Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 41 kişi var. Toplamda 3,487,084 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


BİTLİS ZİYARETİ

Not: Bitlis resimlerine albüm bölümünden ulaşabilirsiniz.



BİTLİS

Toprağı iyi olan yerlerde kaliteli sebzeler ve çok muhteşem ağaçlarla, onların meyveleri meydana gelir.

İnsanlık tarihinde de, insanlığın meyvesi kabul edilebilecek büyük zâtların dünyaya geldiği, neş’et edip büyüdükleri ve sonra dünyaya ışık saçıp aydınlıklar saçtığı yerlerin toprakları da gerçekten çok verimli topraklardır.

Aramızda nurdan helezonlar çizen, şuanda meyvelerini bütün insanlığın derleyip istifâde ettiği Üstad Bedîüzzaman da neş’et edip, büyüdüğü toprakların da ne kadar bereketli ve görülmeye değer topraklar olduğunu düşünürdüm.

Bitlis, Hizan ve Nurs köyü…
Bitlis el-Cezîre düzlüklerini Doğu Anadolu’nun merkezî platolarına, oradan İran ve Kafkasya’ya bağlayan ve Güneydoğu toroslarını aşan yol üzerinde bulunmasından dolayı eskiden beri ticaret kervanlarının güzergahı olmuş, ayrıca sürüleriyle birlikte kuzey-güney istikametinde mevsimlik göçler yapan insan kütleleri de mecbûrî olarak bu tabii koridor üzerinden geçmek zorunda kalmışlardır.

Bu önemli geçidi kontrol altında tutan heybetli Bitlis Kalesi de bugünkü şehrin batısında Bitlis çayı ile bu çayın sağdan (batıda) aldığı bir kolu (Kömüs deresi) arasında kalan ve iki vadiye de dik bir şekilde inerek korunmalı ve bir alan oluşturma dar bir sırt üzerinde kurulmuştur.(8 numaralı resimler)


BİTLİS’İN NÜVESİ VE İSMİNİ NEREDEN ALDIĞI

Bitlis şehrinin ilk kurucuları, ilk kurulduğu tarih tam bilinememektedir. Eski kaynakların hemen hemen hepsinde tekrar edilen efsaneye göre, Bitlis Kalesini Büyük İskender’in emri üzerine onun kumandanlarından “Badlis” kurmuş ve şehrin bugünkü adı da bu kumandanın adından gelmiştir. Kale günümüze kadar pek çok defa tamirler görmüştür.

Bitlis, İskender döneminden sonra Selefkiler’e geçmiş, daha sonra da Sâsâniler ile Romalılar arasında sık sık el değiştirmiştir. Roma İmparatorluğunun 395’te ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma sınırları içerisinde kalmıştır.

Bu tarihi ve manevi ağırlığı olan ilimize daha önce birkaç defa uğramıştım. Rebiülevvel ayının 12. Gecesi olan 25 Şubat 2010 Perşembe akşamı oradaki dostlarım, beni “Kutlu Doğum – Mevlid Kandili” programına konuşmacı olarak davet ettiler. Çok muhteşem ve ihlaslı, kalabalık bir cemaatle müşerref oldum. Bu münasebetle Bitlis de bir defa daha tarihi ve manevi yönleriyle seyahat ve ziyaret etme imkanı buldum.


Üstâd’ın Bitlis hayatını hatırladım;

Bedîüzzaman Said Nursî, (R.1293-M.1878) tarihinde Bitlis vilayetine bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye'dir. Dokuz yaşına kadar peder ve validesinin yanında kaldı. O esnada, bir halet-i rûhiye tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah'ın ilimden ne derece feyizyab olduğunu tetkike sevk etti. Molla Abdullah'ın, gittikçe tekamül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit ocağı dahilinde bulunan Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendinin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Halet-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hatta amirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi medreseden ayrılmasına sebep oldu.


