Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 40 kişi var. Toplamda 3,487,106 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Büyüklerimizin zamanla fikirleri değişir mi ?

Soru :
Pek muhterem Necdet İçel hocam; ardınca sorularımla vaktinizi çaldığım için hakkınızı helal etmenizi rica ederim.. Saniyen, binler selam ve hürmetlerimle..

Soru 1: Muhterem Büyüğümüzün; Mev’ize ve Sohbetlerini dinleyip izlerken daha verimli istifade ve istifaze için; eylül öncesi ve eylül sonrası ya da 90/doksan öncesi ya da sonrası diye bir kategoriye gitme yaklaşımı doğru mudur? Konjoktürel olan yorumlar, izahlar, söylemler(!) olabilir mi? Değişim/Yenilenme Zaviyesinden bakınca, bir değerlendirme yapabilir misiniz? Kimi konularda (misal kadınların okuması(1), sanat (roman, film vs..) gibi.. Söylem(!) ve Pratik çelişkisi anlama ve algılamamızın yanlışlığından kaynaklanabilir mi? İlaahir… (1)-- Fethullah Gülen Hocaefendi’yi konuşmak- 1_Murat Türker Linkler;’’ http://www.karakalem.net/?article=3414 http://www.karakalem.net/?article=3416 ‘’ ‘’ …..Hocaefendi’nin câmi kürsüsündeki üslûbu ile bugünkü yaklaşımları arasında belli farklılıkların doğmasına neden olmuştur.’’ ‘’Ancak, bence daha önemli bir husus var ki, o da câmi kürsüsünden sorulara cevap verdiği dönemde Hocaefendi’nin ‘kadınların okuması’ bağlamında sorulan bir soru üzerine dile getirdiği düşünceler…

Hocaefendi o kasette bayanların okuması ile ilgili ilginç şeyler söylüyor ve bunlar benim de şu anda sahiplenip savunduğum görüşler…’’Bayanların okuması meselesi, bir örnek teşkil ediyor bu bağlamda… Teferruatına sonra girmeyi tasarladığım için şu kadarını söyleyeyim: Bayanların okumasının tamamen Batı eksenli bir modern durumun tesiriyle gündemimize girdiğini, Batı hayranlığıyla ağzı açık olanların eliyle bu nevzuhur rüzgârın bu topraklarda da estirildiğini dile getiren Hocaefendi, “Efendimiz (s.a.v) kerîmelerinden hangisini okutmuştu? Yavuz’un veya sâir Osmanlı padişahlarının annelerinden tahsil yapan mı vardı?” keskinliğinde yaklaşıyor meseleye o zamanlar… “Bugün Hocaefendi, düşünsel anlamda öncekine paralel bir durumu mu benimsiyor?” ve “Benimsemiyorsa neden?” türünden sorular, bence üzerinde durulması fazlasıyla hak ediyor; çünkü Hocaefendi, etki alanı câmi cemaatiyle sınırlı alelâde bir vâiz değildir. “Bunu anlamayacak ne var? O zaman o devrin gerektirdiği hususiyetleri öne çıkarıyordu; bugün de çağını doğru okuyan bir âlim olarak muasırlarına sesleniyor” yaklaşımına demir atacaklara acele etmemelerini tavsiye ederim; çünkü Hocaefendi, mezkûr konuda o günkü görüşlerini seslendirirken, serdettiği düşüncelerin zamanın ilcaatıyla değişecek telakkiler olmadığının da altını çiziyor.’’ ‘’ …..Hocaefendi’nin câmi kürsüsündeki üslûbu ile bugünkü yaklaşımları arasında belli farklılıkların doğmasına neden olmuştur.’’

Soru: Biz imam hatip okulunda okuyan, yüzümüz görünmeyecek şekilde örtünen dört arkadaşız. Fakat mecburiyet karşısında okulun bahçesine girince peçemizi indiriyoruz. Derse peçe takmadan, fakat örtülü giriyoruz. Erkek hocalarımız da var. İslâmî bakımdan sakıncalı, mahrem oluyorlar. Bu durum karşısında ne yapmalıyız? Kız talebeler için, tesettürlü kadın muallimler bulunan, dinî bakımdan terbiye verilen yetiştirici bir yurt veyahut dershane kurulması mümkün değil midir? Şayet böyle bir dershane kurulursa bizim gibi kardeşlerinizin yetiştirilmesi için çok faydalı olacağına eminiz. Bu konuda bizi irşâd ederseniz memnun oluruz. Hocaefendi’nin Cevabı: Bu bir sorudan daha ziyade, bir derde çare bulmamız hususunda bir fikir getiriyorlar.

