Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in Nurânî Şahsiyeti
O’nun (sav) Nurânî Şahsiyeti
Işığa hamile zindanlar gibi bir devr-i cahiliye... Ve Nebî’nin zuhuruna az bir zaman var, muştu dolu akisler var ufukta... Vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli gelecek son Nebîyi anlatmakta... Şairler ve hatipler tavsiye etmekte: Zuhur eder etmez hemen koşun O’na!1
Bütün insanlığın canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıda. Ana babalar bu kurtarıcının kendi nesillerinden olmasını istiyor... Ve birçoğu yeni doğan çocuğuna “Muhammed” ismini veriyor.2
Allah’ın lütuf, ihsan ve keremine bakın ki, insanlara kendi içlerinden, özlerinden onlarla aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan; Hakk’a giden yolda onların rehber ve pişdarı olan; imama ihtiyaçları olduğunda önlerine geçebilen; hatibe ihtiyaçları olduğunda minbere çıkabilen; emire ihtiyaçları oldu-ğunda tuğra basıp sikke kesen; kumandaya ihtiyaç duyduklarında, onları en mükemmel kumandanlardan daha mükemmel idare eden bir Nebî, bir elçi gönderdi.
Gönderdi fakat ne hüsrandır ki, gözler göremedi. Hâlbuki kaç bin senedir bekleşmedelerdi.3
O’ nun (sav) peygamberliğine delil isteyenler var-dı. Hâlbuki O (sav) ayandan ayan beyandan beyandı.
Hz. Muhammed’in (sav) nübüvvetinin delilleri nâmütenâhîdir.
Bunları altı küllî delil bünyesinde toplamışlardır:
1. Geçmiş peygamberlerin yüksek meclisi.
2. Geçmiş zaman.
3. O asırda yapmış olduğu büyük inkılâbı.
4. Başta Kur’ân olmak üzere bütün mu’cizatı.
5. Fenlerin ve tarihi vak’aların diliyle gelecek za-man.
6. Bugün burada üstünde durmaya çalışacağımız nurânî şahsiyeti.
1- O (sav), yaratılışıyla bu âlemin açılmasına vesile olduğu gibi, bi’seti ve duasıyla da âhiret âleminin, cennetin icadına vesiledir.
2- O (sav), kâinat ağacının çekirdeğidir. “Allah ilk önce benim nurumu yarattı.”4 buyurmaktadır. Aynı zamanda O (sav), kâinat ağacının en müstesna ve en muhteşem meyvesidir. Yani, kâinatın yaratılışına sebebiyet veren çekirdeği O, kâinat ağacının en güzel meyvesi de O’dur.
3- Kur’ân, O’nun (sav) Za’tını “Kamer-i Münîr”5 veya “Sirâc-ı Münîr”6 ifâdeleriyle anlatır. Hz. Muhammed (sav) daimâ yanan, parlayan, etrafı âleme ışık saçan, âlemi ve âlemleri aydınlatan bir ay, bir güneş olarak anlatılır.
Kur’ân-ı Kerîm burada Sirâc tabirini kullanmıştır. Halbuki başka yerde sirâc ifâdesi güneş hakkında da kullanılmıştır7 . Bundan şu anlaşılıyor ki, bu maddî âlemin bir maddî güneşe ihtiyacı olduğu gibi, hem mad-dî hem manevî âlemlerin de bir manevî güneşe ihtiyacı vardır, O da, Şems-i Ezel ve Ebed olan Hz. Allah’tan insanlığa gönderilen Hz. Muhammed’dir (sav).
Evet, O, bizleri ve âlemleri aydınlatan bir gü-neştir. O olmasaydı bizler karanlıklar içinde kalacaktık. Fikrî, ruhî, kalbî karanlıklar içinde boğulacaktık. Ferdî, ailevî, içtimaî bunalımlardan da kurtulamayacaktık. Nereden geldik, nereye gidiyoruz ve bu âlemde vazifemiz nedir, sorularına cevap bulamadığımızdan hayatımız zindana dönüşecekti. O’nun sayesinde aydınlanıyor ve huzura eriyoruz.
4- O’nun (sav) Zâtı güneş gibidir. Güneş hem âlemi aydınlatıp hem de kendi varlığının en büyük delili olduğu gibi, Hz. Muhammed’da (sav) Allah’dan gönderdiği bir güneş olarak âlemi ve âlemleri aydınlatır, hem de kendi varlığının ve peygamberliğinin en büyük delilidir. Güneşi göstermek için başka bir güneşe ihtiyaç olmadığı gibi, Hz. Muhammed’ın (sav) peygamberliğini ispatlamak için de bir başka delile ihtiyaç yoktur.
5- Bugün, O’nun (sav) nurânî şahsiyeti üstünde duracağız;
O’nun (sav) nûranî şahs-ı manevîsine bak: bütün yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medîne bir min-ber; O Allah’ın varlığının en büyük delili olan Peygam-berimiz (sav) bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri… Bütün enbiya hayatdar kökleri, bütün evliya tarâvetdar semereleri bir nurânî ağaçtır ki, her bir davasını mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerâmetlerine îtimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.
O’nun (sav) nurânî Şahsiyetini ele alanlar iki yönüyle ele almışlar:
1. Sûreti, Fizîkî yapısı, Şemâil-i Şerîfesi
2. Sîreti, karakteri, Ahlâkî fiilleri...
Hz. Muhammed’in Sûreti
1- Şemâil kitaplarında en küçük teferruatına kadar tasvir edilir. Hz. Ali (ra) Peygamberimiz’i (sav) şöyle tarif etmektedir:
-Peygamber (sav); ne uzun, ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi.
-El ve ayak parmakları irice, başı büyükçe idi.
- Göğsünden, göbeğine kadar çizgi halinde uzanan ince tüyler vardı.
- Yürürken ayaklarını sürümez, adımlarını canlı ve uzun atar; sanki yüksekten iner gibi önüne doğru eğilirdi.
-Saçı, ne öyle kıvırcık, nede düzdü. (Hâreli idi.)
-Yüzü, çok yuvarlak değildi.
-Teni, kırmızı ile karışık beyazdı.
-Gözleri, büyükçe idi. Göz bebeklerinin siyahı, pek siyahtı. Kirpikleri sık ve uzundu.
-Kendisi ne zaif, ne de şişmandı. Uzuvları kıllı de-ğildi.
-Bakmak istediği tarafa, bütün vücudu ile dö-nerek bakardı.
-İki küreği arası enli, kendisinin Peygamberler hatemi olduğu omuz kürekleri arasındaki Peygamberlik hâtem’inden belli idi.
-İnsanların en coşkun ve en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü ve en yumuşak tabiatlısıydı.
-Kavim ve kabile yönünden de insanların en şereflisi idi.
O’nu (sav), birden bire görenler, manevî vakar ve heybetinden sarsılırlar. Kendisini yakından tanıyınca da O’na (sav) en derin sevgi ile bağlanırlardı. O’nun (sav) yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen:
“Ben, ne ondan önce, ne de sonra onun bir benzerini gördüm!” demekten kendisini alamazdı.8
Bu hususta, bir kitap alıp okuyunuz. O’nun sûretini, şeklini tâhâyyül ve tasavvur ederek, hayaliniz-de O’nu resmetmeye çalışınız. O’nunla bütünleştiğiniz zaman da, O’nu rüyanızda veya yakazanızda göreceksiniz… Emniyette, hırsızlık yapanların, görenler tarafından tarif edilmesiyle, o hırsızın aynen robot resmi de çizildiği gibi; sizlerde Efendimiz’nin (sav) şemâlini okuya okuya hayalinizdeki resmi ile bütünleşerek rüyanızda veya yakazanızda Efendimiz’i (sav) görebileceksiniz.
Efendimizin sûretini ve şeklini anlatan kitapları çok okuyunuz. Zira zamanla hayalinizde Efendimiz’in resmi canlanacaktır. Eğer Peygamberimiz’in resminin yapılması caiz olsaydı, şemail-i şerifelerde anlatılanlara bakılarak, O’nun resimleri de yapılabilirdi. Nitekim eski semâvî kitaplarda Efendimiz’in (sav) sûretinin ve resminin çizildiği ile alâkalı, Zehebi’nin Tarıhu’l-İslâm’ında naklettiği şu husus ne kadar dikkat çekicidir:
Hz. Ebu Bekir, Hişâm bin As ile Ubade b. Samit’i, Rum Kayser’i Hirakl’e elçi olarak göndermişti. İslâm elçileri, bu yoldaki hatıralarını şöyle anlatmışlardır:
“Rum hükümdarını, İslâmiyete davet için, hayvanlarımıza binip yola çıktık. Dimaşk’a geldik. O zaman Şam diyarı Hirakl adına, Cebele b. Eyhem-i Gassani’nin idaresinde idi. O’nun müsadesiyle Şam’a gittik. Şam hükümdarı ise yanımıza elçiler vererek bizi Kostantiniye’ye (İstanbul’a) gönderdi. İstanbul’da Kayser ile görüştük. Huzurunda İslâm’ı anlattık. Aralarında geçen uzun karşılıklı soru cevap sohbetinden sonra ayrıldık.