Tekrar Nurs'a döndü. Nurs'ta ayrıca bir medrese olmadığından, dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebep oldu. Bu dört talebe, birleşip kendisini daima taciz ettiklerinden, birgün Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhar-ı acz ile arkadaşlarını şikayet etmeyerek şöyle dedi:
"Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler."
Seyyid Nur Muhammed, küçük Said'in bu mertliğinden hoşlanarak, "Sen benim talebemsin; kimse sana ilişemez" buyurdu.
Bu hadiseden sonra "Şeyh Talebesi" diye yad edildi.
Burada bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurşin köyüne geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylasına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile birgün döğüşmüş; Tagî Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said'e, "Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun?" diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyla, hocasına şu yolda cevap verir:
"Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur" diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin'e gelir.
Şarkî Anadolu'da medrese teşkilatındaki husûsiyetlerden birisi şudur ki: İcazet almış bir alim, istediği köyde hasbetenlillah bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sahibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından temin edilir. Hoca meccanen ders verir; talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhte ederdi. Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir sûretle zekat almıyordu. Zekat ve başkasının eser-i minneti olan bir parayı katiyen kabul etmiyordu.
Nurşin'de bir müddet kaldıktan sonra Hizan'a döndü. Sonra medrese hayatını terk ederek, pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür:
Kıyamet kopmuş, kainat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalatü Vesselamı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet Sırat Köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir. "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve Sırat Köprüsünün başına gider. Bütün peygamberan-ı izam hazeratını birer birer ziyaret eder; Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır.
Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için Haşiye 2 büyük bir şevk uyandırır. Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvas nahiyesine gider. Burada icra-i tedrîs eden meşhur Molla Mehmed Emin Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip, talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir.
Birgün, bu meşhur müderris camide ders okutmakta iken, Molla Said îtiraz ederek, "Efendim, öyle değil" hitabında bulunur; okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır.
Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Said Veli Medresesine gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin adeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icap eden yedi ders kitabını terk ederek, sekizinci kitaptan okuduğunu söyledi.
Birkaç gün sonra Vastan Kasabasına gitti ise de, orada tebdil-i hava için ancak bir ay kadar kaldı. Bilahare Molla Mehmed isminde bir zatın refakatinde Erzurum vilayetine tabî Bayezid'e hareket etti. Hakîki tahsiline işte bu tarihte başlar. Bu zamana kadar hep "sarf' ve "nahiv" mebadileriyle meşgul olmuştu ve "izhar"a kadar okumuştu. Bayezid'de Şeyh Mehmed Celalî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakîki ve ciddî tahsili üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek gariptir. Zîra Şarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, Molla Cami'den, nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da, her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebakisini terk eyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celalî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince, Molla Said cevaben, "Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur; anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım. Yani, bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilahare tab'ıma muvafık olanlara çalışırım," demiştir.
Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan îcad ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek Haşiye ve bir sürü haşiye ve şerhlerle vakit zayi etmemekti. Bu sûretle, ale'l-usûl yirmi sene tahsili lazım gelen ulûm ve fünûnun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.
Bunun üzerine, hocalarının hangi ilim tab'ına muvafık olduğu sualine cevaben, "Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum; ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum" der.
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında Cem'ü'l-Cevami, Şerhü'l-Mevakıf, İbnü'l-Hacer gibi kitapların iki yüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahiri ile hiç alakadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan suale tereddütsüz derhal cevap verirdi.
Evvela : Hükema-i İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-i İşrakıyyun, tedric kânunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı; o ise, tedrice riayet etmeyerek, birden bire riyazete daldı. Gün geçtikçe vücudu tahammül etmeyerek zaif düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulema-i İşrakiyyunun "riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği" nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Saniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin İhyaü'l-Ulûm'unda tasavvuf nokta-i nazarında "Şüpheli olanı bırak, şüpheli olmayana bak." kâidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terk edip, ot ile idareye koyuldu.
Salisen: Nadir konuşuyordu. Kürtlerin edib dahîlerinden Molla Ahmed Hani Hazretlerinin gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali Bediüzzaman'a, "Ahmed Hani Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur" diyordu. Bu hali, müşarünileyhin kerametine hamlederlerdi.
O vakitlerde kendisi on üç, on dört yaşlarında idi. Sonra, ulemadan mümtaz sîmalarla mülakat etmeye karar verdi. Ve Bağdat'a ziyaret kastıyla, hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takip etmeden, dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak, Bağdat'a gitmek niyetinde iken, Bitlis'e geldi.
Bitlis'te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti.
Molla Said cevaben, "Ben henüz sinn-i bülûğa vasıl olmadığımdan muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim?" diyerek teklifini kabul etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan'daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti.
Molla Abdullah: "Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?" Bediüzzaman: "Ben seksen kitap okudum."
Molla Abdullah: "Ne demek?"
Bediüzzaman: "İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitapları da okudum."
Molla Abdullah: "Öyle ise seni imtihan edeyim?"
Bediüzzaman: "Hazırım; ne sorarsanız sorunuz."
Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said'i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabiî, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihayet, talebeler Molla Abdullah'ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu, kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da, Molla Abdullah cevaben, "Nazar değmemek için, ben ona ders veriyorum" demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullah'ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt'e gelir. Orada bulunan Molla Fethullah Efendinin medresesine gider. Molla Fethullah, Molla Said'e, "Geçen sene Süyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Cami'yi mi okuyorsunuz?" Bediüzzaman:
“Evet Cami' yi bitirdim."
Molla Fethullah, hangi kitabı sordu ise, "Bitirdim" cevabını alınca tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı; taaccüp etti ve dedi:
"Geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?"
Bediüzzaman, "İnsan başkasına karşı kesr-i nefs için hakîkati ketmedebilir, fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakîkat-i mahzdan başka birşey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz," der.
Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise, cevabını güzelce verir. Bunun üzerine, bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Said'in hocasının hocası bulunan Molla Ali-i Suran namındaki zat, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullah, 'Pekala, zekada harikasınız; fakat hıfzınız nasıldır Makâmat-ı Harîriye'den birkaç satırını iki defa okumakla hıfz edebilir misiniz?" diyerek kitabı uzatır.
Molla Said, alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfz etti ve okudu. Molla Fethullah, "Zeka ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir" diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman, orada iken Cem'ü'l-Cevami' kitabını, günde bir-iki saat iştigal etmek üzere bir haftada hıfz etti. Bunun üzerine Molla Fethullah şu kelamı söyleyerek kitabın üzerine yazdı:
"Cemü'l-Cevaminin tamamını bir haftada ezberine aldı."
Bu hal Siirt'te şuyû bulmuş ve Molla Fethullah ulemaya, "Bizim medreseye gâyet genç bir talebe geldi, her ne sual ettimse bilatevakkuf cevap verdi. Bu yaşta zekasına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım" diyerek, pekçok metheder.
Bunun üzerine, ulema bir yerde toplanarak, Bediüzzaman'ı davet ederler. Bediüzzaman, intihab ettikleri bütün suallerine bilatereddüt cevap verirken, Molla Fethullah'ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevap veriyordu. Bunu gören ulema, Bediüzzaman'ın harikulade bir genç olduğuna hükmedip, fazîletini takdir ve sena ettiler. Bu hal etrafta işitilir; ahali, kendisine veliyyullah derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan birtakım alim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlûp edemedikleri Bediüzzaman'ı kavgâ yoluyla iskat etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, meseleden haberdar olan Siirt ahalisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahali nazarında büyük mevkii olduğu için, derhal muarızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de; Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalade muhabbetinden, muarızları bulunan talebe ve ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasını temin için, kendisi odadan çıkıp, muarızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine cahillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilafı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye, "Beni öldürünüz; ilmin haysiyetini muhafaza ediniz!" diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihayet, ihtilaf bertaraf edilmiştir. Sürt mutasarrıfı, kendisini muhafaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman, "Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binaenaleyh, mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvafık olmadığından gelemeyeceğim ve hata da benimdir" cevabında bulunarak, jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnada on beş, on altı yaşlarında bulunuyordu. Lakin, kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metîndi. "Saidü'l-Meşhur" lakabıyla yad ediliyordu. Siirt'te, kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevap vereceğini, kimseye sual sormayacağını îlan etti.
Sonra, tekrar Bitlis'e geldi. Bitlis'te bir iki şeyh hanedanının, alim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslamiyete yakışmadığını onlara ihtar edince, Molla Said'i Şeyh Emin Efendiye şikayet ederler.
Şeyh Emin ise, "Henüz çocuk olduğundan, kâbil-i hitap değildir" der. Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zaten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan, Şeyh Emin Efendinin huzuruna çıkarak elini öper ve, "Efendim, beni imtihan ediniz; kâbil-i hitap olduğumu ispat etmek isterim" der.
Şeyh Emin Efendi, mütenevvi ilimlerden ve en müşkül meselelerden on altı sual tertip ederek sorar. Molla Said, suallerin umûmuna cevap verdikten sonra, Kureyş Camiine gider, ahaliye vaaz ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendiye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder. Bu defa da Şirvan'a gider. Zaten infirad eden böyle zatların muarızları pekçok bulunur. Bilhassa mücadele-i ilmiyede mağlûp düşenlerden bazı zahir hocalar, Molla Said'i ahali nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her husûsatını tecessüs ettirirlerdi. Birgün, nasılsa kazaen sabah namazını geçirmiş. Buna vakıf olan hasımları, "Molla Said, namazı terk etmiştir" diyerek ahali arasında işaada bulundular. Molla Said'den soruldu ki:
"Niçin herkes bunu böyle söylüyor?"
Molla Said, "Evet, esassız bir şey, alemin içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: birisi Allah'ın itabı, diğeri nasın tarizi. Bunun esas sebebi ise, geceleyin adet edindiğim vird-i şerîfi terk ettiğimdir. İşte alemin rûhu bu hakîkate temas etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatayı isimlendirmişler" cevabını verir.
Şirvan'da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek, "Aman efendim, Siirt'e bir çocuk gelmiş; kendisi on dört-on beş yaşında, umum ulemayı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi davete geldim" der.
Molla Said de şu davete icabet ederek Siirt'e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler; iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsaf ve kıyafetini sorar. O adam:
"Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilahare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemayı ilzam etti."
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukuatının şimdi civar köylerde şuyû bulduğunu anlayarak geriye döner, davete icabet etmez.
Bilahare Siirt'e bağlı Tillo kasabasına gitti. Meşhur bir türbeye kapandı. Orada, harika olarak, Kâmus-u Okyanus'u Babü's-Sin'e kadar hıfz etti. Ne fikre binaen Kâmus'u hıfz ettiği sorulduğunda, "Kâmus, her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor; ben de, bunun aksine olarak, her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus vücuda getirmek merakına düştüm," cevabında bulundu.
Mezkûr türbeye kapandığı vakit, küçük biraderi Mehmed yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu.
"Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun?" denildiğinde, "Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye malikiyet ve fevkalade vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için, cuınhuriyetperverliklerine mükafaten kendilerine muavenet etmek istiyorum" cevabında bulunmuştur.
Tillo'da iken, bir gece Şeyh Abdülkâdir-i Geylanî Hazretlerini (k.s.) rüyasında görür. Geylanî Hazretleri (k.s.) kendisine hitaben:
"Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşaya gidiniz ve kendisini tarîk-ı hidayete davet ediniz; yaptığı zulümden vazgeçerek, namaza ve emr-i marufa müdavim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz."
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran aşîretine doğru Tillo'dan hareket eder; doğruca Mustafa Paşanın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder.
Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyam ettikleri halde, Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar-ı dikkatini celb edince, aşîret binbaşılarından Fettah Beyden kim olduğunu sorar. Fettah Bey, meşhur Molla Said olduğunu bildirir. Halbuki, Paşa ulemadan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz, bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhar etmemişti. Molla Said'e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben, "Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namazını kılacaksın, veyahut seni öldüreceğim" demesinden, Paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said'e ne için geldiğini tekrar sorar.
Molla Said, "Sana söyledim ya, onun için geldim" der.
Mustafa Paşa, çadırın direğinde asılı bulunan Said'in kılıncına işaret ederek,
"Bu pis kılınçla mı?"
Bediüzzaman, "Kılınç kesmez, el keser" cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak, biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman'a:
"Benim Cezîre'de çok alimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehrine atarım."
Molla Said, "Bütün ulemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat, ulemaya cevap verince sizden birşey isterim ki; o da mavzer tüfeğidir. Şayet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim" der.
Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre'ye giderler. Yolda, Paşa katiyen Molla Said'le konuşmaz. Bani Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan, Molla Said orada biraz yatar. Uykudan uyanır uyanmaz, etrafında bütün Cezîre alimlerinin kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir.
Cezîre alimleri, Molla Said'in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette, çaylarını bile unutarak, Molla Said'in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir-iki alimin çayını da içer; onlar fark edemezler.
Mustafa Paşa, hocalara hitaben:
"Ben okumuş değilim; fakat, Molla Said ile mücadelenizde mağlûp olacağınızı şimdi anlıyorum. Zîra, bakıyorum ki siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz halde, Molla Said kendi çayını içtikten başka, iki-üç bardak da sizin çayınızı içti."
Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra, Molla Said bu alimlere karşı, "Efendiler, bendeniz vadetmişim, hiç kimseye sual sormam. Binaenaleyh, suallerinize muntazırım" der.
Bu hocalar kırk kadar sual sorarlar. Umûmuna cevap verdikten sonra, her nasılsa, Molla Said bir sualin cevabını yanlış söylediği halde, karşısındakiler doğru telakki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak, "Affedersiniz, bir sualin cevabını yanlış söylediğim halde, farkına varmadınız" diyerek, cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
"İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz."
Sonra, o hocalardan bir kısmı Molla Said'den ders almaya gelirler. Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
Molla Said, ilimdeki emsalsiz harika istidadı derecesinde, vücudca da gâyet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu mağlûp edemezdi.
Mustafa Paşa ile birgün at yarışına çıkarlar. Fakat, kastî olarak, Mustafa Paşa gâyet serkeş ve talimsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder. Molla Said'e binmek için emir verir. (Allahu a'lem, attan düşüp ölmesini istemiş.)
On altı yaşında bulunan Molla Said serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra, koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak, başka bir istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihayet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken, hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca, çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihayet etraftan imdada ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz, ölü sûretinde görünce, Molla Said'i öldürmek isterler.
Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitaben: "Hakîkate bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş, zahire bakılırsa at öldürmüş, sebebe bakılırsa Kel Mustafa öldürmüş. Çünkü, bu atı bana o verdi. Durunuz; ben gelip çocuğa bakayım. Ölmüş ise sonra muharebe edelim" diyerek, attan inerek çocuğu kucaklar. Çocukta hareket görmeyince, soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahali mütehayyir kalırlar.
Bu acîb vak'a üzerine bir müddet Cezîre'de kaldıktan sonra, talebesi Molla Salih ile, bedevî Arapların meskeni olan Biro'ya giderler. Orada biraz kalınca, tekrar Mustafa Paşanın eskisi gibi zulme başladığını işitir; yanına gider ve ona nasihat eder, tehdit eder.
Bir gün, bir münakaşa arasında Mustafa Paşaya, "Yine mi zulme başladın, seni Hak namına öldüreceğim" tehdidinde bulunur; Paşanın katibi ortaya atılır.
O sırada Molla Said, Mustafa Paşayı zulmünden dolayı çok tahkir eder. Paşa bu tahrike tahammül edemeyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat, Mîran ağaları zaptederler.
Nihayet Mustafa Paşanın oğlu Abdülkerim, Molla Said'e yaklaşarak, "Onun akîdesi yanlıştır. Rica ederim, şimdilik buradan başka yere teşrif ediniz" der.
Abdülkerim'in sözünü kırmaz; yalnız olarak bedevîlerin meskeni olan Biro Çölüne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkıyalarına tesadüf eder. Bedevîlerin silahları mızrak ve Molla Said'in silahı mavzer olduğundan, eşkıyalara doğru kurşun atmaya başlar; eşkıyalar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesadüf eder. Bu defa eşkıyalar çok olduğundan, etrafını çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak, "Ben bunu Mîran aşîretinin içinde gördüm. Bu meşhur bir adamdır" deyince, derhal bedevîler çekilerek kusurlarının af buyrulmasını dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhafızlık yapmak istemişlerse de, Molla Said reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder. Birkaç gün sonra Mardin'e gelir.
Mardin uleması muarazaya kalkışırlarsa da, muvaffak olamazlar. Evlatları yaşında olan genç Said'de harika bir şekildeki ilmî kudreti görünce, kendilerine üstad kabul ederler.
Bu esnada, Mardin'e gelen iki talebeye tesadüf etti. Bunlardan birisi, Cemaleddin-i Efgânî'ye mensup olup, diğeri tarîkat-i Sünûsiyeden idi. Bunlar vasıtasıyla hem Cemaleddin-i Efgânî'nin mesleğine, hem de tarîk-ı Sünûsîye aşinalık peyda etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin'de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis'e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, kayıtların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabul etmeyince, demir kayıtları bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar bu hali keramet addedip, hayretler içinde kalırlar. Teslimiyetle, rica ve istirham ile, "Biz şimdiye kadar muhafızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz" derler.
Bitlis'te iken birgün kendilerine vali ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek, "Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsil eden bir zatın irtikab ettiği bu muameleyi kabul edemem" diyerek, içki meclisine gider. Evvela içki hakkında bir hadîs-i şerif okuduktan sonra, pek acı sözler söyler. Valinin vurdurmak için işaret etmesi ihtimaline binaen de, bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar. Fakat, vali fevkalade mütehammil ve hamiyetli bir zat olduğundan, katiyen ses çıkarmaz.
Oradan ayrılınca, valinin yaveri, genç Said'e, "Ne yaptınız? Söyledikleriniz îdamınızı mûcibdir," der.
Genç Said, "Îdam hayalime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise, bir münkeri defetmek için ölürsem ne zararı var?" cevabında bulunur.
Oradan avdetinden bir iki saat sonra, iki polis vasıtasıyla vali kendisini istetir. Valinin odasına girerken, vali, hürmet ve tazimle genç Said'i karşılayarak elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek, "Herkesin bir üstadı vardır; sen de benim üstadımsın" der.
Genç Said, fıtraten, bir kânun altında yaşamayı ve harekatının tahdit olunmasını sevmez; her halinde, her haraketinde gâyet serbest olmasını arzu eder ve daima "Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kânunla tahdit ettirmem" derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul'a teşriflerinde yine her kayıttan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşahede edilmiştir.
Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa'dan gelen müthiş bir dalalet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabiiyeden doğan dehşetli bir istibdad-ı mutlakın hilaf-ı Kur'an prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve hakîki hürriyet-i meşrûa olan İslamî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis'te iken on beş-on altı yaşlarında idi; henüz sinn-i bülûğa vasıl olmuştu. O zamana kadar bütün malûmatı "sünûhat" kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütalaaya lüzûm görmezdi. Fakat, o zaman sinn-i bülûğa vasıl olduğundan mı veyahut siyasete karıştığından mı, her nedense, eski sünûhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tetkike koyuldu. Bilhassa dîn-i İslama varid olan şek ve şüpheleri reddetmek için Metali ve
Mevakıf nam eserler ile, ulûm-u eliye (âlet ilimleri) -sarf, nahiv, mantık vesaire- ve aliyeye (maksat ilimleri) -tefsir ve ilm-i kelama-dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfz eyledi. Hatta, her gün okumak şartıyla, hıfz ettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu.