Bazı vesileleri değerlendirerek bu mevzuda asıl nokta-i nazarımızı birkaç defa, dinleyenlere intikal ettirdik. İlerici olmanın ve Batı anlayışında bir cemaatin ferdi bulunmanın zarurî gereği ve muktezâsı olarak günümüzde kadının okuması üzerinde hassasiyetle, titizlikle duruyorlar. Bir toplulukta kadın okumuyorsa, o topluluk geridir diyorlar. Ve biz de hâliyle tabi bunu kabulleniyoruz. Bu, bu mevzuda bizim herhangi bir hesabımıza dayalı değildir. Bu hususun hesabını hiç yapmadık. İyi, terbiyeye vâkıf/nigehban, insan psikolojisine âşinâ, İslâm ahlâkiyâtini çok iyi bilen insanlardan müteşekkil encümen-i dânişlerimiz, bu meseleyi meclis-i meşverete getirip, enine boyuna müzâkeresini yapmadılar.

Bizim bu mevzuda attığımız adımların arkasında Batı’da böyle bir şey yapılmış olması hususu vardır: “Kilise, kadınları okutuyor, biz niye okutmayalım!!!”; “Yahudi kadınları okuyor, biz niçin okumayalım!!!”; “Hep böyle kadınlarımız câhil kalacak da, Fatihsiz, Yavuzsuz mu kalacağız!!!”; “Analarımız okumuş olsaydılar bizim, şimdiye kadar çoktan birkaç tane Fatih yetiştirirlerdi!!!”… Herhangi bir hesabı yapılmadan söylenen sözlerdir bunlar… Bu hususta büyük iddialarla ortaya çıkan herkesle, en âmî adam bile münakaşa yapıp aksini söyleyebilir. ‘Ana okumalı mı, okumamalı mı?’ Rahatlıkla münakaşası yapılabilir bunun…

Bu mevzuda ikna edici hiçbir şey getirilememiştir. Halbuki aksine ikna edici çok şey söylenebilir. Evvelâ ben bunun birkaç defa arz ettiğim şekliyle böyle bilinmesinde fayda mülâhaza ediyorum. Bu mevzuda rahat konuşurken devr-i Risâlet penâhideki tatbikata bakıyorum. Allah Resulü’nün devrine insanlar fikren, ruhen ve İslâmiyet’i pratik bakımından yaşayıp yaklaştıkları nisbette kurtuluşa doğru gidiyorlar demektir. Resulullah’tan uzak olduğu nisbette de, isterse hat uzatsın aya gitsin gelsinler yirmi dört saatte; baş aşağı gidiyorlar demektir. Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam, bizim için hiçbir zaman yanıltmayan bir ölçüdür. ‘İnne fi Resulullahi lekum usvetün hasene’: ‘Allah Resulü’nde, sizin için iktidâ edip örnek olarak alacağınız en güzel numûneler vardır’. Resul-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem, belli bir dönem için örnek ve numûne olup da, ondan sonraki devirler için tavırları demode olacaksa, O, kıyâmete kadar peygamber değildir.

Ben çok rahatlıkla size soru sorabilirim: Allah Resulü’nün üç tane muhtereme kerîmeleri vardı; hangisini nerede okuttu Allah Resulü? Ondan sonra, torunları vardı; hangisini aldı okuttu? Ve siz bana gösterebilir misiniz; Tâbiînin o muhteşem baş döndürücü imamlarını yetiştirmişlerden bir tane ana mektep ve fakülte bitirmiş olsun? Fatih’in anasının adını biliyor musunuz? Elif-be okumasını bilmiyordu o kadın… Yıldırım Bayezid gibi dev bir adamı yetiştiren de hiçbir mektepte okumamıştı… Yavuz’un anasını söyleyene mükâfat vereceğim ben… Mektebe gittiğini isbat eden olursa vâizlikten vazgeçeceğim… Evvela kuru sevdayı bırakmak lazım… Boş hülyâlar… Ana anadır. Ne yapar ana, benim anam? Çocuklarına çok güzel bakar. Onların terbiyesiyle meşgul olur. Efendisine karış itaatkâr olur. Ana, babayı yıkmaz o evde; baba da anayı yıkmaz; ikisi de bir âbide hâlinde çocukların nazarında büyür. Efendiye çalışma gücü kazandırır ana… Eve geldiğinde “Efendi hizmet mevsiminde senin ne işin var burada? Gidip hizmet etsene!” der. Ana budur.