Kayser, bir gece. Adam gönderip bizi çağırttı. Hu-zuruna girdik. Yanında kimse yoktu. Emir verdi, oturduk. Söylediklerimizi kendisine tekrarlamamızı istedi. Tekrarladık. Sonra da, büyük bir altun işlemeli, dört köşe, sandık gibi Bir şey getirtti. Bu sandığın, birçok küçük ve kilitli gözleri vardı.
Kayser, her gözün birisini açarak, önce Hz. Âdem’in resmini sonra sırasıyla Hz.Nuh’un resmini, Hz. İbrahim’in resmini, Hz. Musa ve Hz. Harun’un resimlerini, Hz. Lut’un resmini, Hz. İshak’ın resmini, Hz. Yakub’un, Hz. İsmâîl’in, Hz. Yusuf’un, Hz.Davut’un, Hz. Süleyman’ın ve Hz. İsa’nın, ak ipekli bir bez parçası üzerine yapılmış resimlerini göstermiştir. Kutunun en son gözünde siyah ipekli bir bez parçası çıkardı. Bezin üzerinde canlı bir resim vardı ki, vallahi O, Resûllullah (sav) idi.
Kayser: Bunu tanıyor musunuz? dedi. Biz de: Evet! Bu, Muhammed Resullullah’tır dedik ve ağladık...”9
Bu resmin eski semâvî kitaplardaki tasvirlerden çizildiği tahmin ediliyor. Sizler de Şemail’de anlatılanlara göre hayalinizde Efendimiz’in (sav) resmini tâhayyül edip, sonra O’nunla (sav) bütünleşirseniz, rüyanızda veya yakazanızda O’nu (sav) görme şerefine erebilirsiniz.
O’nu (sav) rüyanızda görürseniz, bir anlık dahî olsa nurlu bir anı ve nurlu bir vücudu yakalamışsınız demektir. Bereket ve feyiz bulursunuz. Ehl-i Hakikat: “Bir an-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.”10 der. Yani, rüyamızda bir an Efendimiz’i (sav) görerek nurlu bir anı yakalamak, O’ndan (sav) mahrum milyonlarca senelere tercih edilir.
Mu’cizatta şunları görüyoruz:
Ömrünüzde bir defacık dahî olsa, rüyanızda veya yakazanızda Efendimiz’i (sav) görürseniz, O bütün bir ömrünüze bedel olabilecektir. O’nun sayesinde ölmüş olan kalplerimiz dirirlecek, sönmüş olan hislerimiz ve duygularımız yeniden hayat bulacaktır. Sağlam kaynaklara dayalı olarak bize nakledilen O’nun (sav) mucizelerinde, Efendimizle temas kuran varlıkların dirildiğini, yeşillendiğini, canlandığını görüyoruz.
Bu hususta anlatılan binlerce misallerden birkaç tanesini teberrüken kısaca arz edeceğim:
1- Sahih bir rivâyet ile sabittir ki: Resûl-i Ekrem (sav), peygamberliğinden evvel, bir ağacın altında otur-du; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, O’nun (sav) başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.11
2- Resûl-i Ekrem (sav) ufak iken, Ebu Talib’in evinde kalıyordu. Ebu Talip, çoluk çocuğu ile O’nunla (sav) beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit o Zat (sav) yemekte bulunmazsa tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhurdur, hem kat’idir.12
3- Süt annesi olan Halime-i Sa’diye’nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilafına olarak çok bereketi ve ziyade olmasıdır. Bu Vâkıa hem meşhurdur, hem kat’idir.13
4- Bir gün Medîne dışından bir gürültü işitildi. Gürültüyü işiten Sahabe-i Kirâm atına bindi gürültü-nün geldiği tarafa doğru gittiler. Baktılar ki uzaktan bir Zat geliyor. Baktılar ki Efendimiz (sav). O (sav) cesur insan, herkesten önce gitmiş, hâdiseyi tetkik ve teftiş etmiş, daha yeni gelen Ashabına teselli veriyor. Gözü Ebu Talha’ya (ra) ilişince: “Senin atın sarsmadan gâyet çabuktur.”14 buyurmuşlardır. Hâlbuki Ebu Talha’nın (ra) atı “Katuf” tabir edilen miskin bir attı. Daha sonra hiçbir at yürüyüşte ona mukabele edemiyordu.15
5- İmam-i Ali’nin mühim ve Sadık bir talebesi olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam; Resûl-i Ekrem(sav)’ın yanına gelerek, ağlayıp sızladı. Dedi ki: “Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” “Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resûl-ü Ekrem (sav) o ölmüş kızı çağırdı: “Ya fülane!” dedi. Birden ölmüş kız, “Buyur emret!” dedi. Resûl-i Ekrem (sav) ferman etti: “Tekrar peder ve validenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O kız, “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.” dedi.16
Ölü kalplerin dirilişi, sönmüş duyguların uyanması buna bağlı. O’nunla (sav) bereket bulacağız.
Âzerî şâir Nizâmî’nin Mahzen-i Esrarı’nda beyan ettiği gibi; “Ya Resulallah! Arap diyarında kaldığın yeter. Ne olur! Allı valalı atına binip, bir de bahtı kararmış Müslüman Türk’ün diyarına şeref kudüm buyursanız. Buyurursanız öldü isek dirilecek, söndü isek şahlanacağız.”17
2- Hz. Muhammed’in (sav) nurânî şahsiyetini gösteren en dikkat çekici yönlerinden bir tanesi de sûretidir, yüz güzelliğidir. İnsanın vücudunun hülasası simasına akseder. Karekterinin düzgünlüğü de simasına yansır. Bir yönüyle insanın siması iç dünyasının güzelliğini aksettirir.
O’nun simasının cemâli Allah’ın Cemâl sıfatına ve Cemîl ismine tam aynadır. Cenâb-ı Hakk’ın her isminin yetmiş bin tecelli mertebesi vardır. Her bir Peygamberde bazı isimleri, belli frekans derece ve mertebeleriyle tecelli eder. Hz. Muhammed (sav) de ise Cenâb-ı Hakk’ın her bir ismi yetmiş bin tecelli mertebesi ile tecelli etmiş, Mirac’da isimlerin bütün mertebelerini aşarak sıfatlarıyla, sıfatlarını da aşarak Allah’ın Zat’ına bir mir’at-ı mücella haline gelmiştir.
Bu inceliğe dikkat çeken Süleyman Çelebi: “Za-tıma mir’at edindim Zat’ını, Bîleyazdım adım ile Âdını.” ifadesini kullanmıştır.
Allah’ın Cemal sıfatı ve Cemîl ismi vardır. Kâinattaki bütün güzellikler O’ndan meydana gelmiştir. Kâinatta ne kadar güzellik varsa hepsi Efendimiz’e (sav) en kâmil manasıyla toplanmıştır. O (sav) Allah’ın hem Cemal sıfatına, hem Cemîl ismine, hem de Zât’ına en parlak bir aynadır.
Hz. Ebu Hureyre (ra) diyor ki: “Bir gece uyuyama-dım. Gece vakti biraz dışarda dolaşayım arzu ettim ve dışarıya çıktım. Musalla taraflarında, uzaktan bir zatın da gezip dolaştığını gördüm. Baktım ki Efendimiz de (sav) dolaşıyor. Birisinin gezindiğini farkedince, “kim o?” diye seslendi. Ben: “Anam, babam feda olsun. Ebu Hureyre” dedim. Beni yanına çağırdı. Yüzüne baktım. Ayın ondördü idi. Bir aya baktım, bir de O’nun simasına baktım. O’nun siması, ay’dan daha parlaktı.”18
Medîne’de ilk iman eden Yahudî âlimi Abdullah İbn-i Selâm diyor ki: “Resûlullah Medîne’ye geldiği zaman, halk kendisine üşüştü. “Resûlullah geldi!” denilince O’nu görmek için Medînelilerin aralarına karıştım. Resulallah’ın yüzünü görünce anladım ki: Onun yüzü, yalancı yüzü değildir.”19
Hz. Aişe validemiz, Efendimiz’in (sav) güzelliğini anlatırken, “Senin Efendin mi daha güzeldir? Veya Hz. Yusuf mu daha güzeldir?” diye soranlara karşılık: “Hz. Yusuf’un güzelliğini görenler bıçaklarıyla parmaklarını kestiler ve farkında olamadılar. Eğer onlar (saray kadınları) benim Efendimi görselerdi, bıçaklarını kalplerine saplarlardı da farkında olamazlardı.” der.20
3- Efendimiz’in (sav) nurânî şahsiyetinin çok önemli bir yönü de, vefatından sonra kabrinde mübârek cesedinîn çürümemesidir. Altın madenini toprağın çürütemediği gibi, Efendimiz’in (sav) mübârek vücudu altından daha kıymetli olduğu için, O’nun cesedini çürütememiştir. O kabrinde hay’dır. Öldükten sonra şehitlerin bile hay olduğu ifâde edilirse, bu evveliyetle ve evleviyetle Efendimiz (sav) içinde geçerlidir. Zaten kendisi de; “Muhakkak ki Allah, toprağa peygamberlerin cesedini yemeyi haram etmiştir.” buyurmuşlardır .21 Muhahhak ki O’nun herşeyi gibi ruhu ve cesedi de çok farklıdır. Cisminin kabirde hayattar olduğunu kabul etmeye ilâveten, ruhunun da her an cesediyle beraber olduğunuda kabul ederiz. Çünkü “Kim bana Salât-u Selam getirirse, Allah ruhumu cesedime iade eder ve ben O’nun selamını alır ve mükabele ederim.”22 buyuran da O’dur. Şu hadîs-i şerif de meselemizle alâkalı oldukça manidardır: “Kabrimi ziyaret eden, hayatımda iken, beni ziyaret etmiş olur.”23
Hz. Muhammed’in (sav) Cesedi Çürümemiştir
Çürümemezliği O’nun en büyük özelliğidir.
