BİR EŞREFPAŞALI'NIN SON DURUŞU : ZAFER ADALIOĞLU
İzmir'in Eşrefpaşa semtinin tanınmış simalarından Zafer Adalıoğlu (60) Hakk'a yürüdü. Bergama ilçesinde doğan Adalıoğlu, akciğer kanserine yenik düştü.
Adalıoğlu'nun cenazesi, Bozyaka Kilimcitepe Camisi'nde cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazında sonra Yeni Buca Mezarlığı'na defnedildi. Bozyaka semtindeki evinde vefat eden, üçü kız ve ikisi erkek beş çocuk babası Zafer Adalıoğlu'nun cenazesinde Eşrefpaşalı arkadaşları, sevenleri, dost ve akrabaları hazır bulundu. Taksi şoförlüğünden sonra kauçuk imalatçılığına başlayıp emekli olan Adalıoğlu'nun çocukları Ubeyd (29) ve Dücane (25), "Babamız eline, beline ve diline sahip biriydi. Bizi daima iyiye teşvik ederdi. Öbür tarafta iyiliğine şahidiz." dedi.
Arkadaşlarından Erdinç Özbilge ise, "Eşrefpaşalı grubumuzun ilk kaybı. İyilik ve hizmet timsaliydi." şeklinde konuştu. Bekir Kaya da, "Zafer bey Eşrefpaşa'da karpuzculuk yaparken sabahlara kadar otururduk. Muhitinde ilk olarak masalara çıkıp kötülüklerin sonu olmadığını anlatmaya başladığında büyük yankı uyandırmıştı." dedi.
İş ortağı ve arkadaşlarından Kadir Köseoğlu, "1981 yılında tanıdım. Benim doğru yolu bulmama vesile oldu. Babam gibiydi." diye konuştu.
Onun Ardından
Dibekbaşı 1970'Ii yıllarda İZMİR'in teksası olarak bilinen bir semti idi Agora'ya yakın olan bu yerde on iki sene ikamet ettim. Her an vukuat ve olayın eksik olmadığı bu semtte bir Allah'ın kuluyla ne tanışıklığım ve de ne bir merhabam olmamıştı. Ta 1975 yılında onunla tanışıncaya kadar. Bir 124 MURAT marka arabası vardı ve kaçak taksicilik yapmakta idi. Birkaç kere de arabasına müşteri olarak binmiş idim.
Bir cumartesi günü akşamına bir arkadaşımı ailesiyle eve yemeğe davet etmiştim. Maksadım akşam bir sohbet meclisine götürmek idi. Bu kardeşimiz teklife icabet ederek sohbete gittik. Gecenin geç vaktinde eve geldik, birazda evde görüşme devam edince vakit hayli geçmişti. Bende ve misafirimde araba yoktu. İkiçeşmelik caddesine çıkıp bir taksi bulup evlerine göndermek düşüncesiyle sokağa çıktım sokakta ilerlerken baktım BİZİMKİ bir arkadaşıyla kendilerine has oturuş (çömeliş) vaziyetiyle sokağın ortasında mesai yaptıklarını gördüm. Çekinerek yaklaştım, misafirim olduğunu GÖZTEPE semtine kadar gidip gelmemiz icap ettiğini teklif ettim. Hiçte alışık olmadığım bir red cevabıyla karşılaştım. Gene de bahtına düştüğümü ifadeyle teklifimi tekrar ettiysem de cevap gene aynıydı. Yanından biraz uzaklaşmıştım ki arkamdan lütfen seslendi, ve razı olmuştu. Misafirlerle arabaya bindik Göztepe semtine doğru gecenin geç vaktinde gidiyoruz. Yolda sohbetteki mevzuların devamı ve tekrarı olarak konuşmalar devam etti. Dönüşte bizimkiyle baş başa kalmıştık. Biraz sükuttan sonra birden arabayı yolun kenarına çekip durdu. Döndü bana " sen sözünü ettiğin bu gece gittiğin o yere beni de götürür müsün" demezini. Bendeki telaş birden sevince dönüşmüş ve durumu belli etmeden "Sen şimdi kafan iyi, yarın aydınca düşüncen değişir, sözünde durmazsın" deyince "Biz delikanlıyız, bizde söz ağızdan çıkar" cevabıyla işi sağlama bağlamıştım.