İbadet-ü taatında aşk-şevk içindedir. Hususi hallerinden ibadetine mâni eyyâm ve saatler gelince yine seccâdesini serer oturur. “Rabbimle münâsebet anlarından birisi boş geçmesin” der. Gözünün yaşı, çocuklarında Cennet havası ve o iklimden esintiler meydana getirir. Bu azize, şerife ana hiç mürekkep yalamasa, eline kalem-silgi almasa, yine cihânın en büyük imparatorlarını yetiştirecek anadır. Bunun böyle bilinmesinde fayda var. Ama devrimizin ilcaatı karşısında arzedeceğim husus da var benim. Batı ahlâkı ile ahlâklandık biz… Batı’dan bize gelen her ne olursa olsun, parola sormadan kabul ediyoruz. Gökten inmiş meseleler, altın yaldızla yaldızlanmış, müzehheb olsa dahi cenuptan gelse, Arap yarımadasından gelse, semâdan gelse, Allah’tan gelse biz onlara karşı tiksinti duyarak bakarız: “Ha şu bizim eski İslâm’dan!!!” Serseri Fransızlardan gelse bir mesele, her gün beşere yeni bir sistem takdim eden İskandinav memleketlerinden gelse, eksantrik İngilizlerden gelse, henüz daha oturmamış, ayakta ‘otursam mı, kalksam mı’ diyen Rusya’dan gelse hiç parola sormadan kabul edilir.

Necisin arkadaş sen? Bizim içtimâî yapımıza uyar mısın uymaz mısın? Ailelerimizin içine seni koysak yani evimize alsak rahat durur musun? Hiç sormadan alırız. Bu hastalık da öyle bir hastalıktır. Ve sârî hâlinde cemiyeti sardı. Doğurduğu, tevlîd ettiği şeyler var bunun… Anormal bir antibiyotik almak gibi. Mikropları öldüreceğim, antikorlar îmâl etsin diye… Sonra o ayrı bir şey yapıyor; bir komplikasyonla karşı karşıya kalıyor. İçtimâî bünye öyle; ayrı ârızalar çıkıyor, bakan yok, gören yok! Bu ârıza karşısında bizim akıllı arkadaşlarımız, erbâb-ı hizmet kardeşlerimiz, bu akıntı içerisinde bizim kız kardeşlerimize, hemşîrelerimize, nur-irfan hayatında bizimle beraber olanlara bir çare bulmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki: “Bu Batı hayranlığı içinde, Batı adına çalkalanma içinde bizim bacılarımız da gidip okuyacaklar. Ne yapalım o zaman? O zaman bunlar için imam hatipler açalım; şubeler açalım. Aklı başında imam-hatip idârecileri, idârede yardımcı olan muâvinler, bu kız şubelerini müstakil bir binada yapsınlar. Bu umumî akış karşısında selden kütük kapar gibi bu hemşîrelerimize sahip çıkalım.

Allah korusun bir muhalif rüzgârla soldurulmasın bunlar. Dinî hayat ve havaları öldürülmesin. Haysiyet, izzet ve iffetleri içinde okumalarına zemin hazırlayalım.” İşte Türkiye’de böylesine acayip hayranlık karşısında, duyulan böyle arzu ve isteğe karşı bir sahip çıkma gayreti vardır. Hayat-ý içtimâiyenin böyle ârızalı, zikzaklar çizerek yürümesi karşısında, kız mevzuu karşımıza bir müşkül, bir problem olarak çıkmıştır. Buna ehl-i hamiyet, dindar, samimi arkadaşlarımız, işte böyle oksijen çadırına alma gibi bir çare düşünmüşlerdir: “İşte ne yapalım? Ayrı şubeler açalım; ayrı öğretmen kadroları teşkil edelim; hemşirelerimizi okutalım” denmiştir. Biz şimdi bunu yapıyoruz… Teşvik etmiyoruz; okutun demiyoruz; okuyacaklara sahip çıkma gayretini gösteriyoruz. Devrin muhalif rüzgârlarına kapılmasın, mânevî kâkülleri bozulmasın… Hem durup hesabını yapalım. Kızın başında çarşafla, eşarpla oynamayı en vahşi demokrasiyle dahi telif etmek mümkün değildir. En iptidâî kabilelerin içine gitseniz, göstermelik bir demokrasiye rastlasanız, onlar arasında kadının eşarbına dokunacak kırılası bir eli bulmak mümkün değildir. Bu ne tuhaf şey! Ama herkes kızına sahip çıkacak.

Siz böyle akla, mantığa, anayasaya aykırı bir mesele karşısında hakkınızı arayacak, kızlarınızın, hemşîrelerinizin başlarının açılmasına meydan vermeyeceksiniz. Bu ciddi bir meseledir; bu bir inanç meselesidir. …Âkideye, ibadete müteallik ilimleri öğrenmek, çocuklarını terbiye edecek kadar ruhiyata dair mâlûmata sahip olmak, erkek gibi kadına da farzdır. Kadın, bunları aile ocağında öğrenecek, efendisinden öğrenecek, ana-babasından öğrenecek, varsa, erkeklerle ihtilata girmeden, tecrid edilmiş bir muallimathanede öğrenecek. Fakat astronomi, fizik gibi sâir ilimleri öğrenmek farz değildir kadına. Hatta meşrû bir ortamda bunları öğrenecek olsa, bunun da kadına faydası olup olmayacağı tartışılır. Hiçbir feylesof çocuk yetiştirememiştir. Devrin ilcaatı ne olursa olsun; devir pedagojik ve psikolojik kaideler olarak ne vâz ederse etsin, bunlar bizi bağlamazlar.

Kayıtsız şartsız Batı’nın kültürünün esir ve zebûnu değiliz. Ama ne acıdır ki, biz olmasak bile 150-200 yıldır Batı’dan çıkan her şeytânî şey dahi bizde hüsn-ü kabul görmüş, parola sormadan evlerimizin içine kadar girmiştir. Son fantezi de kadın imam-hatibi açma, kadınları okutma, kadınları kültürlü yapmadır. Müslümanlık gidip Batı’dan gelse, bizim mukallidler o zaman kabul eder. Batı bunun için kabul etmez onu. Avrupa’nın kendisi zaten sallantıda… Avrupa, fazla değil 10 sene sonra çatır çatır yıkılırken bunu çok iyi hissedecek. Bu iş de Batı’dan geldiği için hüsn-ü kabul görmüş ve herkes hasta olmuş. “Kız imam hatibi açalım; kızları okutalım” denmiş. “Niçin okutacaksınız?” diye sorsanız hepsi aynı şeyi söyler: “Efendim Fatihleri yetiştiren analar, Alparslanları yetiştiren analar…” Hamâset ifade eden şâirâne ifadelerle… Hiç bozmadan tavrınızı sorun: “Fatih’in anasının adını biliyor musun?”; yok… “Ya Fatih’in anası hangi fakülteyi bitirdi?”; yok… Fatih’in anası çok güzel bir ev kadınıydı.

Kendilerinden ilim adına mervî hiçbir şey yoktur. Çocuk yetiştirmek için fünûn-u müsbete tahsiline gerek yoktur… * Hocaefendi’nin cevabı şifâhî olduğundan, yazıya aktarınca bazı ifadeler imlâ ve kurgu yönünden küçük problemler taşıyor olabilir; buna rağmen ben metne sâdık kalmayı yeğledim. Not: Bu uzun alıntının değerlendirmesini önümüzdeki yazıda yapmaya çalışarak, bu bahsi kapatmayı düşünüyorum. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi konuşmak-7 Geçen Yazıda, sorulan bir soruya Hocaefendi’nin câmi kürsüsünden verdiği cevabı aktarmıştık. Hocaefendi, önce kâğıttan kendisine tevcih edilen soruyu okuyor, sonra da kanaatlerini dillendiriyordu.

Aynı kasedin devamında Hocaefendi, benzer tarzda başka bir soruya da cevap veriyor. Bu cevabı da, daha çarpıcı olması açısından buraya alalım: Soru: Kız kardeşim lise son sınıfta… Kapanmak yasak olduğundan kapanamıyor. Kapansa bile alay ederler. Arkadaşının durumu böyle… Bu durumda ne yapmalıdır? Hocaefendi’nin Cevabı: Dinî emirlerini yerine getiremeyeceği bir okula bir kadının gitmesi câiz değildir. Ne pahasına olursa olsun, mücadele edip başını kapamalıdır. Mektepte okumayı kendisine göre bir zaruret sayıyorsa; ki ben böyle bir zaruret bilmiyorum; “oradaki kızlara dini, diyâneti öğreteceğim; ileride inşallah faydalı olacağım” gibi bana göre makbul olmasa da, kendine göre şahsî içtihadları var ise şayet, bunda büyük bir hayır umuyorsa, ne pahasına olursa olsun bu irşad yolunda cehenneme gitse bile azm-i ikdâmı var ise evvelâ kendisini düşünsün; daha işin başında dinî emirlerden taviz vermemeye kendisini alıştırsın.

Başın kapanması mevzuu Kur’ân-ı Kerim’in nassıyla sabittir. İnsan başını açık tutmakla, her dakika bir günah-ı kebâir işlemiş olur. Saçının bir telini gösterdiği her dakika bir günah-ı kebâir işlemiş olur. Binâenaleyh, sonra yapacağı sevap, eyleyeceği cihad, edeceği hizmet meşkuktur, şüphelidir; semeresi belli değildir; kime etkisi olacak, kimi irşâd edecek, ortada henüz bir şey yoktur. Şüpheli bir semere için muhakkak bir günaha girilmez. Din ve diyânete bağlılığı iddia ediyorsa evvela başını kapasın; bir mütedeyyine olarak bu mevzuda mücadele versin. Okuldan atılması pahasına, “ben dinî emirlerden taviz vermeyeceğim”desin; azmetsin… Değerlendirme: Hocaefendi’nin verdiği bu cevabın içeriğine katılıyorum… Hâlihazırdaki duruşu itibariyle de bir ‘farklılaşma’ya tanık olduğumuzu söylemenin izahtan vâreste olduğunun altını çiziyorum. Şu an yaşadığımız tablo ile Hocaefendi’nin mezkûr söylemi arasındaki ‘bâriz’ farkı ve bu farkın yorumunu da siz okuyucuların takdirine bırakıyorum. Mesele, yani işbu söylem değişikliği, bence üzerinde durulmayı hak ediyor. Kızmadan, köpürmeden, usûlüne uygun değerlendirilmesinin hayra vesile olacağına inanıyorum. Mevlâ bizi her dâim istikamet üzere kılsın…’’

Cevap:
Çok Değerli, İhlaslı, Araştırmacı, Ehl-i Takva Kardeşim Emre Bey!
Sorudan daha ziyade derdinizi dile getiriyor ve kendiniz cevaplandırıyorsunuz.


Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinden, “İkra’ ” ile vahyin başladığı ayetlerden son nazil olan ayetlere kadar aralarında bir tenakuz yoktur. Bütün ayetler birbirlerini tamamlarlar…
Kezâ, hadis-i şerifler de öyle…

Kur’an ve hadisler arasında da tam bir mutabakat vardır.
İçtimâî hayatın gelişmesi içinde nâsih-mensuh olsa bile, bunlar bir tenakuz değil bazı hikmetleri içinde esprileri vardır.

Aynı gerçek Risale-i Nur’lar, Hoca Efendi’nin fikir, görüş ve va’zettiği esaslar içinde geçerlidir.

Risale-i Nur’larda kadınlar ile alakalı (Okuması ve tesettürü) ne anlatılmış ise, muhakkak ki Hoca Efendi için uygulama açısından da geçerlidir.

24.Lem’a ile, Sözler’in arkasındaki lemaatta, “Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış, Yuvalarına Dönmeli” başlığında anlatılan külli ve daimi düsturlar Hoca Efendi için de geçerlidir.

Büyük zatların anlatımları ve yaşantıları arasında hiçbir zaman tenakuz olmaz, tekamül olur.

Hoca Efendi’yi anlattıklarıyla ve yaşantısıyla 1969 yılından beri çok yakinen tanıyanlardanım. Tanıma şerefine erenlerdenim. Bahsettiğiniz konularda hiçbir zaman farklı fetvalar vermemiş, farklı düşünceler serdetmemiştir.

Hizmetin çok muhtelif insanları kucaklamış olması, dünyanın en ücra noktalarına ulaşması perspektifinden yaklaşacak olursak, “Pergelin bir ucu sabit, diğer ucunu da ne kadar açabilirseniz açınız” temel prensibiyle hareket edildiği düşüncesindeyim.

Hoca Efendi de, biz de hususi manada ve mahallerde doğru olanları daima anlatmak mecburiyetindeyiz.

Hoca Efendi’de her noktada müthiş bir istikamet vardır. İstikamete dayalı sebat da vardır.

Cenab-ı Hak bizleri istikametten ve sebattan ayırmasın. Müstakim olanlardan cûdâ kılmasın.

Hassasiyetinize teşekkür eder, dualarınızı beklerim.

Necdet İÇEL

Bu yazı 13/05/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 649 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet