Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 38 kişi var. Toplamda 3,487,256 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Cumhuriyet Vaazı



Cumhuriyet Hakkında

İslam ferdi olmaktan ziyade içtimai bir dindir. Bu yüzden va'z etmiş olduğu düsturlarla daima birleştirici olmayı, dayanışma ve kaynaşma içinde toplumun temelini sağlamlaştırmayı şiar edinmiştir. İnsanı, daima yüceltip, ona hak ettiği değeri veren ve en güzel surette yaratıldığını(3) ifade eden İslam dini, onu başıboş bırakmamış(4) Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla ona mutluluğun huzurun ve felahın yollarını göstermiştir.

Gözlerimizle gördüğümüz a da göremediğimiz her şeyi bir tertip ve ahenk içinde yaratan Cenabı Hak, aynı tertip ve düzende insanların hayatlarını devam ettirmelerini istemiş yeryüzünde asla fitne (5) bozgunculuk, fesat (6) çıkarmamalarını emretmiştir. Mahiyet itibariyle insanın yaratılışı toplu yaşamayı gerektirir. Zira bir insanın ihtiyacını tek başına karşılaması mümkün değildir.

Toplum halinde yaşayan insanların siyasi, bir teşkilat kurmaları medeni hayatın bir gereği olduğu kadar aynı zamanda İslamî bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle, tarih içinde insanlık çok değişik yönetim şekillerini denemiş, bunların içinde insanların birbirlerinin haklarına saygılı, eşitlik, adalet, ve hürriyet içinde hayatlarını devam ettirdikleri güzel yönetim örnekleri olduğu kadar, zulüm ve haksızlığın hakim olduğu idare biçimleri de olagelmiştir. Hz Peygamber (s.a.v.) Mekke'den Medine'ye hicret ettiklerinde ilk İslam, devletinin temelinin teşkil edecek bir çok girişimlerde bulunmuşlardır(7) O bir peygamber olduğu gibi aynı zamanda Müslümanların lideriydi. Ortaya koyduğu prensiplerle Kur'an'ı dahi övdüğü yüce, ahlakıyla (8) engin şefkat ve merhametiyle insanlar arası ilişkilerin daima iyi ve düzenli olmasını öngörmüş. Plansız programsız gelişigüzel bir hayat sürmenin doğru olmadığını bizzat yaşayarak göstermiştir. Gerek Kur'an-ı Kerimdeki ayetlerle gerekse kendisinin ortaya koyduğu kaidelerle bir toplumu meydana getiren insanların, nasıl idare edilmeleri gerektiğini göstermiş, hemen hemen tüm asırlara cevap verebilecek nitelikte yüksel prensipler va'z etmiştir.

İslam'ın en göze çarpan prensiplerinden birisi şüphesiz istişaredir. Kur'an-ı Kerim beşeriyet kadar eskiliğini göstermek sadedinde Hz Süleyman'ın mektubu üzerine takip edilecek siyasetin tesbiti maksadıyla yakınlarını toplayan Belkıs'ın yaptığı istişare (9) başta olmak üzere, Firavunun Hz. Musa'ya karşı alınması gerekli tedbirleri için etrafındakilerle yaptığı istişareden (10) Hz. İbrahim'in oğlu İsmail ile ilgili olarak onun Kurban edilmesi hususunda gördüğü Rüya üzerine çocuk İsmail'le yaptığı istişareye (11) varıncaya kadar kaydettiği misallerden başka iki ayrı ayette, Hz. Peygamber .a.s.m. ve Müslümanlara istişareyi emreder. Bunlardan birinde Cenabı Hak


1- Ali İmran 2-159
2- İzzettin Belik Ayet ve Hadislerle müslümanlık 255
3- Tin 95/4
4- Mü'minun 23/115
5- Enfal 8/25,39
6- Araf 7/56,85, Bakara 2/11
7- M. Hamidullah İslama Giriş 148
8- Kalem 68/4
9- Neml 27/9-33
10- Araf 7/109/112
11- Saffat 37/101-102 12- Ali İmran 31159; Şura 42/36-38

"İş hususunda onlarla istişare et, fakat kararını verdiğin zaman da ancak Allah (c.c.) a dayanıp güven, çünkü Allah (c.c.) kendisine güvenenleri sever (1)" Yani Vahiy gelmeyip rey ve içtihada dayanana savaş gibi genel işlere ilişkin durumlarda onların oyunu iste ki emir iyiliği emir olsun (2)

İstişareyle ilgili diğer ayeti kerimede Cenabı Hak




"Yine onlar rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar" (3) Ayeti kerimedeki "Onların işleri aralarında danışma iledir" ifadesini Kur'an'daki ilgili metnin bütünlüğü içerisinde değerlendirecek olursak "istişare" emrinin başta Allah (c.c.) a iman olmak üzere tevekkül büyük günahlardan ictinab namaz gibi İslamın temel prensipleri meyanında zikredildiğini görürüz. Bu durum istişarenin ehemmiyetine basmayı gaye edinir.