Bir hafta sonra perşembe akşamı sohbete giderken yolda aklıma geldi, geri döndüm baktım kahvede bir masa etrafında yanındakilerle gene mesaide. Birine çağırması için rica ettim. Bir hışımla kahve dışına yanıma geldi. Ve daha hiçbir şey söylemedim "bak kardeşim, hiç müsait değilim, git başının çaresine bak" deyince benim arabaya değil, sana ihtiyacım var diyerek verdiği sözü hatırlattım. İstemeye istemeye yola düştük, yolda hiç birşey konuşmuyoruz. Belliki ayan bayağı bozuk. O gece sohbette kimler yok ki. AYMAZ hocam, İsmail B.Celebi Hocam, İbrahim Kocabıyık hocam ve başkaları. Sohbet sonrası eve dönüyoruz ve gene Hiçbir şey konuşmuyoruz. Birden döndü bana orada okunan o kitaplardan sende var mı diye sorunca cebimden çıkardığım gençlik rehberini verdim. Mahalleye de gelmiştik. Bizimki elinde kitap kahveye daldı, kahvede kalabalık, masaya çıktı "Bir dakika arkadaşlar, herkes beni dinlesin" deyip işe başlayınca durum biraz karışır gibi oldu.... Ve bizimki susturulmaz, durdurulmaz biri oldu çıktı. Artık ZAFER ADALIOĞLU yedi mahallede ses getiren, konuşulan biri olmuştu. Namaza başlamasıyla, caminin minaresine çıkıp ezan okumasıyla, Arabasıyla büyüğümüzün vaazlarına, konferanslarına ve sohbetlerine insan taşıyan biriydi ENDER'iyle MUSTAFA'sıyla, MEHMET'iyle, HÜSEYİN'iyle, SELAHATTİN'iyle, HALUK'uyla, ARİF'iyle ve başkalarıyla baya bir cemaat olmuştuk. Haftanın Birkaç gecesi sabahlıyorduk. Büyüğümüzün vaazları, konferanstan, sohbetleri ve akşamlan da ders sohbetleriyle manevi gıdalanma nimetleriyle de nimetleniyorduk. Zannederim evli olan arkadaşlardan bir tanesi bile haftanın iki gecesi evde kaldıklarını hatırlamıyorum. A. AMAZ Hocam, M. ALİ ŞENGÜL Hocam, M.HACET Hocam Allah razı olsun Dibekbaşının müdavimlerindendi Çok baldan var. Bir gece kandildi gene sabahlamıştık. Tutturdu bizimki Büyüğümüzün arkasında sabah namazı kılacağız diye. Daha ezanlar bile okunmadan kum kamyonunun arkasında on iki kişi tekbir sesleriyle gecenin sessizliğinde Hatay Çeşme durağındaki eve sabah namazı kılmaya gidilmişti. Yapmayın, etmeyin bu şekilde uygun olmaz tavsiyeleri havada kalıyordu.
Bazı geceler, karpuz sergisinde biz bir grup, sağ tarafımızda ilerde şarapçı bir grup, solumuzda ilerde esrarcı bir grup, ortada biz, fakat herhangi bir sıkıntı yok, bize saygıdan var, ve herkes kendi yolunda.
Bir gece mahalleye başka bir yerden gelmiştik vakit geç, arabamın teybinde Minşevi'den Kur'anı kendimiz duyacak şekilde dinliyoruz. Yukarıda bahsi geçen grup her nasılsa duymuşlar geldiler teybi sonuna kadar açmamızı, ilerden de dinleyeceklerini söylediler yani emrettiler, bu saatte uygun olmadığını söylediysek de dinleyen kim. Bandı başından sonuna kadar iki kere dinlediler, tabi nara atmalar ve bağırmalar da oldu. Muhit bu tip olayların değişiklerine zaten alışıktı.
Bir gün öğle vakti M. Ali Şengül hocam, ben ve bizimki karpuz sergisinde beraberiz bir komiser bey geldi, Zafer'i de iyi tanıyan biri. Karpuz alırken duvardaki ALA KÜLLÜ HAL ÖLECEKSİN levhasını okudu. Zafer'e hayrola bu ne diye sordu. Bu okuduğum Risaleden, ben de artık Nurcuyum demez mi. O zaman 163. madde gündemde, her gün gazete başlıklarında ve haberlerinde birinci sırada nurculuk var. Komiser bey azarlar gibi "Hadi ordan senden Nurcumu olur" dediyse de bizimki yemin billah isbat etmeye çalışıyor, çekmeceden çıkardığı risaleyi göstererek ikna etmeye çalışır, bir taraftan bizde sıkıntı hat safhada, komiser beyden giderken hala itiraz, bizimkinde de arkadasından hala ben nurcuyum iddaları. Neyse ki ucuz atlattık.