Hemen hemen her camide bulunan muy-ı mübareke-i Ahmediyye’nin (sav) (O’nun Sakal-ı Şeri-fi’nin kılları) hala mevcut bulunması, O’nun cesedinin parçaları da, aynen mübarek vücudu gibi çürümez özelliğe sahip olduğunu göstermektedir.
4- Efendimiz’in (sav) nurânî cismaniyeti o kadar farklı bir özelliğe sahiptir ki, âdetâ radar gibi yakın-uzak bütün etraf-ı âlemle alâkadardır. Bu hususta çok farklı misaller verilebilir.
Şu misal ne kadar dikkat çekicidir: Efendimiz (sav) namaz kıldıracağı zaman safların sık ve düzgün olmasına ehemmiyet verirdi. Bazen safları kendisi düzeltir ve sonra namaz kıldırmaya başlardı. Namazdan sonra cemaate döner, isim isim, “sen öne çıktın, sen biraz arkaya çıktın” derdi. Onlar hayretle, “Ya Resulallah biz arkadayız, nasıl gördünüz?” diye sormalarına karşılık: “Biz sırtımızdan da görürüz”24 buyururlardı. Vücudunun hassasiyeti çok farklıydı.
Bedir harbinden sonra, Bedir’in intikamını almak isteyen müşrikler, bir hile ile Efendimiz’den (sav) irşadcılar istemişler ve götürdükleri insanları da yolda suikasta maruz bırakarak şehit etmişlerdir. Bunlardan Hubeyb b. Adiyy ile Zeyd b. Desinne’yi idam etmişlerdir.
Hz. Hubeyb: “Allah’ım! Şuracıkta, düşman yü-zünden başka yüz görmüyorum. Allah’ım! Buralarda selamımı Resulüne ulaştıracak bir kimseler yok. Bâri O’na, selamımı sen ulaştır.” dedi ve selam Efendimiz’e (sav) ulaştı. Efendimiz de (sav) onun selamını Medîne’de mescitte, sabah namazından oturduğu yerde aldı. “Ben sabah rüzgârıyla teyit olundum.”25 buyuruyordu.
Uzaktaki sesleri duyuyordu. Vücudu adeta radar gibiydi ve farklı bir nurânî şahsiyete sahip idi.
5- O’nun nurânî şahsiyetinin çok önemli yönlerinden bir taneside parmağındaki ve avucundaki hârukulâdeliklerdir. Bu hususta sağlam kaynaklara dayanan bazı vak’aları huzurlarınıza getirmek istiyorum.
a) Avucundaki küçük taşların zikir ve tesbih etmesi misalidir. Sahih bir rivâyet ile Enes ve Ebu Zerr’den kütüb-ü sahiha haber veriyor ki:
Hz. Enes demiş ki:
“Resûl-i Ekrem’n (sav) yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı; Mübarek elinde tesbih etmeye başladılar; sonra Ebu Bekir’is sıddıkın eline koydu, yine tesbih ettiler. “Ebu Zerr-i Gıfari, rivâyetinde der ki: “Sonra Hz. Ömer’in eline koydu; yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu. Sustular. Sonra yine aldı Hazret-i Osman’ın eline koydu, yine tesbihe başladılar. Sonra, Hazreti Enes ve Ebu Zerr diyorlarki : “Ellerimize koydu sustular”26
b) “(Ey Muhammed) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.”27 âyetinin sırrıyla, aynı avucunda, küçük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları bozguna sevk etmesidir 28. Bu âyet, Bedir harbinde olan bir vak’ayı anlatıyor. Efendimiz (sav) bir avuç toprak ile küçük taşları aldı ve müşriklerin yüzüne attı. O toprağın her bir parçası müşriklerin her birinin gözüne gitti. Her biri kendiyle meşgul olup; hücumdayken birden kaçtılar. 29
c) “Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.”30 âyetinin ifâdesi ile aynı avucunun parmağı ile kameri iki parça etmesi de, parmağının harikuladeliğine dikkat çekmektedir.
d) Ve aynı el ile çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi:
Başta Buhârî, Müslim olarak bütün sahih kitaplar, Hz. Enes’ten sağlam bir nakil ile haber veriyorlar ki: Hz enes diyor:
“Zevra nam mahalde, üçyüz kişi kadar Resûlü Ekrem ile susuz kaldık, Resûl-i Ekrem (sav) abdest alınmasını emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mubarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün berâberindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.”31
e) Aynı el hastalara ve yaralılara şifa olması:
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
“Gazve-i Hayber’de, Resûl-i Ekrem (sav) Ali’yi haydarı’yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali’nin gözleri hastalıktan çok ağlıyordu. Resûl-i Ekrem (sav) tiryak gibi tü-kürüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin hayber kal’asının pek ağır demir kapısını çekip elinde kalkan gibi tutup, Kal’a-i hayber’i fethetti.32 Hem o Vâkıada, seleme ibn-i Ekva’nın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış Resûl-i Ekrem (sav) ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.”33
Arzettiğim bir iki misale yüzlerce misaller daha ilave edilebilir. Nurânî şahsiyeti harikulade, fevkalâde olmakla beraber, ona ilaveten elinin ve parmağının da farklı olduğunada dikkatinizi kısaca çekmeye çalıştım.
6- Hz. Muhammed’in (sav) nurânî şahsiyetinin, cismaniyetine bakan en dikkat çekici yönlerinden bir tanesi de sırtındaki peygamberlik mührü idi. Hz. Ali, bu hususu anlatırken der ki:
“İki küreği arası enli, kendisinin peygamberlik hatemi olduğu, omuz kürekleri arasındaki peygamberlik hateminden belli idi...”34
Yemen padişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen, geçmiş kitaplarda Resül-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam’ın evsafını görmüş; iman etmiş, müştâk olmuş idi. Resûl-i Ekrem’in (sav) ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e, Kureyş kafilesi ile gittiği zaman, Seyf ibn-i Zîyezen, onları çağırmış. Onlara demiş ki:
“Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hatem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak!”35
Sonra, gizli Abdülmuttalib’i çağırmış. “O çocuğun ceddi de sensin” diye kerâmetkarâne, peygamberliğinden evvel haber vermiş...
Hz. Muhammed’in (sav) Sîreti
Hz. Muhammed’in (sav), nurânî şahsiyetinin en önemli yönlerinden bir tanesi de sîretidir. Yani iç güzel-liği, karekterindeki nezâket ve ahlâkındaki güzelliktir.
O’nun sûretini anlatmak için beyan ki yetersizdir. O Resûl-i Zîşan’ın ulviyetine nasıl yaklaştırılabilir. Kâlem ki zayıftır. O’nun ahlâkını nasıl yazabilir? Damla denizi nasıl anlatıp tasvir edebilir? Bir kum tanesi, koca bir dağı nasıl tasvir edebilir? Işıkta uçuşan toz zerrecikleri güneşi nasıl resmedebilir?
Kâlemlerin ve hitabelerin ulaşabileceği tek şey, O’nun yüce makamının, yüce mekânının ve yüce mahallinin heybetine ve azametine işarette buluna-bilmektir.
Süleyman Çelebi’nin, “Zatıma mir’at edindim Zat’ını, bîle yazdım adım ile adını” diye ifâde ettiği Hz. Muhammed (sav) Allah’ın Zat’ına ayna, câmî bir Zat’tır. Bütün güzel hasletleri ve ahlâkları kendi Zat’ında en üst noktada toplamıştır.
O’nun engin müsamahası, kızgın güneş altında çengel atılarak cezalandırması gerekeni affetmiş; müşriklerin ileri gelenleri, azılıları İslâm’ı benimseyip o kadar hizmet etmişler ki, büyüklerin safında yer almışlardır. Hayatına kastedecek kadar ileri gidip, kendisine tuzak kuranlara karşı gösterdiği şefkat ve merhamet, dostlarını arkadaşlarını üzmüş, düş-manlarına parmak ısırtmıştır. İçlerinde, kendisinin ve meleklerin bile hayâ ettiği kimseler bulunan bir nesil yetiştirmiştir. “Ben kral değilim, Mekke’de kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyecek kadar tevazu sahibidir.