Hz. Peygamber vahy gelmeyen konularda karar vermezden önce daima ashabını toplayıp istişare ettikten sonra karar verirdi. Rasulüllahın (s.a.v.) hayatında ve İslam tarihinde bunun pek çok örneklerine rastlamaktayız. Nitekim bedir savaşında alınan esirlerin, fidye karşılığı serbest bırakılması, Uhud savaşında Medine'de şehri savunmasında kalınmayıp şehir dışında savaşın kabulü, hendek savaşında Medine'nin etrafına hendek kazılması gibi kararlar hep istişare sonucu verilmiştir. Şimdi bunları ayrıntılı olarak ele alalım.

a-) Bedr Savaşı
Hz Peygamber (s.a.v.) Bedr savaşına karar vermeden önce sahabilerle, istişare etmiştir. Ashaptan Hubap b Münzir İslam ordusunun konakladığı yeri terk etmesi gerektiğini Bedr kuyusunun yanında kamp kurulmasının daha uygun olacağını söyleyerek Efendimiz (s.a.v.) e şöyle dedi

-"Ey Allah (c.c.) ın Rasülü (s.a.v)!.. Bu yer Allah (c.c.) ın konaklanmasını emrettiği bunun içinde ileri geri gidemeyeceğimiz bir yer midir? Yoksa savaş stratejisi veya hile mi?

Rasülallah. S.a.v. : "Savaş hile ve plandan ibarettir"

Hubab : "Burası konaklanacak bir yer değildir, orduyu topla düşmana en yakın olan su başına giderek orada ordugah kuralım kanalları keserek suyu bir havuzda toplarız savaş zamanında bol suyumuz olur. Düşman ise susuz kalır

Hz Peygamber (s.a.v.): "Fikir dediğin işte böyle olmalıdır" buyurdu (4)
Savaştan sonra da savaşın neticelerin konusunda yani, esirler hakkında ashabıyla istişare etmiş ileri sürülen 3 fikirden birisini kabul etmiştir. Hz Ömer (r.a.) esirlerin öldürülmesini Hz. Ebubekir (r.a.) ise fidye karşılığı serbest bırakılmalarını, Abdullah b Revaha ise ateşte yakılmalarını teklif etmişti. Hz Peygamber her iki görüşü dinledikten sonra Hz Ebubekir'in görüşünü muvafık bularak fidye mukabili serbest bırakılmalarını karar altına almıştı. Fakat Kur'an Efendimiz (s.a.v.) in bu görüşünün yanlış olduğunu açıklamıştır (5)

b-) Uhud Savaşı
Allah Rasülü s.a.v. Uhud Savaşında 3 bin kişilik müşrik ordusunu şehrin dışında karşılamak niyetinde değildi, Müslümanların çoğunluğu ise düşmanın harekete geçtiğini duyunca Medine dışında onunla savaşmak istiyordu. Mescidi Nebide yapılan istişare neticesinde varılan karar, Düşmanı Uhudda karşılamak şeklindeydi, Hz Peygamber s.a.v. bu fikri kabul ederek Ashabın görüşünü tercih etti (6)
1- Ali İmran 3/159
2- Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini 1/451
3- Şura 42/38
4- İbn-i Hişam Sire C:1 600
5- İbn-i Kesir Tefsir 346
6- Hamidullah a.g.e. II 233

c -) Hendek SavaşıHendek savaşından önce yapılan istişare neticesinde Hz Peygamber Selman-ı Farisinin görüşünü kabul etti. Selman düşman saldırısını önlemek için Medine etrafında hendek kazılması fikrini öne sürdü. Gerçektende zihni her çeşit yeni ve faydalı fikre açık bir kimse olan Rasulüllah (s.a.v.) bu teklifi kabul etmiş hemen harekete geçerek bizzat kendisi de bu kazı işinde emek sarf etmiştir.(1)

Hz. Peygamber çok gizli ve dikkat edilmesi gereken önemli işlerinde bile şura prensibinden yararlanmıştır. Zira o ifk hadisesinde Hz. Ali ve diğer ileri gelen sahabe ile istişare etmiştir. Şüphesiz ki o insanların en iyi düşüneni ve her zaman da en doğru bilenidir. Ancak rehber olduğu ümmetine tam bir örnek vermiş olmak için vahiyle sabit olmayan hususlarda ashabıyla istişareyi tercih etmiştir. Müşkili olan herkesin meselesini bir bilenden sorması bizzat Kuran-ı Kerim tarafından


Bilmiyorsanız bir bilenden (ehl-i zikir) sorun.(2) diye emredilmekten başka Hz. Peygamber (s.a.v.) "Akıllara sorun doğru yolu bulursunuz (bu emrime)asi gelmeyin pişman olursunuz."der Yine bir hadislerinde

"İstihare yapan hayal kırıklığına uğramaz.İstişare eden pişman olmaz. buyurmuştur."(3) Bütün bunlardan ortaya çıkan şudur.Şura İslamın genel ve vazgeçilmez bir prensibidir. Buna göre Müslümanların işlerini şura yani karşılıklı danışma yoluyla yürütmeleri İslam'ın bir emridir. İlahi vahyin aydınlığında çevresini hidayete kavuşturan bir peygamber istişare etmesi emredildiğine göre ( ) toplum halinde yaşayan insanların danışmaya olan ihtiyaçları kendiliğinden ortaya çıkmakta ve dinimiz yönetimde baskı ve zorbalığı ne kadar yerdiği açıkça anlaşılmaktadır.

İslam'daki mecburi müşavere sistemi öncelikle azınlık veya çoğunluk farkı gözetilmeksizin herkesin görüşünü almayı gerektirmekte ikinci olarak da iki görüşün en iyisinin (terate şayan olanın) parmak hesabıyla değil de derin ve bitaraf akli araştırma neticesi tesbit edilmiş olanını tatbik mecburiyetini içermektedir.(4)

Rasulüllah(s.a.v.) ın vefatından sonra O'nun terbiyesinde yetişmiş örnek nesil büyük küçük bütün problemlerin çözümünde istişare prensibinden ayrılmamıştır. Hz. Peygamber Müslümanların komutanlığını dini ve dünyevi işlerini yürütecek bir kimseyi kendisine halife tayin etmeden vefat etmiştir. Öyle görülüyor ki O Müslümanların meselesini kendi başlarına çözmeleri gerektiğini düşünmüştür. Nitekim sahabe uzun tartışmalardan sonra Hz. Ebubekir'i halife olarak seçmiştir.(5)

Esasen ilk dört halifenin işbaşına getirilişinde uygulanan birbirinden farklı yöntemler göz önüne alınacak olursa Kur'anın Müslümanların yönetim işini içinde bulundukları şartlara göre kendi tercihleri istikametinde çözmelerini istemiş olduğu açıkça ortaya çıkar.Hülafa-i Raşidin devri dediğimiz İslam'ın ruhuna en uygun uygulamaların gerçekleştiği devrede devlet başkanı olan dört halife istişare sonucu cumhurun seçimi ile işbaşına gelmişlerdir. Gerek Hz. Ebubekir gerek Hz. Ömer gerekse diğer halifeler üstlendikleri hilafet görevini müslümanların emaneti olarak görmüştür.Kendilerinden sonra bu makama en uygun ve en yetenekli kişinin getirilişini şuraya havale etmişlerdir.

1)İsl. Peyg. Hamidullah 2/246
2)Nahl 43 Enbiya 7
3)İbn-i Hacer Lisanül mizan 4/134
4)Maruf Devalibi İslamda Devlet ve İktidar S.55
5)Bkz.Mahmut Babilli İslamda Şura 95 İstanbul 1985