Güven tuhafiyide çalışıyorum. Bir gün öğle vakti çıktı geldi. Hâl ve hareketinden bir anormallik olduğu belli. Hayrola dedim. Ceketinin iç cebimden zaten devamlı taşıdığı büyükçe bir bıçağı, kamayı gösterdi, o gün mahalli bir gazetede biri büyüğümüzün aleyhinde bir şeyler yazmış bunu okumuş "onu gidip vuracağım" diye tutturdu baktım olmayacak hemen büyüğümüzün yanına götürdüm durumu anlatınca döndü "Zafer efendi her havyana taş atarsan yerde taş kalmaz." Gibi ifadelerle duruma vaziyet etmişti Bu semti ve bu şehri terk etmen lazım diye gündeme yeni bir şey getirdi. Hakiada vardı, çünkü Dibekbaşında ciddi bir imtihan geçirdiğini biliyorduk. İstanbul'a gitmesini zar zor ikna ettik, garajdan uğurlarken HafeAhmet Alçiçek ve Veysel abinin telefonlarını vermiştim. İki gün sonra oradan beni aramıştı. Çok sevinmiştim çünkü emin ellerdeydi. Veysel abi oto kaçuk işleri yapıyordu. Beraber yapmaya başladılar, biz de arada bir gidip geliyorduk. Eski bir model araba almış, HACI KEMAL ABİYİ, İSMAİL BÜYÜKÇELEBİ hocamı getirip götürüyor bir taraftan da işlerini takip ediyordu.
İzmir'de evlenme sırası gelmiş Ejder efendinin kardeşiyle düğün hazırlığı başladı. Büyüğümüze gittik velime yemeğine davet ettik. Kendileri icabet etmişlerdi. Ejder beyin evinde velime yemeğinde, yer sofrası hocamı buyur ettiler, gene kendilerine has bir şekilde "Hocam şöyle buyur, götür hocam, götür bizimki yaptı dokunmaz" deyip ısrar etmişlerdi. Artık öğle bir gurup olmuşlardıki numunesi bu zamanda az bulunur. Meşhur Eşrefpaşalılar olarak nam yapmışlardı. Kimdi bunlar, EJDER, MÜNİR, ÖZCAN, SERMED, HALİD, DELİ BAŞ AHMED (kendisi delibaş ismiyle hitap edilmesi isterdi) KUMCU İBRAHİM, ENDER, ZAFER-AHMED- ve başkaları. Büyüğümüzün her zaman yanında, yakınında, her şart ve zamanda. Bir tanesinin kamasının kabzasında aynen şöyle yazılıydı. "SIKI TUT BENİ MAHCUP ETMEM SENİ" Bu faslı kapatıyorum. Çünkü gerisi gelmeye başlarsa sayfalar yetmez. Bir kardeşimiz patının arkasında şöyle bir tespit yaptı. Eşrefpaşalılar ağacına bir kurt dadandı, bir dalını kırdı. Allah ismini saydığım ve saymadığım diğer arkadaşlarımıza hayırlı ömür, hayırlı ölüm versin.
Kansere yakalandığını duyduktan sonra vefatı anına kadar tavrında ve yaşantısında değişiklik göstermedi. İnşallah kabre zilletle değil izzetle gidenlerden oldu. Son anlarında bile ziyarete gelenlere ayar çekti. İki şeye çok seviniyorum, bir Allah beni bataklığın göbeğinden çıkardı imanla nimetlendirdi, ikinci çok günah işlemiştim, kanser hastalığı verdi bu da gene inşallah temizlenmeme ve günahlarıma kefaret olur, demişti.
Kendinden, iyi biliyorum bahsedilmesinden ve mevzu edilmesinden pek hoşlanmazdı. Artık nasıl olsa kendisi yok, ruhuma inşallah beni affeder. On gün oldu hala kendime gelemedim. Ölümüyle cenaze namazıyla, kabirdeki derin merasimiyle gıpta etmedim desem yalan olur. Allah c.c Rahmet etsin, merhametiyle muamele etsin. AMİN
08.08.2007 Bekir KAYA
Bir Eşrefpaşalı'nın Son Duruşu
Bir gün Eşrefpaşalının birinin evinde sohbet olmaktadır. O gün ağabeyi de sarhoş haldeyken sohbete katılır. Tam o sırada, dinî toplantı yapılıyor, 163. maddeye muhalefet ediliyor diye polisler baskın yapıp hepsini nezarete atarlar. Sarhoş bağırmaya başlar, "Sarhoşluk, berduşluk, uyuşturucu için bizi buraya getiriyorsunuz tamam da şimdi ne oldu? Onlardan kurtulmak için dinî sohbete gidiyoruz, yine bizi buraya getiriyorsunuz. Peki biz ne yapalım?" der. O kadar çok bağırır ki başkomiser, polislere "Yahu bunun bunlarla ne alakası var? Bu maruf bir kişi, niye getirdiniz?" demek zorunda kalır.
Bir sohbet-i cânân sırasında konuşan zât; "Biz ne çekiyoruz ve ne yapıyoruz ki; bazen düşünüyorum da, sanki biz duruyoruz yürüyen merdivenler gibi Allah yolları yürütüyor. Yani Allah'ın bizim üzerimizdeki lütufları o kadar çok!.." der. Orada bulunan bir Eşrefpaşalı "Her şey tamam da... Yalnız biz yürüyoruz!.." der. "Nasıl?" diye sorunca "Ben rüyasını gördüm." diye cevap verir. O zât "Rüyana karışamam; ama rüyanda ne gördün ki?" diye sorar. Eşrefpaşalı da "İkimiz böyle bir şehrin yeraltındaki kanalizasyonunun içinden, paçalarımızı neredeyse belimize kadar sıvamışız yürüyoruz. Ama ben önde sen arkada... Dedim ki: Olmuyor ama... Ben önde sen arkadasın. Öne geçmelisin.' Kabul etmeyip 'Devam edelim' dediniz. Devam ettik, nihayet kanalizasyonun ucu ve ışık göründü. O zaman yine 'Artık öne geçmelisiniz, böyle olmuyoruz' dedim. Yine kabul etmediniz ve öylece çıktık. Ama biz sanki Cennet-i Âlâ gibi bir yere gelmişiz. Ama bakıyorum vücudumuza hiçbir şey bulaşmamış. Tertemiziz. Demek ki, biz yürüyoruz işte." der. Arkasından da "Artık bu rüyanın bir yorumunu yaparsınız." diyerek büyük bir müjde beklentisine girdi. Fakat o zat, büyük bir müjdenin tahakkuk etmesi için dört neslin geçmesi gerektiğini ve ilk nesillerin kabir hayatı gibi sıkıntıları aktif sabırla karşılamaları icap ettiğini, Allah'ın âdetinin böyle olduğunu; ama yine de Allah isterse hârikalar kuşağında ihsan ve lütuflarının da olabileceğini, o takdirde dördüncü nesilden önce de güzelliklerin tahakkuk edebileceğini söyledi. Ama kolay kolay âdetullahın değişmesinin de söz konusu olmadığını belirtti.
Benim bu değerli ve saygın insanlarla beraberliklerim olmuştur. Hatta merhum Osman Kara Hocamız bu sebeple bana çok takılır. "Leblebiyye" ve "Karpûziyye" tabirlerini lâtife olarak sohbetlerimize katmaktan da çekinmezdi. Çünkü ilk zamanlar sohbetlerini merhum Zafer Adalıoğlu'nun karpuz sergisinin başında yaparlardı. Biraz kalabalık fazlalaşınca polisler gelip "Ne yapıyorsunuz böyle?" diye sorunca merhum Zafer Bey "Risale okuyoruz." der. Onlar da "Hadi canım sen de. Siz Risale okuyorsunuz ha... Güleyim bari. Biz sizi biliyoruz." derler ve gülüp giderlerdi. Halbuki o zaman 163. madde zulmü devam ediyordu.
Merhum Zafer Adalıoğlu'nun vücudunu kanserin sardığını duymuş ve evine gitmiştim. Tamamen vücudu erimiş vaziyette idi. Ama o hâlâ hiçbir şey olmamış gibiydi ve her şeyi tam bir tevekkülle karşılıyordu. Aslında her şeyin farkındaydı. Bizim içimizde gizlemeye çalıştığımız derin üzüntüye karşı da bizi bir nevi teselli etmek için şu ibretli sözleri söyledi:
"Bir bataklığın içinde yüzerken elhamdülillah Allah'ımdan bana bir piyango çıktı, kendimi en iyiler arasında buldum. Bu ne büyük şanstı! Ama benim o bataklıktan kalma kirlerim, günahlarım vardı... Rabb'im ikinci bir piyango lütfetti de bu her şeyi temizleyici hastalığı lütfetti. İnanıyorum ki, artık beni pampâk yapacak. Bunlara ancak sevinilir..."
O sırada birisinin şeker hastası olan yakınından ve onun hiç çalışmayan pankreasından söz edilince "Tamam... Eğer bir işe yarayacaksa hemen benim pankreasımı vereyim, o genç yaşasın..." dedi. Ona henüz böyle nakillerin bir neticesinin alınmadığını, buna hiç gerek olmadığını, kendisinin inşaallah daha çok yaşayacağını söylediler. Ama o her şeyi biliyordu her şeyin farkındaydı...
Onurlu bu manzarayı birçok yerde "Bir Eşrefpaşalının son duruşu" diye dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım...
Allah rahmet eylesin ve onu bütün dostlarıyla beraber Firdevs cennetinde buluştursun.
Abdullah Aymaz - Zaman
06 Ağustos 2007, Pazartesi
Bu yazı 09/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 1534 kişi tarafından okunmuştur.