Her tabakadaki Müslümanların gönlünü alıp, onlarla şakalaşacak kadar alçakgönüllüdür. Cebrail bile cömertliğine hayran olmuştur. Hayatı boyunca hiçbir sıkıntıya düşmeyecek kadar maddî imkânlara sahip iken, o derece başkalarını kendisine tercih etmiştir ki, günlerce, haftalarca, aylarca evinde ocak tütmemiştir. Hendek kazılırken, herkesin açlıktan karnına bir taş bağlayıp çalıştığı sıra, kendisi iki taş bağlayacak kadar sabırlı olduğunu göstermiştir. Geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedilmesine rağmen, ibadette, şükürde kimsenin erişemeyeceği bir dereceye yükselmiştir. Takva sahiplerinin de, Allah’a hakkıyla tevekkül edenlerin de tek örneğidir. Beşer imkânlarının hepsini kullandıktan sonra, kaderin tecellisini gönül huzuru içinde kabul edenlerin ilki olmasa bile en güzel örneğini verendir.
İnsanlık, susmayı, susmaktaki zerâfeti, kısa, öz ve veciz konuşmayı, vakarı O’ndan (sav) öğrenmelidir. Asaletine ve büyüklüğüne bakın ki, bütün kâinatı istediği gibi, emrine verecek olan Allah’dan O kanaat istemiştir. Hayatımızdaki bu kadar gürültü ve patırtının, bunu istememekten ileri geldiğini düşünürsek, O’nu ve O’nun büyüklüğünü daha iyi anlarız.
Evliliğinden kıyâfetine, verdiği ve vermeyi emrettiği mehirden, ev eşyasına, hanımlarıyla iyi geçinmesin-den bir çocuğa, bir köleye yaptığı muameleye kadar herşey biz müslümanların tetkikine muhtac konulardır. Saçından tırnağına kadar herşeyin de ölçüsü Kur’ân olan bir insandan, insanlığın özellikle müslümanların alacağı çok şey vardır.
Birtakım mantık heveslilerini şaşırtacak kadar mantîkî olan, düşünen insana hitab eden tefekkürle geçirilen bir saatin, mekanikleşmiş bir ibadet tarzı ile geçirilen yetmiş yıldan daha hayırlı olacağını ifâde eden bir Peygamberden (sav) zaten başka bir şey beklenemezdi. O’nun elindeki ölçü, hergün bizim de elimizde olduğu, üstelik O’nun gibi de bir örneğimiz bulunduğu halde, önümüzdeki ve elimizdekini göremeyecek kadar gafletimizin ve bunlara karşı ilgisizliğimizin zamanla faturası daha da büyüyecek ve böyle giderse Allah korusun bu ümmetin sonuyla ne-ticelenecektir.
Hz. Ebu Bekir’in (ra) ifâde ettiği gibi;
“Bu ümmetin durumu, ancak ilk günlerdeki metodun uygulanması ile düzeltilebilir. Bu metod ise, Kur’ân’da ve Resullullah’ın (sav) hayatında mündemiçtir.”36
Bütün bir hayatı bize talim etmek üzere gönderilen Hz. Muhammed’in (sav) takdim buyurduğu ahlâk; insanın davranışlarını ve hayatının muayyen safhalarını değil, zaman ve mekân kaydı olmaksızın çevresindeki herşeyle olan münasebeti ahlâk çembe-rinin içine girer. Ahlâkî prensipler, yiyip-içmemize, oturup kalkmamıza, giyinip kuşanmamıza, sözümüze, sohbetimize bile müdâhale eder. Allah’ın güzel olduğunu ve güzel olanı sevdiğini37 belirterek kendimize çeki düzen vermeliyiz.
Cemîl olan Allah’a tam ayna olan güzeller güzeli Hz. Muhammed’in (sav) güzel ahlâkını kendimize reh-ber olma gayesiyle, O’na tâbi olma düşüncesiyle, derya-dan katre misâli, O’nun yüce ve yüksek ahlâkından bazı bölümleri beraberce takip edelim. Cenâb-ı Hakk, Hz. Muhammed’in (sav) ahlâkıyla ahlâklanıp, şefaatlerine nail eylesin. Amin.
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) ahlâkını Zeyd bin Babenus anlatıyor:
Hz. Aişe’ye (ra) Resûlullah’ın (sav) ahlâkı nasıl idi, diye sorduk. Mü’minûn sûresini okumuyor musunuz?
“Mü’minler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşu’ içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtını verirler. Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerleri herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarına riâyet ederler. İşte Onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olacaklardır.”38
İşte Resûlullah’ın (sav) ahlâkı böyle idi.39
“Allah’ın varlığına, birliğine iman eden, tevhide inanan mü’minler cehennemden kurtulur. Cennette baki kaldılar. Kâfirler hariç mü’minler cennete varisdirler...”40
Daha sonra mü’minlerin amelleri zikredildi.
Denildi ki; “huşu’; kalbin korkusudur. Diğer uzuvların namazda sükûnudur. İltifatı terketmesidir. Gözü kapamasıdır.”
Yine denildi ki; “kalp ve diğer uzuvların hepsi beraber huşu’ içinde olmasıdır. Huşu’; sağında ve solunda olan kimseyi bilmemesidir.”
Hz. Aişe’den (ra): “Namazdaki iltifat, şeytanın kulun namazından çalmasıdır” buyurdular.
Enes bin Malik’den (ra):
“Resûlullah (sav) buyurdu ki: Kavme ne oluyor ki na-mazda gözlerini semaya dikiyorlar, sonra Efendimiz’in (sav) sözü şiddetlendi de hatta şöyle buyurdu: “Ya bundan vazgeçerler ya da gözleri alınır.”
Ebu Hureyre’den (ra): “Resûlullah’ın ashabı na-mazda gözlerini semaya dikiyorlardı.”
“Onlar namazlarını Allah’tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tadil-i erkan ile kılarlar”41 âyeti nâzil olunca gözlerini secde mahalline diktiler.
Yine denildi ki: “Huşu namazda cesedinden bir şeyle oynanmamasıdır. Nebî (sav) namazda sakalı ile oynayan bir adamı gördü. Ve “Şâyet bunun kalbi haşyet duysa idi, diğer uzuvları da haşyet duyardı” buyurdular.42
“Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Şirkten, günah-tan, bütün batıl ve boş şeylerden, kötü söz ve şetimden kâ-firlerin rağmına yüz çevirirler. Fiil ve sözden güzel olmayan şeyden yüz çevirirler.”43
“Onlar zekâtlarını verirler. “Fâilûn”; devamlı zekâtlarını verirler manasındadır. Müeddün ise, vermek manasındadır. Zekâtını veren malını tezkiye eder. Nisap miktarından fakire verir.” 44
“Onlar ferçlerini muhafaza ederler. Ferç; kadın ve erkeğin avret mahallini içine alır.”
“Cariyeleri ve hanımları hariç. Onlar, yani mü’minler, her halükarda zevceleri ve cariyeleri hariç ferçlerini muhafaza ederler.”
Ferra dedi ki: “Ancak hanım için kocaları, koca için hanımları hariç. Cariyeler behâim gibi alınıp satılıyordu. Doğrusu bunlar yerilemezler. Onlara levm yoktur. Hanımları ve cariyeleri ile birleşmekten kınanmazlar.”45
“Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı giden-lerdir. Hanımı ve cariyesi dışındakilerden kaza-i şehveti teskin etmek isteyenler. İşte onlar haddi aşanlardır. Burada, mut’a nikâhı ile ve el ile istimutânın hasarı olduğuna delil vardır.”46
“Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Üzerine emanet olan şeyleri; meselâ namaz, abdest, cünüplükten yıkanma vedia ve buna benzer şeylere de riâyet ederler.”47
Emânetler ikiye ayrılır:
1- Kul ile Allah arasındaki emânetler. Namaz, oruç, cünüplükten yıkanma vesâir ibâdetlerdir.
2- Kullar arasındaki emânetlerdir ki, vedîa, sırlar, sanatlar gibi. Bunları da yerine getirmek vaciptir.48
“Namazlarına riâyet ederler. Namaza dâimîdirler. Vaktinde eda ederler. Namazda tekrar ve teceddüd olduğu için muzâri fiili gelmiştir. Namazdaki huşû’ namazın vas-fıdır. Devamının gayrınadır.
Mü’minlerin namazı vaktinde, rükünleri ile rükûu, sücûdu vesâir şartları ile edâya riâyet ederler ve devam ederler. Namazda evvela, huşû’; ahiren namaza devam vardır.”49
“İşte onlar daimi kalacakları firdevs cennetinde olanlardır. Bu vasıfları yani, on âyetteki mü’minlerin sıfatlarını toplayan kimseler varistirler. Firdevs çok çeşitli meyvelerin bulunduğu geniş bir bahçe ve cennetin en yüksek makamıdır.”50
“Onlar Firdevs’e varis olacaklar.”
Ubade b. Samit’den: Resûlullah buyurdu ki:
“Cennette yüz derece vardır. Her derece arası sema ve arş arasındaki derece kadardır. Firdevs ise, en yüksek derecedir. Ondan cennetin dört ırmağı çıkar. Onun üstünde Arş-ı Âlâ vardır. Allah’tan bir şey istediğinizde Firdevs’i isteyiniz.
