Berzah Hayatının Mahiyeti
Bir bitkinin intizamlı ve hikmetli ölümü, belki yüzlerce sümbülün hayatıyla tezahür ediyor. Bir çekirdek hükmünde olan insanın cesedi alem-i berzahta hayat-ı bakiye sümbülü verecektir. Berzah hayatı bu bakımdan nasıl bir mahiyet ve işlev arzetmektedir ki, baki bir hayatın sümbülü gibi bir neticeyi vermektedir?
Değerli kardeşim,
Sorunuzda dikkat çektiğiniz nokta, Risale-i Nur’da Mektubat adlı eserin birinci mektubunda geçiyor;
“İKİNCİ SUÂL: Furkan-ı Hakîm’de;
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratan Odur.”1
gibi âyetlerde, "Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir" diye ifham ediliyor. Halbuki, zâhiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimü'l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve nimet olabilir?
Elcevap: Birinci sualin cevabının âhirinde denildiği gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdirledir. Öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Çünkü, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessühle, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.
Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan, o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir.
İşte, en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette, yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir. Amma mevt nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört veçhine işaret ederiz.”2
Burada anlatılmak istenen sualin başında ele alınan ölümün bir tefessüh ve dağılma olmadığı, ölümün de Vücud gibi intizamlı olduğuna dikkat çekiliyor.
Tohumun çürümesi yok oluş değildir. Zahiren çürür fakat asıl itibariyle yepyeni bir hayatın başlangıcıdır. Bunlar sizce de malum olan hususlardır.
Siz burada “insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir” cümlesinde geçen manaları berzahta olabilecekleri soruyorsunuz.
Berzah bazen kabir, bazen alem-i kabir manalarında da kullanılabiliyor. Lafzın farklılığı mananın da farklılığına delalet etmesi esasından çıkış yaparak, elbette “kabir” ile “berzah” kelimeleri arasında da nüanslar vardır.
Kabir, mezar, merkad, ölünün toprağa gömüldüğü yer, insan öldüğü zaman cesedinin konulduğu yer manalarına geliyor.
Kabir kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de değişik kalıp ve manalarıyla yedi yerde geçmektedir; Tevbe; 84, Hac; 7, Fatır; 22, Mümtehine; 13, İnfitar; 4, Adiyat; 9, Tekasür; 2
Berzah ise iki alemin arası, iki şey arasındaki engel, iki deniz arasındaki dildir. İki şey arasında bulunan engel ve ayırıcı sınır manasınadır. Kudretten herhangi bir sınır manasına da gelir.
Berzah kelimesi, değişik manalarıyla üç yerde geçmektedir; Mü’minun; 100, Rahman; 20, Furkan; 35
Anne karnına göre dünya hayatımız ne kadar mükemmelse, alemdeki meylü’l istikmale bağlı olarak kabri veya berzah alemi de dünya hayatına göre o kadar mükemmeldir.
Kabir ve berzah çok defa eş manalı kullanılsa bile, genelde kabri cesedin gittiği, berzahı ise ruhun gittiği alem olarak anlamak uygun olacaktır. Berzah, alem-i ervahdır.
Uydu sinyallerinin her an maddi telefonumuzla alakası olduğu gibi, ölümle alem-i ervaha giden ruhun, kabir alemindeki ceset de velev ceset dağılsa bile onun asli hücreleriyle irtibatı gelişerek devam etmektedir.
Sorunuzda da sorduğunuz ve dikkat çektiğiniz gibi Berzah, ayan-ı sabite olan bu alemde kabre giden asli cesedimizle, fotoğrafı çekilmiş alem-i misale intikal etmiş hayatımızın bir başından bir sonuna kadar geçirdiğimiz hayatımızın bütün safhalarının buluştuğu ve uyuştuğu bir alemdir. Böylece mü’minse cennete hazırlandığı, kafirse cehenneme hazırlandığı bir alemdir.
Ondandır ki “kabir (berzah) mü’min için cennet bahçelerinden bir bahçe, kafir içinse cehennem çukurlarından bir çukurdur”3 buyurulmuştur.
Alem-i berzah manaların ve mücerret hakikatlerin elbise giyme bahçesi olarak da ifade edilir.
Berzah, dünya ile ahireti birbirine bağlayan özel koridordur. Ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden ve gidip haşr-u neşre dayanan uhrevi bir yoldur.
Berzah, ruhlar alemi ile mücerret manaların cismaniyet aleminin birleşme noktası kalp ve ruh ufkuyla nefsani hayat ortasındaki geçittir.
Bu berzahın özü, insani ruh ve mana, çekirdeği ve meyvesi de Hakikat-ı Ahmediye’dir (SAV).
Berzahta, alem-i bakiyeye hazırlık Allah-ü alem böyle olacaktır.