İlk Halife HZ Ebubekirin bu ağır göreve seçilişinden sonra halka hitaben söylediği şu sözler ne kadar anlamlıdır; "Ey insanlar! En yeterliniz olmadığım halde, başınıza gelmiş bulunuyorum. Görevimi iyi yaparsam bana yardımcı olunuz, yanılırsam doğrultunuz. Doğruluk emanet, yalancılık ihanettir. İçinizdeki en zayıf kişi, hakkını alıncaya kadar, bana göre en kuvvetlinizdir. En kuvvetliniz de ondan başkasının hakkı alınıncaya kadar, bana göre en zayıftır. Ben Allah (c.c.) a ve Rasulüne (s.a.v) itaat ettikçe sizde bana itaat ediniz. Eğer Allah (c.c.) ve Rasulü(s.a.v) nün yolundan ayrılırsam sizin bana itaat etmenizde gerekmez.(1)

Günümüzde demokrasi ile yönetilen ülkelerde halk, seçimle işbaşına getirdiği yöneticileri, eğer onlar halka ve devlete hizmetten ayrılırlarsa halk için, devlet için çalışmazlarsa gene seçim yoluyla işbaşından uzaklaştırmaktadırlar. Bu tıpkı Hz Ebubekir'in tebaasına devlet yönetiminde tavsiye ettiği şu usüle benziyor. Konulmuş meşru ölçülere uymayan yöneticiler, kanunlarla usüllerle işbaşından uzaklaştırılırlar. Bu günümüzde seçim mekanizması işletilerek ve halkın iradesi ile gerçekleştirilmektedir.

Kur'an-ı Kerim, insanların, kendilerini, hür iradelerini kullanarak yönetmelerini öngörmesinin yanında, bu işin mutlaka adalete dayanmasını ve işe en yetkili ve ehil olanların getirilmesini istemektedir. Ayet-i Kerimede ..




"Allah (c.c.) size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (2)

"Buradaki emanet" günlük dildeki mal, eşya v.b. ötesinde insanlara sunulan hizmetleri (kamu haklarını) ifade etmektedir. "Cumhuriyet" kelimesi aslen arapça olup kökünden gelmektedir. Cumhur sözünden türetilmiş, toplu hade bulunan kavim, millet çoğunluk gibi anlamlara gelir.(3)

Cumhuriyet, toplumun yani milletin kendisini idaresi demektir. Sonuç itibariyle Cumhuriyet, demokraside, başka bir şey değildir. Hatta demokrasinin en gelişmiş şeklidir. Cumhuriyet ulusun, eğemenliğini elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet şekline denir (4) Aristoya göre Cumhuriyet, "Umumun menfaatini gözeten halk idaresidir" Montesquen'ya göre ise, "Başında seçilmiş yöneticilerin olduğu, yasama yürütme ve yargıdan oluşan bir yönetim şeklidir. (5) Cumhuriyet, 1789 Fransız ihtilalinden sonra, Avrupadaki zalim krallara karşı bir tepkinin sonunda doğmuş bir rejimdir. Cumhuriyet ilk defa ABD de 4 Temmuz 1776 da, Fransada 1789 da, Türkiyede ise 29 Ekim 1923 de ilan edilmiştir. (6) Cumhuriyet idaresinden devlet reisi seçimle başa geçtiği, seçim de herşeyden önce, ehliyet ve liyakat aranmak geldiği için, cumhuriyet idaresi ehliyet hakkına dayanır. Tabiatıyla ehliyet bütün devlet be kamu hizmetlerinin her kademesinde başta gelen şart olur. Ehliyetin ahlaki ifadesi dürüstlük ve fazilettir.

Hepimizin bildiği gibi, milletimizi cumhuriyet idaresine 29 Ekim 1923 de kavuşmuştur. Ancak bir şairimizin; "Kolay gelmedi bu mutlu günler, Toprağa çelenk oldu şehitler" dediği gibi bu günlere kolay gelinmemiştir. 1. Cihan harbi sonunda müttefiklerimiz mağlub olmuş bu yüzden her karış toprağı şehit kanlarıyla yoğrulmuş.

1- İbni Hişam Sire IV 311 Nisa 4,5 3-Bkz Mu'cemul Vasıt II, 137 4-Türkçe Sözlük 5- Rehber Ans, V/5 İst 1993 6- Rehber Ans, 5,5

olan aziz yurdumuz, müstevlilerin kirli ayaklarıyla çiğnenmeye başlanmıştır. Tarih boyunca hür yaşamış, boynuna esaret halkası geçirtmemiş olan kahraman milletimiz bu zillete katlanamazdı. 1919 yılına girildiğinde Osmanlı Devletinin elinde sadece Anadolu eyaleti toprakları kalmıştı. Bu toprakların bir kısmı da Mondros Antlaşmasına dayanılarak İngilizler İtalyanlar, Fransızlar ve Yunanlılar tarafınan işgal edilmiş durumdaydı. Bu emperyalistler inanıyorlardı ki, uzun yıllar sonunda yorgun ve fakir düşen türk milleti , bu istilaya karşı duramaz ve Türk Toprakları da kolaylıkla paylaşılırdı. Oysa hiçde öyle olmadı. Milletimiz 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkan gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde toplandı. Vatan ve istiklal uğruna kanının son damlasına kadar savaşmaya and içti.