Molla Said'in iki mûtezad hali vardı:
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa, onu anlamaması mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütalaa değil, konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said, günde bir-iki cüz' okumak sûretiyle Kur'an'ı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'ân'ın mühim bir kısmını hıfzına aldı; fakat, iki sünûhat ile, tekmili müyesser olmadı: Birincisi, Kur'an'ın çok süratle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; ikincisi, Kur'an hakâikının hıfzının daha ziyade lüzûmu var diye kalbine gelmiş. Onun için, Kur'an hakâikının anahtarı olacak ve şübehata karşı muhafaza ve mukâbele edecek hikmet ve fünûn-u İslamiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Hergün bir parça ezberden okumak sûretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
Mirkat ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın hıfz etmeye başladı. Bilahare eline geçen mezkûr kitabın haşiye ve şerhi ile kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış; bütün meseleler muvafık olup, ancak üç kelime tevafuk etmemiş. Bu tevcihleri de ulemanın tahsinine mazhar olarak kabul edilmiştir.
Birgün Bitlis meşayihinden Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine beddua ettiğini, birisi yalandan söyler. Bunun üzerine, Müşarünileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Said'e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte, Molla Said'in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitaben, "Molla Said, gel beni ziyaret et; gideceğim" demesi üzerine, hemen gider ziyaret eder. Ve şeyhin uçup gittiğini görünce, uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hanesinden matem seslerinin yükseldiğini işitir. Oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefat ettiğini haber alır mahzun olarak geriye döner.
"Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz."(1) Allah rahmet eylesin. Amin.
Molla Said, Şarkın büyük ulema ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmet Küfrevî gibi zevat-ı aliyenin herbirisinden ilm ü irfan husûsunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalade severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.
Van'da maruf ulema bulunmadığından, Said Paşanın daveti üzerine, Molla Said Van'a gitti. Van'da on beş sene kalarak, aşairin irşadı için aralarında seyahatle tedrîs ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi.
Van'da bulunduğu müddet, vali ve memurîn ile ihtilat ederek, bu asırda yalnız eski tarzdaki ilm-i kelamın İslam dîni hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kafı olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünûnun tahsiline lüzûm görmüştür.
Bu kanaati hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak, pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe-gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır. Mesela bir coğrafya muallimini, mübaheseye girişmeden evvel yirmi dört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfz etmek sûretiyle, ertesi gün Van valisi merhum Tahir Paşanın konağında ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muaraza neticesinde, beş gün zarfında kimya-i gayr-i uzvîyi (inorganik kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muarazaya girişir ve onu da ilzam eder. İşte, pek genç yaşındaki mezkûr harikuladeliklere ve bahr-i umman halinde bir ilme malikiyetine şahit olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabını vermiştir.
Bediüzzaman, Van'da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütalaalar ve ilmî ve dînî tedris usûllerini görmekle ve zamanın ihtiyac-ı zarûrîlerini nazar-ı îtibara almakla, kendisine mahsus bir usûl-ü tedris icad eder. Bu da, hakâik-ı dîniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izah ve beyan tarzlarıyla ispat etmek sûretiyle, talebelerini tenvir etmektir.(2)


BİTLİS’TE ZİYARET YERLERİ

Bitlis’te ayrıca Eyüp El Ensârî hazretlerinin kardeşi olan Feyzullah Ensâri’nin kabri de bulunmaktadır. (9 numaralı resim)


ŞEYH MEHMET KÜFREVÎ

Bitlis’te Şeyh Mehmet Küfrevî hazretlerinin türbesi vardır. (2 numaralı resimler) Üstad Bedîüzzaman’ın kendisiyle çok yakın alakadar olduğu bu zât Sultan II. Abdülhamit tarafından büyük itibar ve alaka görmüş, büyük bir zâttır. Cumhuriyet döneminde türbesi mühürlenmiştir. Hâlâ ziyareti yasaktır. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Millet Ruhu” şiirinde ifade edildiği gibi, mezarından bile korkulan, üzerine kilitler vurulan, vefatından sonra tasarrufu devam eden zâtlardan bir tanesidir. Ruhu şâd ve şefaatı bizimle beraber olsun…
“Şeyh Mehmed-i Küfrevi Hazretleri Siirt ilinin Küfre köyünden bir asır önce Bitlis’e gelerek yerleşmiştir. Bitlis’in Kızıl Mescit Mahallesinde ikamet eden Şeyh Mehmed-i Küfrevi olgunluk, fazilet timsali olmuş, ilmi kariyeriyle çevresinde şöhret kazanmıştır. Fakir halka ve evine gelen misafirlere karşı gösterdiği şefkat ve insanlığa olan büyük hizmetleri ile kendisini sevdirmiştir. Bu zat, Osmanlı döneminin Padişahlarından saygı ve itibar görmüştür. 1898 yılında Sultan II. Abdülhamit, İstanbul’dan mimarları göndererek Kızıl Mescit Mahallesinde Küfrevi türbesini yaptırmıştır. Altın ve gümüş kaplamalarla süslü olan türbenin kapısı, 1916 yılında Bitlis’in işgali sırasında Ruslar tarafından sökülerek götürülmüştür.”
“Bediüzzaman Hazretleri çocukluğunda ders alırken bazı şeyhlerden de ders aldığını söyler. Ancak bu tarikat dersi olmaktan çok ilim, yani eski medreselerde öğretilen Arapça ilmi kasdedilmektedir. Tarikat, İslam'ın yaşanma tarzlarından biridir. Yani, İslam tarikatla da yaşanır, tarikatsız da...
Bediüzzaman, günümüz şartlarında “ilim içinde hakikate bir yol bularak” yeni bir yol, yeni bir çığır açmıştır. Kendisi doğrudan tarikatta olmamakla birlikte tarikatların zikirlerini okumuş, o yolların feyzinden istifade etmiştir.
“Nur risalelerinin on iki tarikatın hülasası olduğunu” söyler.
Dolayısıyla, Bediüzzaman, tarikatın içinde olmamakla birlikte -haşa- ona karşı da değildir. Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan “Telvihat-ı Tis’a” isimli eseri tarikatı artılarıyla ve eksileriyle ele alan harika değerlendirmelerle doludur. Böyle bir esere, tarikat mensuplarının da ihtiyacı vardır.”


ABDURRAHMÂN-I TÂĞÎ

Abdurrahmân Tâğî hazretlerinin varis ve halifelerinden Nurşin’de Şeyh Nureddin Efendinin ziyaretine gittim. Şeyh Nureddin Efendi öyle bir yerde vazife yapıyor ki, Üstad Bedîüzzaman hazretlerinin en son dersini aldığı yerin üst katında oturuyor. Üstâdın en son ders aldığı zât olan Abdurrahmân Tâğî hazretlerinin de kabri Nurşin’de ve O’nun da ziyaretinde bulunduk. (3 numaralı resim)


“On dokuzuncu yüzyılda yaşamış Şark’ın büyük alimlerindendir. Ömrünün önemli bir kısmı Hizan’ın Tağ Köyünde geçtiği için Tağî (Tahî) nispesiyle anılmıştır. Ayrıca, Nurşinî, Üstad-ı Azam ve Seyda lakaplarıyla tanınıp şöhret olmuştur. Aslen Siirt’in Şirvan ilçesinden olup, daha sonra Nurşin’e yerleşmiş ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. Risale-i Nur’da kendisinden övgüyle söz edilmiştir. Yetiştirdiği talebe ve tesis etmiş olduğu hizmet tarzıyla ilim ve irfanın yayılması noktasında büyük hizmeti olmuştur. Ayrıca, ismi Bediüzzaman’ın ders aldığı hocalar arasında da geçmiştir.
Abdurrahman, 1831 yılında Şirvan’da doğdu. Babası Molla Mahmud Efendi, annesi Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği nakledilen Meyâsin hanımdır. Hem annesi hem de babası mütedeyyin olup, Peygamber Efendimizin sünnetine son derece bağlı idiler. Daha küçük yaşlardan itibaren anne ve babasının dikkatini çeken Abdurrahman’ın yetişmesi için büyük bir gayret gösterdiler. Bahusus dedesi Molla Muhammed de eğitimine özel önem vererek ilmi ve manevi yönden iyi yetişmesini istedi. Torununa; ailemizde ilmin babadan oğula geçmesine rağmen, oğullarından hiçbirisinin kendisindeki ilmi talep etmediklerini, ilmi açıdan varisinin kendisi olduğunu ifade etmiştir.

Abdurrahman, erken yaşlarda eğitime başladı. Özellikle hadis, fıkıh, tefsir gibi ilim dallarında iyi bir eğitim gördü. Aldığı terbiyenin etkisiyle akranları arasından farklılığı ile dikkatleri üzerine çekti. Yaşıtları oyun oynarken, kendisi boş vakitlerini en güzel şekilde değerlendirmeye ve boş şeylerle meşgul olmamaya çalıştı. On yaşında iken annesi vefat etti. Bundan sonra babası, kendisi ile daha çok ilgilenmeye başladı. kendisine Şafii fıkhı ve Arapça gramer dersleri verdi.

Abdurrahman, bölgenin önde gelen alimlerinden olan Molla Abdüssamed’in yanına giderek kendisinden ders aldı. Bu hocasının vefatı üzerine Molla Ziyaüddin Arvasi’nin yanına gitti. Yörenin ünlü alimlerinden olan Arvasi’den ders alıp ona talebe oldu. Bu alim zatın hizmet ve sohbetinde bulundu. Kısa zamanda hocasının takdirini kazandı ve yanından hiç ayrılmadı. Aradaki bağa dikkat çeken hocası, “Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur” değerlendirmesinde bulundu. Gerek bu hocasından ve gerekse diğer alimlerden aldığı derslerle eğitimini tamamladı ve akabinde mezun olup icazet aldı. Hocasının vefatından sonra, bir taraftan talebe yetiştirirken, diğer taraftan insanları Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasakları hakkında aydınlatmaya çalıştı.

Maddiyata fazla önem vermeyen Abdurrahman, talebelerine de bunu aşılamaya çalıştı. Allah’ın rızasını kazanmayı her şeyin üzerinde tuttu. Medresede talebelerine ders verirken, bazen onları alır, akarsu kenarlarına ve çiçekli bahçelere, manzarası güzel olan tepelere götürerek buralarda ders verdi. Cenab-ı Hakk’ın kainattaki sanatları ve koymuş bulunduğu kanunlar hakkında bilgi vererek tefekküre özel önem verdi. Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine işaret eden kainattaki yansımaları talebelerine izah etti.

İlimle uğraşma ve talebe yetiştirmeye her şeyden daha çok değer veren Abdurrahman, dünyevi makam ve maddi gelire ehemmiyet vermedi. Bulunduğu yerde nahiye müdürlüğü, kadılık ve müderrislik verildiği halde bunlara iltifat etmedi. Bir ara Şeyh Abdülbari Çarçahi’ye gidip talebe oldu. Hocası kendisinden oruç tutmasını, az yemek yemesini ve daha az uyumasınıı isterken, sık sık mezarlıkları ziyaret etmesi tavsiyesinde bulundu. Bu yüzden bazı geceler bir iki saat mezarlıkta kaldığı oldu. Bunun yanında Tahi Köyü mezarlığında açık bir mezarda sabahladığı da olurdu.

Abdurrahman, yine bölgenin büyük alimlerinden ve sevilen simalarından olan Sıbgatullah Arvasî’nin yanına gidip kendisinden ders aldı. Burada bir süre kaldıktan ve eğitim gördükten sonra hocasının tavsiyesi ile İsparit’e (Ispahart) gidip buranın kadılığını yapmaya başladı. Bu görevi ifa ederken insanlara güzel ahlak ve hoşgörü ile yaklaştı. Hocası ile irtibatını devam ettirip arada bir ziyareti ve sohbetine gitti. İki yıl kadılık yaptıktan sonra bu görevden ayrılıp hocasının yanına geri döndü. Dokuz yıl boyunca hocasının hizmetinde bulunduktan sonra, insanlara Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, doğru yola yönelmelerine vesile olma hususunda icazet aldı.

Bir ara hac farzını yerine getirmek üzere Hicaz’a gitti. Medine’yi ziyaret ettiği sırada burada bulunan İmam Rabbani hazretlerinin torunlarından olan Muhammed Mazhar ile görüşüp, sohbetinde bulundu. Hac dönüşü hocasının da tavsiyesi ile Bitlis’in Nurşin nahiyesine yerleşerek burada iman hizmetinde bulunmaya başladı. Bediüzzaman, Risale-i Nur’da, Abdurrahman Taği’nin yapmış olduğu büyük hizmete dikkat çekmekte ve şu ifadelere yer vermektedir:
“...nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparit'te (Ispahart), birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır ... âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.” (3)

Abdurrahman Taği’nin ismi, Bediüzzaman’ın ders aldığı hocaları arasında da zikredilmektedir; (4 numaralı resimler) “Molla Said Şark'ın büyük ulema ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.” (4)

Meşhur Tağ Medresesinde ders veren Abdurrahman-ı Tağî’den ders almak için gelen Nurs’lu öğrenciler de bulunmaktaydı. Hocanın, öğrencilerine sık sık şu öğüdü verdiği nakledilmektedir. “Bu Nurslu öğrencilere iyi bakın. Bunlardan biri İslâm dinine büyük hizmetler yapacak. Fakat hangisi olduğunu şimdilik bilemiyorum.” (5) Aralarında, henüz dokuz on yaşlarında olan Bediüzzaman’ın da bulunduğu Nurs’lu talebelere özel ilgi gösteren Taği, geceleri yatarken bu talebelerin üzerlerini örttüğü ifade edilmiştir.
Abdurrahman Taği, yaklaşık yirmi yıl kaldığı Nurşin’de, insanları Hakk’a davet etmek için büyük bir gayret gösterdi. Vefatından evvel ağır bir hastalık geçirdi. Buna rağmen hiçbir sünnet namazını ihmal etmeden hepsini ayakta kıldı. Gece ibadetlerini de ihmal etmedi. 1886 yılında Nurşin’de vefat etti ve buraya defnedildi.


ŞEYH NUREDDİN TÂĞÎ EFENDİ

Şeyh Abdurrahman Tâğî hazretlerinin silsilesinden, sülalesinden ve varislerinden, meşhur Sadreddin Yüksel Hocaefendi’nin kayınbiraderi olan, Nureddin Efendi hazretleri doğunun bir yıldızı olarak insanları irşad etmeye devam ediyor. (5 numaralı resimler)
25 Şubat 2010 Perşembe günü ziyaret ettiğimiz Nureddin Efendi’yi gayet sağlıklı, sempatik ve fevkalade şanına yakışır bir surette mütevazir olarak bulduk. Büyük ve güçlü irşad silsilesini aynen devam ettirdiğine şahit olduk. O kadar mütevazi idi ki, bizler gelince daima oturduğu postuna oturmayıp, kenarındaki yere oturacak kadar ince ruhlu ve fevkalade mütevazi...

Cömertlik göstergesi olarak yemek sofralarını en güzel, temiz, zerâfetli, hem göze ve gönle hem de midemize hitap edecek şekilde hatırlatmış olduğuna şahit olduk. Sünnet olduğu üzere yer sofrasında ve yuvarlak ve on kişinin oturabileceği yemek sofralarıydı. Müritleri en güzel ve tasavvuf dersi almış, zerâfet ölçülerinde hizmet veriyorlardı. Uzaktan gelen meselâ, Ahlat'tan gelen müridleri vardı. Herkesin bir tasavvuf terbiyesinden geçmesini istedi. Müridlerinin, şeyhinin huzurunda oturup kalkmalarına hayran olmuşumdur. Şeyh Nureddin Efendinin her sorusunda ayağa kalkıp cevap veren, otur işareti almadan oturmayan ince insanlar...

Nurşinli Şeyh Nureddin Efendi, tevazu ile beraber gayet mütebessim. Çok ileri seviyede hakperesttir. Hak anlatılsın da, kim nasıl anlatırsa anlatsın anlayışı hâkim kendisinde...
Hizmet edenlere sevgisi ve saygısı vardır. Üstad Bedîüzzaman'a fevkalade bağlı. Bugün hayatta olan ve Üstad Bedîüzzaman'ın gerçek vârisi olan Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi'ye sonsuz sevgisi ve duaları var.

Fethullah Hocaefendi ile alakalı şarkta yanlış anlaşılmalara karşı büyük gayret göstermiş, yanlış konuşanlara karşı çok büyük bir gayret ile onları tashih etmiştir.
... “Hira” dergisini satır-satır okuyup, takdirlerini ifade ettiğine şahit oldum.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Arapçaya tercüme edilmiş bütün eserleri kendisinde var. Bazı bölümlerini bizlere de okuyarak takdirlerini ve istifâde ettiğini ifade buyurdular.
Şarkın böyle büyük şahsiyetleri hep olmuş ve tarihin derinlerinden günümüze kadar gelmiştir. Şeyh Nureddin Efendi bunlardan bir tanesidir.