Bu hususu Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir yorumuyla noktalamak istiyorum;
“Ruhlar, cesetlerinin bulunduğu kabirlere mânevî vasıta ve kablolarla bağlı bir kulak bırakarak, kendileri için bir nevi kışla ve bekleme salonu olan berzah âlemine giderler. Kabre intikalleriyle beraber ruhlar, birtakım temessül ve menfezlerle karşı karşıya kalırlar. Dünyadaki amelleri, o âlemde belli bir keyfiyet ve hüviyet kazanmış olarak karşılarına çıkar. Namazları, Kur'ân'ları, Allah (celle celâluhu) yolundaki hizmetleri, tesbihleri orada gönüllerine inşirah ve sürur verici birer enîs, birer dost olarak bulurlar. Cennet'e ait pencereler açılır; nazarlarına en latîf sermedî manzaralar, güzel tablolar arz edilir ve Cennet'lerini seyredip dururlar. Dünyada çirkin yaşayanlara, temessüller de çirkin olur ve onlara Cehennemler gösterilir. Biri, kıyametin bir an önce kopmasını arzularken, diğeri hiç kopmamasını ister. Berzah âleminde kıyamet koptuktan sonra ne kadar kalınacağını ancak Allah (celle celâluhu) bilir.
Berzah âlemine intikal eden ruhlar bizi duyabilirler, fakat biz onları duyamayız. Allah (celle celâluhu) dilemeyince onlar da duyamayacağı gibi, yine Allah (celle celâluhu) dilerse, buradakilere de duyurabilir. Kabirleri keşfeden evliyâ vardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bedir'de müşrik cesetlerinin atıldığı kuyunun başına varıp, "Allah'ın size vaad ettiği şeyleri gördünüz mü?"4 buyurmuşlardı...
Âli ve yüce ruhlar içinde berzah âlemindeki ruhlarla temas kuranlar vardır. Muhyiddin İbn Arabî (rahmetullahi aleyh), ervah-ı âliye ile sık sık temas ettiğinden bahseder. İmam Suyûtî, Efendimiz'le yakazaten yetmiş defa görüştüğünü ve Ahmed Rifaî Hazretleri de, Aleyhissalâtü vesselâm'ın ruhuyla teşerrüf ettiğini anlatır. İmam Buhârî'nin abdest alıp namaz kıldıktan sonra murâkabe ile, rivayetlerinin doğru olup olmadığını Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz ettiği nakledilen haberlerdendir... Rüya yoluyla görüşmek ise, zaten mümkündür. Kötü ruhlara gelince; buradaki iyiler onlarla niye görüşsün ki?!
Bir bakıma kıyamete kadar ayaklarında bir nevi zincir bulunduğundan, ruhlar bir daha dünyaya gelemez. Dolayısıyla, ruh çağırma seanslarında "geldi" denenler ruh olmayıp, cin veya şeytandır. Kötü ruhlar, zaten zincirli oldukları için gelemezler; iyi ruhlar da öylelerine gelmez. Şu kadar ki yüce ruhlar, her zaman dünyayı gezebilir, iman adına yeni tekevvünleri takip edebilir ve mezarlarıyla münasebetlerini sürdürebilirler.
Hadis-i şerifler, ümmet-i Muhammed'i mezarlar ve içindekiler hakkında hassasiyete davet etmektedir. Ayrıca, günümüzde parapsikolojinin de ortaya koyup kabul ettiği bir gerçek olarak, her bir ruh, kendi mezarında yatan cesedinin atomlarıyla sonuna kadar münasebettar olup, zaman zaman onları ziyaret kastıyla mezarına girip çıkabilir. Binaenaleyh, kendi kemikleri, atom ve molekülleriyle münasebetini devam ettiren muazzez bir ruhun mezarına yapılan müdahaleler, hele yerine bina yapıp, sonra da o binada günah icra edilmesi, herhâlde o ruhu rahatsız ve taciz edecektir. Günümüzde bunu teyid eden hâdiselere de çeşitli yerlerde çokça şahit olunmaktadır. Meselâ, Ankara'nın göbeğinde bir mezar, dozerlerle yerinden sökülememiştir. Yüzlerce insan, dozerlerin yolun ortasında çakılıp kaldığını ifade etmektedir. Batılı yazarlar da, bu mevzuda çok şey söylemektedirler. Eskiden benzeri hâdiseleri cami imamlarımız anlattığında "üstûre-hurafe" derlerdi; şimdi ise ilim adamları anlatıyor, hem de ilim adına. “5
Akibet ve ahiretimizin hayırlı olmasını dilerim…
Necdet İÇEL
1-Mülk; 2
2-Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, shf: 13-14
3-Tirmîzî, Kıyâme, 26
4-Buhârî, Cenâiz 85
5-M. Fethullah Gülen, İnancın gölgesinde, shf: 155
Bu yazı 11/02/2011 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 1077 kişi tarafından okunmuştur.