Necip türk milletinin uyanışı, işgalci güçleri büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı. Genci ihtiyarı, kadını erkeği anası ve bacısı ile canını dişine takarak, bütün gücü ile savaştı. Seller gibi şehit kanları akıtarak yurdumuzu vatan istilasından kurtardı.

Milli şairiniz M.Akifin de ifade ettiği gibi bu milletin vatanı ve bütün kutsal değerleri için gözünü kırpmadan canını verecek, kanını akıtacak şekilde şahlanacak

"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda"

mısralarında ifadesini bulan bir mücadele sonunda 9 Eylül 1922de düşmanı denize dökmüştür. Hürriyet ve İstiklal uğrundaki bu başarı 29 Ekim 1923de Cumhuriyetle mühürlenmiştir. Bu zafer, Avrupanın hasta adam dediği, bir türk devletini bile hiç kimsenin yıkmaya gücünün yetmeyeceğini, onu ancak yine kendi içerisinde yetişen taze bir filizin yeşererek onaracağın, Türkün istiklal ve hürriyetiin nesillerlerden nesillere kendi kurduğu bir devletten diğerine devredilip gidileceğini ispatlamıştır.

4 yıllık zor bir mücadelenin sonunda, düşman yurttan atılmış, öte yandan 24 Temmuz 1923de Lozanda yapılan anlaşmayla, Yeni türk devletinin varlığı ve bağımsızlığı tanınmıtşı. Ayrıca 6 Ekim 1923de Türk Kuvvetlerinin istanbula girmesiyle Vatanın bütünlüğü fiilen gerçekleşmişti. Artık yeni kurulan siyasi rejimin 23 Nisan 1923den beri kaydettiği gelişme çerçevesinde en uygun devlet şeklini bulmak, ve ilan etmek zamanı gelmişti, Bunun için 1921 Anayasasının bazı maddeleri genişletilerek, tadil eden 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı kanun ile son adım atıldı. Bunun 1. Maddesinde idarede hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu esasına dayandığı Türkiye Devletinin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu yer aldı (1)

Cumhuri idarenin temellerini bizzat sevgili Peygamberimiz s.a.v. in emirlerinde ve uygulamalarında gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Cumhuriyet idaresinin varlığı kadar ehliyetli ellerde bulunmasının da önem taşıdığını unutmamak gerekir. İdare şekillerii toplumda adaletin eşitliğin güzel ahlakın ve medeni ilişkilerin en güzel ölçüleriyle gerçekleştirilebilmesi için birer vasıtadır. Şüphesiz araç iyi kullanıldığı zaman amaca ve hedefe ulaştırır. Bu itibarla aracı başarı ile kullanacak bilgi ve becerilere sahip yetişkin nesillere ihtiyaç vardır.

Tarih boyunca iyi araçlarla ve idari sistemleri ile hedefine ulaşamayan milletler görüldüğü gibi, bazen kötü vasıta ve idare şekilleri ile iyi sonuçlara ulaşmayı başarmış toplumlarda olmuştur. Muhterem müslümanlar, Hedefimiz, büyük emekler ve zorluklar elde edilere, bize emanet edilen Cumhuriyet idaresini, milli birlik ve beraberlik içinde, ehliyetle kullanmak, by uğurda akıtılan kanlara layık olmaktır. İmanımız, insanlığımız, vatanımız ve istiklalimizin devamı için buna mecburuz. İstiklal marşımızın şu bölümünde vatan şairimiz M.Akif milletimizin hürriyet ve istiklal aşkını şu dizelerinde dile getiriyor.

"Ben Ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım,
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım


1) Bkz, Diyanet dergisi Ekim 1993, Sayı 34, Doç Dr. Ali Sarıkoyuncu, A. Kabaklı Temellerin Duruşması İst, 1980


Necdet İÇEL

Bu yazı 25/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 652 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet