'be b. Accâc'ın bir mısrasında, öv¬düğü kimsenin burnunu düzgünlük ve parlaklıkla nitelerken kullandığı "müserrec" (sirâc) kandil ışığı gibi parlak, Süreycî kılıcı gibi düzgün ve parlak kelimesi gibi.11
Türkçe’de;
“Gece devriyyesinde dikkat et zîrâ
Düşersin ağzına bukturmanın sonra” beytinde yer alan ve "pusudaki asker" anlamına gelen "bukturma" sö¬zünde de garabet vardır.
2-Mânevi ta'kid.
Sözün anlamının ha¬talı mecaz, istiare ve kinayelerin kullanıl¬ması gibi sebeplerle kapalı olması, âde¬ta kördüğüm haline gelmesidir.
Abbas b. Ahnef'in;
"Seatlubü bude'd-dâri anküm li-takrabû ,
Ve teskübü 'aynâye'd-dümû'a li-tecmüdâ"
“Yakın olasınız diye evimin sizden uzak olmasını isteyeceğim.
Gözlerim dondukları (sevindikleri) için yaşlar dökecek”
beytinde; göz yaşının donmasının, gözlerin sevinmesinden kinaye olması gibi. Halbuki "göz yaşının donması" hüzünden kinayedir. Dolayısıyla bu ifadede "donma" (cümûd) kelimesi son derece uzak bir anlamda kullanılmıştır.
İbarede mânayı bozan anlam tersliği de (kalb) manevî ta'kid sayılır.
Meselâ Mütenebbî'nin bir mısrasındaki;
"Keyfe yemûtü men lâ ya'şekü" (Âşık olmayan na¬sıl ölür!) ifadesinde anlam tersliği vardır; bunun aslı. "Keyfe lâ yemûtü men ya'şekü" (Âşık olan nasıl ölmesin ki!) şeklinde olmalıdır.
Fehîm'in;
"Fehîm pîrehe-nin etti vakf-ı şu'le-i dâğ
Huda bizim dahi mehtaba ver ketânımızı" beytinde de ketenin aydan etkilenmesi çok kapalı bir telmih olduğundan manevî ta'kid vardır. Manevî ta'kid bazan bir ifadeyi anlam çıkarılamaz hale getirir.12
Nef'î’nin; “Âlemin canı değilsin cân-ı âlemsin sen” mısrası bunun dikkat çekici bir örneğidir.
FESAHAT İÇİN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ŞARTLAR
Bunların dışında, övgü ve yergilerin ilgili kelime ve tabirlerle yapılması, me¬caz, istiare, kinaye ve teşbih gibi edebî türlerin yerinde kullanılması; şiir, mektup ve hitabelerde gereksiz ilmî terimlere yer verilmemesi, ibarenin kelimele¬ri arasında cinas, tıbâk, seci, tenasüp, mürâât-ı nazîr gibi lafız ve anlam ilgilerinin bulunması, gereksiz ıtnâb, haşiv ve ziyadeden uzak olarak sözün veciz bir biçimde ifade edilmesi de fesahatin şartlarındandır.13
Fesahata aykırı görülen hataları yapmamak için lügat sarf, nahiv, meânî, beyân ve bedî gibi edebiyat ilimlerini iyi bilmenin yanında özel yeteneğe ve dil zevkine sahip olmak gerekir. Ayrıca büyük edip ve şairlerin eserlerini dikkatle okumak ve iyi bir çevrede yetişmek gibi faktörler de önemli rol oynar.
İslâm'ın ortaya çıkışı esnasında görü¬len süt anneliği müessesesinin hedeflerinden biri de çocuğun bu yolla fasih konuşma alışkanlığını kazanmasıydı. O dönemde en fasih konuşanlar, şehir hayatından uzak bulundukları için yabancılarla karışmamış, dolayısıyla dilleri bozulmamış olan çöl Arapları idi. Hz. Peygamber’in (SAV) süt annesi Halîme'nin mensup olduğu Benî Sa'd da en fasih konu¬şan kabilelerden biri olarak tanınmıştı.
İmam-ı Şafi hazretleri de medreseye intisab etmeden önce, iki sene kadar çölde yaşayan bedevi Arapların arasında kaldığı ve fasih Arapça’yı öğrendikten sonra ilme başladığı ifade edilir.
KUR’ÂN’IN LAFZINDAKİ FESAHAT
Kur’ân-ı Kerîm lafzındaki fesahat noktasıyla erişilemez bir üsluba sahiptir. Hz. Muhammed (SAV) ümmi olmakla beraber, lafızlarında fesahata mani hiçbir kusur olmayan ayetleri ifade etmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm bir baştan bir sona kadar incelendiğinde görülecektir ki, yukarıda anlatılan fesahatın engellerinin hiçbirisi, Kur’ân’ın hiçbir ayetinde, cümlesinde ve kelimelerinde yoktur.
Ondandır ki okunması gayet akıcı, dile ve kulağa hoş gelen, okuyanı ve dinleyeni sonsuz bir zevke gark eden, gayet doyurucu, asla bıktırmayan ve usandırmayan bir üsluba sahiptir.
Kur’ân-ı Kerîm’in ezberlenmesi gayet kolaydır. Üç yaşından, en yaşlı insanlara kadar onu rahatlıkla ezberleyenler vardır. Mesela günümüzde yaşayan üç yaşında Azerbaycan’lı Zehra Süheyl, Kur’ân-ı Kerîm’i hıfz etmiştir. Hala hayattadır ve Kur’ân’ı su gibi okumaktadır. Bir yaşında da okumayı öğrenmiştir. Tabîin dönemi imamlarından Süfyan İbn-i Uyeyne’nin de üç yaşında hafız olduğu rivayet edilir. Yine günümüzde Mahmut Muhammed, Âtıf Abdu'l-Ehad Muhibbullah ve Sümeyye Eddeb gibi küçük hafızlar da vardır.
Bu hususu en güzel ve fasih ifadelerle anlatan Üstad Bediüzzaman’ın 25. Sözde ifade ettiği bölümü aynen alıp aktaralım;
Kur’ân-ı Kerîm’in lâfzındaki fesâhat-i hârika
“Kur'ân mânen üslup-u beyân cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lâfzında gayet selîs bir fesâhati vardır. Fesâhatin katî vücuduna usandırmaması delildir ve fesâhatin hikmetine fenn-i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehâdetleri bir bürhan-ı bâhirdir.
Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor.
Küçük, basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir.
En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor.
Sekerâtta olanın damağına şerbet gibi oluyor, zemzeme-i Kur'ân onun kulağında ve dimâğında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor.
Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kur'ân, kulûba kût ve gıdâ ve ukûle kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan, usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız; fakat, en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek, Kur'ân, hak ve hakikat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor. Dâimâ gençliğini muhâfaza ettiği gibi, tarâvetini, halâvetini de muhâfaza ediyor. Hattâ Kureyş'in rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'ân'ı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu, onların hiç sözlerine benzemez; olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz."14 İşte, Kur'ân-ı Hakîmin en muannid düşmanları bile fesâhatinden hayran oluyorlar.
Kur'ân-ı Hakîmin âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesâhatin esbâbını izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız numûne olarak bir âyetteki hurûf-u hecâiyenin vaziyetiyle hâsıl olan bir selâset ve fesâhat-i lâfzıyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem'a-i i'câzı göstereceğiz.
İşte:
ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِّن بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُّعَاسًا يَغْشَى طَآئِفَةً مِّنكُمْ وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ الأَمْرِ مِن شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لاَ يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Sonra o kederin peşinden üzerinize bir güven duygusu indirdi. Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hali verdi. Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında Cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlar: "Bu işin kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!" diye söyleniyorlardı. De ki: "Bütün yetki ve karar Allah’ındır" Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları birşeyler saklıyor ve kendi aralarında: "Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik." diyorlardı. De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.15
İşte şu âyette bütün hurûf-u hecâ mevcuddur. Bak ki, sakîl, ağır bütün aksâm-ı huruf beraber olduğu halde, selâsetini bozmamış; belki, bir revnak ve muhtelif tellerden mütenâsib, mütesânid bir nağme-i fesâhat katmış.
Hem, şu lem'a-i i'câza dikkat et ki, hurûf-u hecâdan huruf-u hecâdan ى ile ا en hafif ve birbirine kalb olduğu için, iki kardeş gibi, herbirisi yirmi bir kere tekrarı var. م ile ن (tenvin dahi nun’dur) birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için, herbirisi otuz üçer defa zikredilmiştir. ص, س, ش mahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her biri üç def’a ع, غkardeş oldukları halde, ع daha hafif altı defa, غ sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir.
ط, ظ, ذ, ز mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa, ل ve ا ile beraber ikisi لا suretinde ittihad ettikleri ve ا لا, suretinde hissesi ل’ın yarısıdır; onun için ل kırk iki defa, ا onun yarısı olarak yirmi bir defa zikredilmiştir. ﻫ ,ء ile mahreççe kardeş oldukları için ء (Hemze, melfuze ve gayr-ı melfuze yirmi beştir ve hemze’nin sakin kardeşi elif’ten üç derece yukarıdır. Zira hareke üçtür.) on üç, ﻫ bir derece daha hafif olduğu için on dört defa ق, ف, ك kardeş oldukları için, ق’ın bir noktası fazla olduğu için ق on, ف dokuz, ك dokuz, ب dokuz, ت on iki ت’nin derecesi üç olduğu için on iki defa zikredilmiştir.
ل, ر ’ın kardeşidir; fakat ebced hesabıyla ر iki yüz, ل otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür.
Hem ر telâffuzca tekerrür ettiğinden sakil olup yalnız altı defa zikredilmiştir. خ, ح, ث, ض sıkletleri ve bazı cihât-ı münasebat için birer defa zikredilmiştir.ح, و ’dan ve ء ’den daha hafif ve ى’den ve ا’ten daha sakil olduğu için on yedi defa, sakil ء’den dört derece yukarı, hafif ا’ten dört derece aşağı zikredilmiştir.
İşte şu hurufun bu zikrinde harikulâde bu vaziyet-i muntazama ile ve o münasebet-i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakik ve ince nazım ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhaldir ki ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki intizam-ı acip ve nizam-ı garip, selâset ve fesahat-i lâfziyeye medar olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem hurufatında böyle intizam gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrarlı bir intizam, öyle envarlı bir insicam gözetilmiş ki, göz görse “Maşaallah,” akıl anlasa “Bârekâllah” diyecek.”16
KEVSER SURESİNDE FESAHAT
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin “Rümuzat-ı Semaniye” adlı eserinde, Kevser suresinin izahatını yaptığı yerde, Kur’ân’ın fesahatına da dikkat çeker.
Kevser suresi çok yönlü tefsire müsaittir. Ayrıca izah edilebilir. Okunuşu gayet selistir. Hiçbir zaman bıktırmaz ve usandırmaz. Binlerce defa tekraratı Kevser havuzundan içmek gibi insana lezzet verir. Bu, harflerin seçimi ve dizilişiyle yakından alakadardır.
Arap harflerinde sıfatça, mahreççe, savtça kardeş harfler vardır. Ne enteresandır ki, Kevser suresinde bu kardeş harflerden birisi alınmış ve diğeri alınmamıştır. Böylece kardeş harfler arasında tansif yapılmıştır. Mesela; “tı, zı” harflerinden “tı” alınmış “zı” alınmamıştır. “Sad, dad” harflerinden “sad” alınmış, “dad” alınmamıştır. “Ayn, ğayn” harflerinden “ayn” alınmış, “ğayn” alınmamıştır. “Kef, kaf” harflerinden “kef” alınmış, “kaf” alınmamıştır. “Rı, ze” harflerinden “rı” alınmış, “ze” alınmamıştır. “Hı, ha” harflerinden “ha” alınmış, “hı” alınmamıştır. “Min, nun” harflerinden “mim” alınmış, “nun” alınmamıştır. “Sin, şın” harflerinden “şın” alınmış, “sin” alınmamıştır. Böylece kardeş harflerden, dile söylenmesi kolay gelen (huruf-u muhaffefe) alınmış, dile söylenmesi zor gelen (huruf-u müsakkale) harfler terk edilmiştir. İşte fesahatın asıl kaynağı da bu harflerin seçimi ve dizilişidir.
AYETLERİN SONUNDAKİ KAFİYE
Kur’ân-ı Kerîm’de ayetlerin sonundaki durakların aynı harflerle veya kardeş harflerle tamamlanması da fesahatın en belirgin özelliklerinden bir tanesidir. Bütün sureler bunun en net ve canlı misalleridir.
Mesela; Fatiha suresinde ayetlerin sonu, “nun” ve “mim” harfleriyle,
Kevser suresinde her ayetin sonu “rı” harfiyle,
İhlas suresinin sonu “dal” harfiyle,
Nas suresinin sonu “sin” harfiyle,
Felak suresinin sonu “kaf” harfiyle tamamlanır.
Bu husus, başlı başına bir tefsir mevzusudur. Bütün Kur’ân bir baştan bir sona kadar fesahat yönüyle tefsir edilebilir.
Burada 1961 yılında İlahiyat Fakültesinde Tefsir ve Fıkıh dersleri veren
Pakistan'lı Prof. Muhammed Hamidullah bir Tefsir dersinde şunları anlatıyor;
İstanbul'da iken bana Avrupalı bir müzik profesörü geldi;
“Kur'ân'ı tetkik ediyorum. Kur'ân şiir değildir ama onda öyle bir musiki var ki insanı hayrete düşürüyor. Şiirde bir kelimenin yerini değiştirsen vezin bozulur musiki ve ahengin kaybolduğu derhal anlaşılır. Ama nesirden bir harf, birkaç kelime kaldırsan ahenk bozulmaz. Çünkü ölçü yoktur. Kur'ân şiir olmamakla beraber ondan bir harf kaldırsan derhal kendine has musikinin aksadığı görülüyor. Bu, beşer sözünde olamaz. Beşer sözünde böyle istisnasız tam bir ahenk bulunamaz. Bunun için müslüman oldum. Yoksa ben Arapça bilmem. Kur'an'ın mânasını da anlamam.” dedi.
Tekrar İstanbul'u ziyaretimde o zat bana geldi;
“Ben Kur'ân'daki musikinin, Kur'ân'ın bir mucizesi olduğuna delâlet ettiği için müslüman olmuştum. Halbuki “âmener rasulü”de “lâtüâhizna” kelimesinde bu ahenk bozuluyor, musiki kalmıyor. Bir kelimede dahi bu ahengin bozulması onun mucizeliğini kaldırır. İmanım sarsıldı” dedi. “Oku bakalım nasıl bozuluyor?” dedim. Okudu ama “latuuâhizna” diye okuyor, vavı med harfi gibi alıp tayı uzatıyordu. Ona dedim ki; “Sen yanlış okuyorsun. Oradaki vav, hemzenin yazılması için konmuştur. Med harfi değildir. Onu nazarı itibara alma ve tâ'yı uzatmadan oku” diyince, “O halde tamam, musiki mükemmeldir” dedi ve gitti.
Geçenlerde bana bir mektup yazmış; “Teşekkür ederim, imanımı tazeledin.” diyor.17
Cenab-ı Hak, fesahat-ı azamın en mükemmeline sahip olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l Beyanını hayatımızın sonuna kadar okuyarak, onun zülal-i şarabını nûş etmeye ve kendimizden geçmeye muvaffak eylesin.
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
1- Lisânüt-'Arab, "fşh" md
2- Tâhirülmevlevi. Edebiyat Lügati (İs¬tanbul 1937).
3- Abdûlkâhir el-Cürcânî, Dela'ilü'l-l'caz (nşr. Mahmûd Mu-hammed Şâkir), Kahire 1375, s. 35-38, 43-66
4- Fahreddin er-Râzî, Nihayetü'l-tcâz ftdirâyeti'tt'câz. Amman 1985. s. 45-53
5- Hatib el-KazVfnf. Telhtşü'l-miftâh. İstanbul 1312, s. 6-10
6- Ahmed el-Hüfî - Bedevi Tabâne), Riyad 1403/ 1983, I, 141-148
7- Teftâzânî. Muh-tasarü'lMe'âni, İstanbul 1304, s. 12-21
8- Hafâcî. Sırrül-feşâha. Beyrut 1402/1982. s. 58-92
9- Ahmed Cevdet Paşa, Be¬lagatı Osmâniyye. istanbul 1299
10- Ahmed Cevdet Paşa, Be¬lagatı Osmâniyye. istanbul 1299
11- Mehmed Zihni Efendi. el-Kaulut-ceyyid, İstanbul 1327, s. 30-47
12- Muhammed Abdüsşehîd en-Numânîn. "Nefahât mine'1-feşâhati'n-nebe-viyye", ed-Dirâsâtü'l-lslamiyye, XXII, Islâmâbâd 1987, s. 27-48
13- Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam Ansiklopedisi, c: 12, shf: 423
14- El-hakim, el-Müstedrek c: 2, shf: 550; el-Beyhaki, Şüabü’l İman, c: 1, shf: 157
15- Al-i İmran; 154
16- Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, shf: 406
17- İslam’a itirazlar Kur’ân’dan cevaplar, Süleyman Ateş, shf: 194
* kelimelerin yapısının tanımlanmasını, çözümlemesini ve kimliklendirilmesini inceleyen bilim dalı
Bu yazı 02/01/2011 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 665 kişi tarafından okunmuştur.