Orada kalıcıdırlar. Orada ölüm olmadığı gibi, oradan çıkmazlar da.”51
Mü’minûn Sûresindeki bu âyetler, Hz.Aişe (ra) validemizin ifâdesiyle Hz. Muhammed’in (sav) ahlâkını rehber edinmeye Cenâb-ı Hakk bizleri de muvaffak eylesin. Çünkü O’nun ahlâkı bize örnektir.
Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed’in (sav) Şefkat ve Merhameti insanı Allah’a yaklaştıracak en kısa yol merhamettir. İnsanı insanlara yaklaştıracak vasfı yine merhamettir. Allah, kendisini bize kaç yerde “Rahmân ve Rahîm” olarak anlatıyor. Her sûrenin başında, “Bismillahirrahmanirrahim” diyoruz.
İşte, Rahmân ve Rahîm olan Hz. Allah’a tam ayna, şefkati ve merhameti adeta sonsuz olan Hz. Muhammed’i (sav) görüyoruz. O’nun şefkat ve merhameti sadece mü’minlere değil, kâfirlere bile, hattâ sâir mahlûkata karşı da sonsuzdur. Haddi zatında O, bütün âlemlere rahmettir.
“Ey Muhammed Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”52
Şefkat ve merhamette kimse, Hz. Muhammed’e (sav) yetişemez. O (sav), kuvvetli, zayıf veya fakir-zengin iken de, dâimâ bu vasıfla muttasıf olmuş, rahmet kendisini ihata etmiştir. İyilik ve merhametin önderi olmuştur. Nitekim:
“Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir...”53
Ebu Hureyre’den (ra):
“Resûlullah (sav) Hasan b. Ali’yi öptü. Yanında; Akra’ b. Habis-i Temîmî oturuyordu. Akra’ dedi ki: “Benim on çocuğum var. Onlardan hiç birini öpmedim.”Resûlullah (sav) ona baktı. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”54 buyurdular.
Hz.Aişe’den (ra):
“Bir A’rabi, Nebî’ye (sav) geldi. Siz çocukları öpüyor musunuz? Biz öpmeyiz. Nebî (sav): “Allah, senin kalbinden rahmeti çekip almışsa ben ne yapayım” buyurdu.55
Enes’den (ra):
“Nebî’ye (sav) on sene hizmet ettim. Bana üf bile demedi. Yaptığım birşeyi niye yaptın, yapmadığım birşeyi niye yapmadın, diye tenkitte bulunmadılar.”56
Üsame b. Zeyd’den (ra) mervîdir:
“Resûlullah (sav) beni bir dizine oturtur idi. Sonra ikimizi de bağrına basar ve sonra şöyle dua ederdi: “Allah’ım ben o ikisine merhamet ediyorum, Sen de merhamet et.”57
Resûl-i Ekrem’in (sav) Şecâat ve Cesâreti
Şecâat, Türkçemizde “cesâret” kelimesinin karşılığıdır. Bunun ifratına “tehevvür” yani aşırı kızgınlık. Tefritine de “cebânet” yâni korkaklık denir.
Şecâat; ihtiyaç görülünce şiddet ve tehlikelere karşı yürümek hususunda kalbin yılmaması, ölümü küçümseyip korkmamasıdır.58
Resûl-i Ekrem (sav) insanların en bahadırı, en cesur ve yüreklilerinden idi.
Hz. Ali (ra):
“Bedir gününde (savaşın şiddetlendiği ve sıkıştığımız bir anda) Resûl-i Ekrem’e sığınıyorduk. O ise bizden once ve düşmana daha yakın idi. O gün orada bulunanların en metini O (sav) idi.”59
İmrân b. Husayn diyor ki:
“Resûl-i Ekrem (sav), düşman askerleri ile karşılaştığı zaman, ilk vuran O (sav) olurdu. (Resûl-i Ekrem (sav), İlâhî ahlâk ile muttasıf olduğu için merhametten ayrılmamakla beraber harp meydanlarında) insanların en şiddetlisi idi. Huneyn cenginde müşrikler, O’nu kuşattığı zaman atından inerek:
“Ben Peygamberim yalan yoktur; Ben Abdulmuttalib’in oğlunun oğluyum.” dedi ve o gün, O’ndan daha cesur ve daha metin kimse görülmedi...”60
Berâ’a (ra) bir adam gelerek:
- Siz Huneyn günü dönüp gittiniz mi Ya Ebâ Umara? diye sordu. Bunun üzerine Berâ şunları söy-ledi:
- Nebîyyullah’a (sav) şehâdet ederim ki dönüp gitmedi. Lâkin insanların aceleci takımı ve zırhsızlar Hevâzin’in su kabilesine gittiler. Hâlbuki onlar atıcı bir kavimdir. Kendilerini ok yağmuruna tuttular. Sanki bu oklar bir çekirge sürüsü idi. Derken bozuldular. Düşman Resûlullah’a (sav) doğru yöneldi. Ebu Süfyan b. Haris katırını yediyordu derken (yere) indi. Dua etti ve zafer diledi. Hem:
“Ben peygamberim, yalan yok. Abdulmuttalib’in oğlu benim! Allah’ım, yardımını indir!” diyordu.
Bera’ demiş ki:
“Vallahi harp kızıştı mı biz onunla korunuyorduk! Bi-zim en cesurumuz O’nunla (yani) Peygamber (sav) ile bir hizada durandı.”61
Resûl-i Ekrem’in (sav) Tevâzuu
Resûl-i Ekrem (sav), en ustün mevkie sahip olmakla beraber, insanların en mütevâzii idi.
Kınalızade Ali Efendi, tevazuu: “Nefsin mevki, makam ve malca kendisinden daha alt seviyede bulunan kimselere karşı kendisinde bir üstünlük, bir meziyet iddia etmemesidir”62 diye tarif etmiştir.
“Kim olursa olsun, kendini çağıran herkese “lebbeyk” “buyurun” diye cevap verirdi. Bir meclise gittiği zaman herkese karşı sevgi ve tevazuundan onların sohbetlerine iştirak eder, âhiretten konuşuyorlarsa âhiretten, yemek-içmekten konuşuyorlarsa yemek-içmekten ve başka bir dünya hususatı için konuşuyorlarsa bu yönden onların sohbetine katılırlardı. Zaman zaman saadetli huzurlarında, eski devirleri anar, şiirler söyler ve gülüşürlerdi. Resûl-i Ekrem de gülümser ve haram olmayan şeyden onları men’etmezdi.”63
Ömer b. Hattab (ra) rivâyet ediyor:
“Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
Siz beni medihde pek ileri gidip Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı medihde ileri gidip Allah’ın oğlu dedikleri gibi; mübalağa etmeyin. Ben Allah’ın kuluyum. Siz de (benim için) Allah’ın kulu ve resulü deyiniz.”64
Enes b. Malik’den (ra):
“Resûl-i Ekrem hasta ziyaret eder, cenaze defin ve na-maza hazır olurlar. Ata ve deveye binme imkânı olduğu halde tevazudan merkebe biner, kölenin davetine icabet ederdi. Benî Kureyza uzerine sefere gidip orduyu hümayun ile gazaya gittiklerinde hurma lifinden yuları ve hurma lifinden palanı olan bir merkebe binmişlerdi.”65
Efendimiz (sav) hastanın başucuna oturur; du-asını okurlardı. Bazen hastanın ağrıyan yerine ellerini koyup; dua ederlerdi.66
Resûl-i Ekrem’in (sav), Hilmi Yumuşak
Huyluluğu-Müsâmahası
Yumuşak huyluluk demek olan “Hilm”i “kişinin intikam almaya gücü varken affetmesi, hoş olmayan şeylere karşı sabretmesidir” diye tarif ederler. Hilm, gazab gücünün güzel ahlâk yönündeki mahsullerinden birisidir. Cenâb-ı Hakk, Resûlü’nü böyle te’dib ettiğini şu âyette beyan buyuruyor:
“Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme.”67
O sert davrananlara yumuşak davranmış. Sertliğe sertlikle karşılık vermemiştir.
Enes’in su rivâyeti ne kadar mânidârdır:
Enes’den (ra): Dedi ki:
“Resûlullah ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından sert yakalı ve kaba bir cübbe vardi. Bir A’rabi O’na ulaşarak, cübbesinden kuvvetlice çekti.
-Resûlullah’ın (sav) ensesine baktım, kuvvetli çekisin-den cübbenin sertliği boynunda iz yaptı. Sonra A’rabi:
-Ya Muhammed (sav), sendeki Allah malından bana verilmesi için emret, dedi. Resûlullah (sav) O’na döndü güldü ve sonra da bir şeyler verilmesini emretti.”68
Bu olaydaki bedevînin sertliğine karsı O’nun (sav) gösterdiği yumuşaklık ve nezâketi beşer tarihinde hiç kimsede görmek mümkün değildir.