Kurduğu müesseseyi bizlere kendisi gezdirdi, izahlar yaptı. Üstad Bedîüzzaman'ın en son ders aldığı yeni gösterdi. O gün ikindi namazını kendi yaptırdığı camide arkasında kıldık. Duasına ve tesbihatına iştirak ettik. Babalarından ve şeyhlerinden, Bedîüzzaman'ın da en son dersini kendisinden aldığı Abdurrahman Tâği hazretlerinin de kabri orada, onun da kabrini ziyaret ettik. Pek çok ziyaretçileri de vardı. (6 numaralı resim)

Hindistan evliyasıbdan Şeyh Nureddin vardı. Bu da bizim yerli malı, Anadolulu şarkın velilerinden Şeyh Nureddin hazretleridir.
Allah'ımızın Şeyh Nureddin Efendiye hayırlı, uzun ömürler vermesini, daha nice bereketli ve feyizli hizmetlere vesile olmasını dileyerek, selamlaşıp kucaklaşarak huzurlarından ayrıldı

NURS


Hayatımda en çok merak ettiğim iki önemli belde vardı. Birisi, Ümmü'l Kura olan Mekke'dir. Ahirzaman peygamberlerinin merkad-i Re's idi. Bu ayrı apayrı bir mevzidir. Peygamberlerin son halkasının doğduğu, büyüdüğü, İslam ve Kur'ân'ın neşrinin başladığı mukaddes belde... Birinci cahiliyet devrinin sona erip bir Nur devrinin açıldığı kutsî merkez... (7 ve 10 numaralı resimler)

İkincisi de, ikinci cahiliye (Kur'ân'da birinci cahiliye tabiri, ikinci bir cahiliye devri olacağını gösterir) devrinin sonra ereceği, karanlıkların nûra dönüşeceği, Efendimiz'in “ikinci garipler” dediği devrin başlangıç noktası olan Nurs köyüdür.
Nurs köyünden fışkıran Nûr-u îmân dalga dalga inkişaf ederek bizleri Mekke devri gibi ... devre götürecektir.
Nurs köyü fiziki ve coğrafi olarak da Mekke'ye çok benzemektedir. Etrafı dağlarla çevrili, evler taşlardan ve kayalardan yapılmış, gözden çok uzakta, kervan geçmez, kuş konmaz bir mekân...

Akif'imiz Mekke için;
Nereden görecekler, göremezlerdi tabii
Bir kerede zühur ettiği yer en sapa yerdi...


ifadelerindeki gibi, Üstâd Bedîüzzaman hazretleri de en sapa yerde fakir bir aileden zühur etmiştir.
Efendimiz (SAV) zühur etmeden önceki Mekke devri ile, Üstâd Bedîüzzaman devrindeki şartlar, menfî noktada neredeyse tıpa tıp aynıdır. Onun için o devir “Birinci cahiliye devri”dir. Bu dönem de “ikinci cahiliye devri” lakabına şayeste bir “felâket ve helâket asrı”dır.
Nurs, Bedîüzzaman hazretlerinin doğduğu, dokuz yaşına kadar yaşadığı çok önemli bir köydür.

Nurs köyü kabristanlığında, İmam-ı Rabbânî hazretlerinin mektubatında ismini zikrettiği, Zühdün ve Takvanın şahsında kristalleştiği, muhterem babası Mirza Efendi, annesi Nuriye hanım, hem hocası ve hem talebesi olan ağabeyi Molla Abdullah, küçük kardeşi Molla Mehmet ve büyük ablası Dürriye hanım yatmaktadır.(11 numaralı resimler)
Nurs köyünün ceviz ve balı meşhurdur.

Cenab-ı Hakk'ın meşiteine hikmetine hayran olmamak ve bin maşaallah dememek mümkün değildir.
Nurs köyü gibi bir yerden sesini dünyaya duyuracak bir ateşpâre-i zekânın ve ahirzamanda beklenen bir dava adamının zühur etmesi dikkatimi çekti ve beni derin derin düşünceye sevketti.
Bugün lüks binalarda, kütüphanelerin arasında, internet ortamlarında öyle insanlar yetişebilir mi?

Nurs köyünün, Üstâdın da namaz kıldığı mescidinde, o karanlık yerde, iki üç çocuk denecek yaşta genç ile karşılaştık. Onları bizleri görünce karşılamaları hâlâ unutamıyorum. El pençe, saygılı ve mütevazi tavırları Üstâd'a ne kadar layık torunlar olduğunu gösteriyorlardı. (12 numaralı resim)
Gelecek misafirleri ağırlayacak bir misafirhaneye ihtiyaç olduğu gibi, genç imamımızın gayretleriyle başlayan ve bitmek üzere olan külliye şeklinde yapılan caminin de tamamlanmaya ihtiyacı vardır.
25 Şubat 2010'da karlı bir günde ziyaret ettiğim Nurs köyünün çok büyük etkisinde kaldım. Her halde hayatımın sonuna kadar da etkisinde kalmaya devam edeceğim.

Küçük bir tanede kocaman ağaçları taşıyan Cenâb-ı Hakk'ın kudreti, Nurs köyü gibi bir yerden, cihana sesini duyuracak büyük Üstâd'ın neş'et etmesine vesile olması hâlâ hayreti mucib olmuştur.

Hoşça kal Nurs köyü...
Sağ olun Nurs köyü sakinleri...
Ruhun şâd olsun büyük Üstâd...

Necdet İÇEL


Kaynaklar
1- Bakara; 156
2- Tarihçe-i Hayat, s: 30-45
3- Emirdağ Lahikası, 1997, s. 49
4- Tarihçe-i Hayat, 1996, s. 41
5- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, C. I. s. 26

Bu yazı 07/06/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 716 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Tweet Tweet