Ebu Hureyre’den (ra):
“Bir bedevî mescide bevletti. İnsanlar linç etmek için başına üşüştüler. Resûlullah buyurdu O’nu bırakın. Bevlinin üzerine bir kova su dökün veya tam bir kova su dökün, Zira siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak gönderilmediniz”.69
Resûl-i Ekrem’in (sav) Cömertliği
Cömertlik denince, genel olarak, insanın sahip olduğu, ihtiyaçtan fazla mâlî imkânlarını, başkasının hizmetine vermesi anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm, “Zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı olduğunu” açıkça ifâde etmiştir.70 Bu sebeple, cömertliğin sadece bir fazilet olmayıp, dinî ve ahlâki bir vazife olduğunu da anlamış oluruz.
Dünya tarihinde, hiçbir kimsede görülmemiş cömertlik Hz. Peygamber’de (sav) tatbikat görmüştür. O (sav), hayatı boyunca kendisinden bir şey isteyene asla hayır dememiştir.
Câbir İbn-i Abdullah şöyle diyor:
“Resûlullah’dan (sav) bir şey istenirse asla yok demezdi.”71
İbn-i Abbas (ra) tahdis ediyor:
“Resûlullah (sav) hayır hususunda insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cibril (as) O’nunla her sene Ramazanda karsılaşır, bu da Ramazan bitinceye kadar sürerdi. O’na Resûlullah (sav) Kur’ân’ı arzederdi. Cibril’le karşılaştı mı, Resûlullah (sav) hayır hususunda esen rüzgârdan daha cömert olurdu.”72
Enes’den (ra):
“Bir adam Peygamber’den (sav) iki dağ arası(nı dolduracak) koyun istemiş O da vermiş. Arkasından adam kavmine gelerek:
“Ey kavmim, Müslüman olun! Vallahi Muhammed (sav) öyle ihsanda bulunuyor ki, fakirlikten korkmuyor, demiş.”73
Resûl-i Ekrem’in (sav) Mîzah ve Şakası
Alay; eziyet ve sıkıntı vermeksizin yapılan güzel şakalara “mizah” denir. Mizah ve şaka, doğru ve edebe uygun olduğu takdirde, insanlar arasında samimiyetin ve yakınlaşmanın kurulmasına sebep olur. Ara sıra şaka yapan Hz. Peygamber (sav), heybetinden kendisi ile konuşamayan kimselere, konuşma imkânı vermiş, yumuşak huylulukta ve güler yüzlülükte böylece de ümmetine örnek olmuştur.
Hz. Peygamber (sav), her yastan ve tipten insanlarla uygun tarzda şakalaşmıştır.
Enes b. Malik’den:
“Nebî (sav), bana: “Ey iki kulak sahibi” dediler; Ebu İsa, yâni Tirmîzî dedi ki, Mahmut b. Geylane -benim şey-him olan Usâme (hadîsi rivâyet edince) Peygamber Efendimizin bu sözlerinin bir mîzahî: Hoş bir saka olduğunu söyledi.”74
Hasan’dan:
“Nebî’nin (sav) huzuruna, yaşlı, acûze bir kadın geldi. Yâ Resûlallah! Allah’a dua et, Cenâb-ı Hakk beni cennetine koysun. Efendimiz latîfe yollu: “Allah yaşlı ha-tunu cennete koymaz” buyurdu.
Yaşlı hatun, Efendimiz’in latîfesinden, muradını anlamadı. Koca hatun cennete girmez imiş diye ağlaya ağlaya geri gitti. Efendimiz, “yaşlı hatunlar ihtiyarlık sıfatı ile cennete girmez. Belki cennete giren hatunları Hak Teâlâ otuz üç yaşlı sûreti ile tasvir eder, sonra cennete kor. Haber verin” dedi.
Efendimiz (sav) Kur’ân’ı delil getirdi. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur; “Nisa-yi ehl-i cenneti, dünyadaki hilkatlerine mugâyir ile iade ettik. Nisa-yi ehl-i cenneti ba-kirler kıldık.” Nisa-yi ehl-i cenneti otuzüç yaşında oldukları halde, Efendimiz latîfe tariki ile hem hakikati söylüyor, hem yaşlı kadına latife yapıyordu.75
Resûl-i Ekrem’in (sav) Nezâket ve Sabrı
Sabır; acıya katlanmak, tab’a mülayim gelmeyen hallere telaş göstermeksizin mukâvemet etmektir. Sabır acıdır, fakat semeresi tatlıdır. Sabırsızlık ruhun za’fından ileri gelir.76
“Urve b. Zübeyr’den: Peygamberimizin zevcesi Hz. Aişe (ra) söyle dedi: Yahudîlerden bir cemaat, peygambe-rimize geldiler ve ölüm sizin üzerinize olsun, dediler. Hz. Aişe (ra) validemiz, ben onu anladım, “ölüm ve lanet sizin üzerinize olsun” dedim. Peygamberimiz (sav), “Yavaş ol ya Aişe, Allah bütün işlerde rıfk sahibi (yumuşak) olmayı sever.”
Hz. Aişe:
-Dediklerini işitmedin mi ya Rasulallah?
-Rasulullah dedi ki, “Sizin üzerinize de olsun dedim.”77
Yahudîlerin, “ölüm” kelimesini kullanmasına karşılık, Efendimiz (sav), onların kullandığı kotu kelimeyi de kullanmıyor da, sadece, “aynısı size olsun” gibi, hem sabrını, hem nezâketini göstermiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem’in (sav) Yemek Âdâbı
Ömer b. Ebî Seleme, Resûlullah’ın (sav) huzuruna girdi. Efendimiz’in yanında taamı vardı. “Ey oğulcuğum (şefkat için) yemeğe yaklaş. Bismillah diyerek sağ elinle önünden ye.”78
Ömer b. Ebi Seleme, Efendimiz’in Üvey oğludur. Ümm-ü Seleme’nin oğludur. Ümm-ü Seleme Efendimi-zin hanımı olunca, Ömer’de Efendimiz’in üvey oğlu oluverdi. Efendimiz vefat ettiğinde, Ömer dokuz yaşında idi. Efendimiz, üvey oğlu olan Ömer’e yemek adabını ta’lim buyurdular. Böylece yemek yeme adabını, Resûlullah bize de ta’lim buyurdular.
Cumhur-u ulema, Bismillah demeyi, sağ elinle ye, önünden ye, ifâdeleri “nedb için” derler. Bazı ulema sağ eli ile yemeği vücub için derler, yani, “vacibdir” derler.79
Ebu Said-il-Hudri’den (ra):
“Resûlullah yemeği bitirdiğinde şöyle derdi: “Bize taam ihsan eden, bize su içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Rabbimize hamdu senalar olsun.”80
Yemekten sonra, Allah’a hamdetmenin faidesi, ni’metin ziyadeleşmesine vesile olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm:
“Eğer siz şükrederseniz, elbette ben de size ni’metimi ziyadeleştiririm”81 buyurmuştur.82
Resûl-i Ekrem’in (sav) Yemeği
İbn-i Abbas (ra) anlatıyor:
“Resûlullah (sav) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”83
Resûl-i Ekrem Hazretleri ve ezvac-i tahirat akşam taam bulamaz idi. Bazı kere su ve hurma ile iftar ederdi. Resûl-i Ekrem Hazretlerinin ehl-i beytinin ekser vakitte yedikleri arpa ekmeği idi.84
Enes b. Malik’den (ra) mervîdir:
“Resûl-i Ekrem (sav) yemek yediğinde üç parmağını yalar idi.”85
Ebu Cuhayfe’den (ra):
“Ben iki canipten birine meyil edici olduğum halde yemek yemem.” 86
Hz. Âişe’den (ra):
“Ehl-i Beyt-i Resûlullah (sav) birbiri ardınca iki gün arpa ekmeğinden doyuncaya kadar yemedi. Ta Resûl-i Ekrem âhirete intikal edinceye kadar.”
Resûl-i Ekrem Hazretleri, az yerler idi. Zira az yemek kemaldir. Ümmeti dahî az yiyip nefsine galip olup, kemale ereler.
Az yemek, hıfz-i sihhate sebeptir. Çok yemek nef-sin galebesine ve su-i mideye, belki hastalıklaın küllîsine sebeptir. Çünkü ümmet-i merhume, surî ve manevî illetlerden halâs olsun için Resûl-i Ekrem Hazretleri, az yiyip, az içmeyi fiili ile ta’lim buyururlar idi.87
Resûl-i Ekrem’in (sav) İbadeti ve İbadetteki Huşûu
Mü’minliğin esasını iman vücuda getirse de, kalp-teki imanın varlığını ortaya çıkaran ibadetlerdir. Aslında insanın yaratılış gayesi Allah’a ibadet içindir.88
Hz. Peygamber (sav) tebliğ ettiği dinin emirlerini, tebliğ etmekle kalmamış, onları herkesten evvel kendisi yerine getirmiştir. Yapmadığı ve yaşamadığı hususları cemaatine emretmemiştir.
Bilindiği gibi İslâm ahkâmının mühim bir kaynağı da Hz. Peygamber’in (sav) bizzat yaptığı ibadetlerdir. O farz, vacip, sünnet derecesindeki işlediği gibi, ümmetinin yapması gerekmeyen nafile ibadetleri de çokça yapmıştır.
“Ziyad b. Alâka, Mugire b. Sûbe’nin şöyle diyor oldu-ğunu işittim dedi: Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz, ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu. Efendimiz’e (sav) dediler ki, siz böyle yapıyorsunuz hâlbuki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti. Efendimiz’de (sav):
“Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”89 buyurdular.
Mutarrıf, babasından naklediyor. Babası diyor ki; “Resûlullah’a geldim, namaz kılıyordu. Ağlamaktan, göğsünden ateşin üzerinde kaynayan çömlekten gelen ses gibi ses geliyordu.”90
Resûl-i Ekrem’in (sav) Orucu
“İbn-i Abbas’dan:
“Resûlullah (sav) (bazen) oruca öyle devam ederdi ki, hiç yemeyecek derdik. Bazen de öyle devamlı yerdi ki, hiç tutmayacak derdik. Resûlullah (sav), Medîne’ye geldiğinden beri, Ramazan’ın dışında hiçbir ayı tam olarak oruçlu geçirmemiştir.”
Hz. Ebu Hureyre’den:
“Nebî (sav) buyurdular ki: “Ameller pazartesi ve perşembe günleri Cenâb-ı Hakk’a arz olunur. Benim amelim oruçlu olduğum halde, Cenâb-ı Hakk’a arz olunmasını isterim.”91
Herkesin ne yaptığı ve ne görüp geçirdiği arz olu-nur. Arz iki kısımdır:
Arz-ı âmmdır ki, her sabah-akşam arz olunur.
Arz-ı hâsdır ki, pazartesi ve perşembe günle-rinde vuku’ bulunur.92
Ayrı bir özellik, isneyn gününde (pazartesi) Resûlullah dünyaya geldi. İsneyn gününde Kur’ân nâzil oldu. Ayrıca her ayda üç gün oruç tutardı. 93
Resûl-i Ekrem’in (sav) Tebessümü
Gülmek ve tebessüm etmek, insana has bir özellik-tir. Hayatımızda ahlâk ve adetlerimizin tespitinde onun önemli bir yeri vardır. Mütebessim ve güler yüzlü insanlar her zaman hürmet görürler. Asık suratlı insanlar ise hiçbir kimse tarafından sevilmez ve çoğu kere toplumdan dışlanır.
Kaynakların verdiği bilgilerden, Resûlullah’in çok kere tebessüm ettiklerini, bazen de güldüklerini öğreni-yoruz.
Sessiz bir şekilde gülmeye “tebessüm”, sesli şekline “gülmek”, uzaklardan duyulacak kadar sesli gülmeye de “kahkaha” denir.
Cabir b. Semure (ra) rivâyet ediyor:
“Peygamber Efendimiz’in mübarek baldırları kalın de-ğil, gâyet mütenasip bir incelikte idi. Güldükleri zaman sadece tebessüm ederek gülerlerdi. Resûlullah’in mübarek yüzlerine baktığım zaman gözlerine sürme çekmemiş olduğu halde, sürme çekilmiş gibi idi.”94
Abdullah b. Haris (ra): “Resûlullah’dan daha çok gülümseyen bir insan görmedim.”
Efendimiz’in gülmesi ses çıkarmadan tebessüm idi. Bu hâdisede, Abdullah b. Haris’in ifâde ettiği şey, Efendimizin güler yüzlü, tebessümlü olduğudur. Yoksa diğer insanlar gibi ses çıkararak gülmezler idi.95
Hz. Peygamber’in (sav) İtidali
Hz. Peygamber (sav) gerek peygamberlikten önce, gerekse sonra dâimâ itidal üzere oldu. Küçüklüğünden itibaren putlara tapmadı. Yalan söylemedi. “el-Emin”; kendisine güvenilen kişi lakâbını, o yaşlardan itibaren aldı. Akrabasının, iyilik-yakınlık ve himayeleri O’nu dedelerinin dinine çeviremedi.
Toplumun hangi kesiminden olursa olsun, kişi-lerin sahip oldukları mevki ve makamlarına bakmaksızın onlarla sırf Allah’ın kulu, birer insan oldukları için, samimiyet ölçüleri içerisinde dâimâ yakından ilgilendi. Bu insanlara değer verdi, âdetâ üzerlerine titredi.
Bu hususu söyle bir misalle tavzih edelim.
Hz. Ebu Hureyre (ra) naklediyor:
“Siyah bir kadın veya erkek vardı. Mescid-i Nebe’vi’yi süpürürdü. (O kadın veya erkek) öldü. Nebî (sav) onun öldüğünü bilmiyorlardı. Bir gün hatırladı da; “O insana ne oldu” dedi. Sahâbî de; “Ya Resulallah, öldü,” dediler. Resûlullah (sav), “bana haber vermeli değil miydiniz?” dedi. Sahabe-i Kirâm, onun kıssasını, şöyle, şöyle oldu diyerek anlattılar.
Râvî diyor ki, (galiba sahabe-i Kirâm) o ölenin işini küçümsediler. Bunun üzerine Efendimiz (sav); “Bana onun kabrini gösterin” dedi. Efendimiz (sav) onun kabrine geldi, kabrinin üzerine (cenaze) namazını kıldı.96
Bu insanın yoksul siyah bir kadın (veya erkek) olması, bu asil ve mutedil şahsiyetin davranış bütünlüğünden en küçük bir şey eksiltmiyordu. Ölüsü bile O’nun muhabbet, sevgi ve duasından nasîbini alıyordu.
Efendimiz (sav), mü’min, münafık; müslim, gayr-i müslim; hür, köle ayırt etmeksizin herkesle normal itidal ölçüleri içerisinde ilgileniyordu. Taşkınlık ve aşırılıktan nehyediyordu. Şu misal de itidaline dâir orijinaldir:
“Üsâme b. Zeyd bir cihadda, “Lâ ilâhe illâllah” de-diği halde, karşı safta olan birini öldürdü. Efendimiz (sav) Hz. Üsâme’ye; “Lâ ilâhe illâllah” dediği halde onu öldürdün mü? O Kıyâmet günü, “Lâ ilâhe illâllah” ke-limesi ile geldiği zaman ne yapacaksın?” diyerek büyük bir üzüntü ile karşıladı.
Üsâme’nin:
“O bir kelimeye sığınıyordu, Ya Resulallah” deme-sine karşılık, Efendimiz (sav) “Bu sözü niçin söylediğini anlamak için kalbini yararak baktın mı?” buyurdu.
Hz. Peygamber (sav), bu hâdiseden çok müteessir oldu. Râvîsinin Üsâme b. Zeyd olduğu yukarıdaki hadîsin devamında, öğrendiğimize göre Efendimiz (sav), “Lâ ilâhe illâllah” dediği halde onu öldürdün mü? Onun, niçin bu kelimeyi söylediğini anlamak için kalbini yarıp baktın mı?” sözünü o kadar çok tekrar ettiler ki, Üsâme; “keşke bu günden önce Müslüman olmasaydım” temennisinde bulundu.97
Hz. Muhammed (sav) sevgi ve düşmanlık konularında da, itidali elden bırakmamak gerektiğini her vesile ile ifâde buyurmuşlardır. Ne gözü kapalı aşırı bir sevgi; ne de aşırı bir düşmanlık duygusuna taraftar olmamıştır.
Bu hususla alâkalı Tirmîzî’nin Sünen’inde, Hz. Ebu Hureyre tarikli bir hadîs-i şerif de şöyledir;
“Sevdiğin kimseyi orta yollu sev, belki bir gün düşmanın olur. Düşmanına da aşırı buğz etme, belki bir gün dostun olur.”98
Netice itibariyle, Hz. Muhammed (sav) istikâmet ve itidal insanıdır. İman, ibadet, muamelât, ahlâk ve her türlü davranışında; ifrat ve tefritten uzak kalmış, orta yolu, vasatı, sırat-ı müstakimi esas almış, öyle yaşamıştır. Cenâb-ı Hakk bize de istikamet ve itidal ihsan eylesin.
Bir makale çerçevesinde, kâinatın fahri olan Hz. Muhammed’in (sav) güzel ve örnek ahlâkını deryadan katre misal anlatmaya çalıştık. Her yönüyle olmasa bile, anlatıldığı kadarıyla, O’nun (sav) bir ahlâk abidesi olduğunu gördük. Evet, O (sav) her yönüyle, örnek ve güzel hayatı bizzat yaşamış ve ümmetine bu hususta da imam olduğunu göstermiştir.
O’nun (sav) bıraktığı, bu sünnet-i Nebe’viyenin hayatına tabi olmayı da bizlere emretmiş, tavsiyelerde bulunmuştur. “Benim sünnetime sarılmayan benden değil-dir” buyurmuştur. “Kim, hususan fesad-i ümmetim zama-nında benim sünnetime temessük ederse, yüz şehid sevabı alır” buyurmuşlardır. Böyle bir devirde, O’nun mübarek ahlâkını yaşamanın fazilet ve sevabına işâret buyurmuşlardır.
Şu fani, geçici dünya hayatından sür’atle öbür âleme gittiğimizde, o dehşetli günde O (sav) bize sahip çıkar, şefaat ederse inşaallah kurtulacağız. O’nun (sav) ahlâkını yaşayıp, O’nun (sav) yolundan gidenlere şefaat edecektir.
Cenâb-ı Hak, ahlâk-i hasene sahibi, Hz. Muhammed (sav) gibi, güzel ve yüksek ahlâkla ahlâklanmayı bizlere de nasip eylesin. O’nun yolundan ayırmasın. Şefaatine nail eylesin. Amin.
O’nun nurânî şahsiyetini, zamanın bana verdiği sınırlı ölçüler içerisinde bir nebzecik de olsa anlatmaya çalıştım. Takdir edersiniz ki, 15 asırdan beri insanlığın anlatıp anlatıpta yinede anlatamadım dediği ve aczlerini itiraf ettikleri O nurânî şahsı bir sohbette arzetmek benim gibilerinin taakatinin çok üstünde olduğu muhakkaktır. Yinede bir nebzede olsa o güzelden bahsetmek, iyidir.
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
1 İbn-i Hişâm, Es-Siretü’n-Nebeviyye, c:1, shf:204
2 Muhammed b. Sa’d, Et-Tabakâtü’l-Kübrâ, c:1, shf:119
3 M.Akif Ersoy, Safahât, c:2, shf: 988, “Bir Gece” şiiri
4 Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, c:1, shf:311
5 Furkân: 61
6 Ahzâb: 46
7 Nuh: 6
8 İbn-i Hişâm, Es-Siretü’n-Nebeviyye, c:2, shf: 42-43
9 Zehebî, Târîfu’l-İslâm, c.1, shf:293-303
10 Bediuzzaman, Said Nursî, Mektûbât, 24. Mektub, 5. Remiz
11 Kâdî Îyaz, Eş-Şifâ, c:1, shf:368
12 İbn-i Sa’d, et-Tabakâtû’l-Kübrâ, c:1, shf:168
Ebû Nuaym, Delâlilin’Nübüvveh, c:1, shf:167
13 İbn-i Hişâm, Es-Siretü’n-Nebeviyye, c:1, shf:173
14 Kâdî Îyaz, Eş-Şifâ, c:1, shf:320
15 Buharî, Cihâd ve Siyer, 46
16 Kâdî Îyaz, Eş-Şifâ, c:1, shf:320
17 Nizâmî Pencevi, Sırlar Hazînesi, shf:3
18 İbn-i Sa'd – Tabakâtü’l-Kübra, c.4, shf.239
19 İbn-i Sa'd – Tabakat, c.1, shf.235;
Ahmed b. Hanbel – Müsned, c.5, shf. 451
20 İbn-i Sa'd – Tabakat, c.8, shf. 67
21 El-Münziri, Et-Tergib ve’t-Terhib, c.2, shf.503-504
22 El-Münziri, Et-Tergib ve’t-Terhib, c.2, shf.499
23 El-Münziri, Et-Tergib ve’t-Terhib, c.2, shf.224
24 Buhârî, Eyman 3; Nesâî, İftitâh 106 c: 2, H. no. 193
25 İbn-i Hişâm, Es-Sîretü'n-Nebeviye c:3 shf:173-174
26 Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve c:6,shf.64; El Hindi, Kenzü’l-Ummal, c:12 shf.386-388
27 Enfal:17
28 Müslim, Cihad, H.no:81
29 Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, c:5 shf. 286
30 Kamer:1
31 Buhârî, Vüdu’,32; Tirmîzî, Menâkıp,6
32 Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve:c.4, shf.212
33 Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve:c.4, shf.251
34 İbn-i Hişâm, Es-Siretü’n-Nebeviyye, c:2, shf:42-43
35 Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve:c.2, shf.12
36 Hayatü's Sahabe, Hadislerle Müslümanlık, c:3, s:1137-1138
37 Kütüb-ü Sitte, Sahih-i Müslim, c:1, s:93, H. no:147
38 Mü'minûn: 1-11
39 İbn-i Kesir, Şemailü'r- Resul tercümesi, s:70
40 Tefsir ibn-i Abbas, c:4, s:332
41 Mü’minûn 2
42 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Hâzin, c:4 s:332
43 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Hâzin, c:4 s:333
44 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Nesefî c:4 s:333
45 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Nesefî c:4 s:334
46 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Nesefî c:4 s:334
47 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i İbn-i Abbas c:4 s:334
48 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Hâzin, c:4 s:334
49 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Hâzin, c:4 s:334
50 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Nesefî,335, c:4 s:334
51 Mecmûatün mine't-Tefâsir Tefsir-i Nesefî, c:4 s:334
52 Enbiya:107
53 Tevbe:128
54 El-Lü’lüü ve’l Mercân c.3 s.103 H. No:1497; Kütüb-ü Sitte; Sahih-i Buhârî, Kitâbü’l-Edeb,18, c.7 s.75
55 El-Lü’lüü ve’l Mercân c.3 s.102 H. No:1496; Kütüb-ü Sitte; Sahih-i Buhârî, Kitâbü’l-Edeb,18, c.7 s.75
56 Kütüb-ü Sitte 6, Sahih’ul-Müslim, Kitâbü’l-Fedâil, c.3 s.100 H.no:1491-1492
57 Ahmet b. Hanbel, Müsned, c.5, s.205
58 Akseki, Ahmet Hamdi, ahlak dersleri, s.162
59 İhyâu Ulûmi’d-Din, tercümesi, c.2, s.896
60 İhyâu Ulûmi’d-Din, tercümesi, c.2, s.896
61 Davudoğlu, Ahmed Sahih-i Müslim, tercüme ve şerhi, c.8, s.562-563, H.no:79; El-Lü’lüü ve’l Mercân c.2, s.222, 1163,1164,1165 no.lu hadisler.
62 Kınalızâde Ali Efendi. Ahlâk-ı Âlî s.101
63 İhyâu Ulûmi’d-Din, tercümesi, c.2, s.892
64 İmam-ı Tirmîzî, hadislerle Şemâil-i Şerif (Peygamberimizin Güzel Ahlakı), s.331
65 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.295, Hacı faziletli hoca Muhammed Raif Efendi
66 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.295, Hacı faziletli hoca Muhammed Raif Efendi
67 A’raf: 199
68 Sahîhü’l buhârî, Kitâbü’l-Edeb 80, c.7, s.102
69 Sahîhü’l buhârî, Kitâbü’l-Edeb 80, c.7, s.102
70 Zâriyât :19
71 Davudoğlu, Ahmed Sahih-i Müslim, tercüme ve şerhi, c.10, s.90, H.no:79, Kitâbü’l-Fedâil, Sahih-i Müslim, Kitâbü’l-Fedâil H.no:56, c.2, s.180
72 El-Lü’lüü ve’l Mercân, Kitâbü’l-Fedâil, c.3, s.100, H:1480
73 Davudoğlu, Ahmed Sahih-i Müslim, tercüme ve şerhi, Kitâbü’l-Fedâil, c.10, s.91, h:57
74 Muhtasar Şemâil-i Şerîfe tercümesi, c.1, s.295, Hacı faziletli hoca Muhammed Raif Efendi; İhyâu Ulûmi’d-Din c.3, s.290
75 Muhtasar Şemâil-i Şerîfe tercümesi, c.1, s.227
76 Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali s.484
77 Sahihül’l Buhârî, Kitâbü’l-Edeb Bab:35, c.7, s.80
78 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.180, Hacı faziletli hoca Muhammed Raif Efendi
79 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.180, Hacı faziletli hoca Muhammed Raif Efendi
80 Sünen-i Ebî Davud, Kitâbü’l Et’ime 53, h.no:3850, c.4, s.187
81 İbrahim:7
82 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.180 a.g.e
83 Tirmîzî, Kitâbü’z-Zühd 38, c.4, s.180, H.no:2360
84 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.137
85 Sahihül-Buhârî, Kitâbü’l Eşribe, c.2, s.1067, Bab:18, H.no:136
86 Sahihül-Buhârî, Kitâbü’l Et’ime Bab:13, c.6, s.201
87 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.143
88 Zâriyât: 56
89 Sünen-i Nesâî, Kitab-ı Kıyamü’l-Leyl, 17, c.8, s.219
90 Sünen-i Nesâî, Sehv, 18, c.3, s.13
91 Ahmet b. Hanbel, Müsned, c.1, s.228
92 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.274
93 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.273
94 İmam-ı Tirmîzî, hadislerle Şemâil-i Şerif (Peygamberimizin Güzel Ahlakı), s.243
95 Muhtasar Şemal-i Şerif tercümesi, c.1, s.212
96 El-Lü’lüü ve’l Mercân c.1, s.194,Bab.23, H.no:560
97 El-Lü’lüü ve’l Mercân, Kitâbü’l İman, c.1, s.19 H.no:62
98 Sünen-i Tirmîzî, Kitâbü’l Birr ve’s-Sıla, c.4, s.360, H.no:1997
Bu yazı 22/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 2078 kişi tarafından okunmuştur.