Batı Taklitçiliğinin Getirdiği Felaketler ve Örfe Bağlılık
DİNÎ ve millî örf ve âdetlerimize bağlı yaşamalıyız. Batı taklitçiliğinden vazgeçmeliyiz. Taklitçilik her zaman bize felaketler getirmiştir. Özellikle batının dinden uzak, ahlaksız ve kötü halleri bizim için taklit vesilesi olmamalıdır. Teknik ve fennini alabiliriz. Japonya batının ahlakını almayıp, fennini aldığı için ilerlemiştir. Bizler ise batının fennini almayıp ahlaksızlığını aldığımız için bu hale gelmişizdir.
Akif:
Alınız ilmini garbın, alınız san’atını;
Veriniz hem de mesainize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san’atın ve ilmin; yalnız.
Bediüzzaman Hazretlerinin de şu çağrısına kulak veriniz.
“Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz.
Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..”
Bizler selefe saygılı olmalıyız. Her peygamber ve dava adamından sonra arkasından gelenler iki ayrı gruba taksim olmuşlardır:
1- Hayru’l-halef olanlar.
2- Şerru’l-halef olanlar.
Hayru’l-halef olanlar, yüzde yüz öndekilere tabi olanlardır. Şerru’l-halefler ise, adı onlardan olduğu ve ben ondanım dediği halde, selefe fiilleriyle muhalefet edenlerdir. Efendimiz’in (sas) ümmeti hakkında en çok korktuğu da budur. Şu ayeti kerime ve hadis-i şerif bu hususu anlatmaktadırlar: “İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrâhim ve İsrailin nesillerinden ve hidâyete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”
Şu hadis-i şerif de yukarıdaki ayetle alakalı olarak ne kadar manidar değil midir? Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Sizler, kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpa tıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık bir keler deliğine girseler oraya siz de gireceksiniz.”
Oradakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! (Onlar) yahudiler ve hıristiyanlar mı?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm: “Bunlar değilse kimler olur?” buyurdular. Efendimiz’den (sas) sonra, uzun süre hayırlı bir cemaat Efendimiz’i (sas) yakinen takip etmiş, onun gerçek ümmeti olduğunu göstermiştir. Ama özellikle tanzimattan sonra (1868 ve sonrası) nereden zuhur ettiği belli olmayan bir güruh içimizden zuhur ederek, adım adım, karış karış Yahudi ve Hıristiyanları takip eder hale gelmiştir. Bizler de bunların içerisinde bulunmaktan korkmalı, titremeli ve Allah’a sığınmalıyız.
Efendimiz (sas) kendinden önce gelen peygamberlerin arkada kalan doğrularını tasdik, ümmetinin yaptığı yanlışlıkları tashih için gönderilen bir peygamberdir. Öyle de yapmıştır. Ramazan orucu farz kılınmadan önce, Medine-i münevvereye hicret ettiğinde Yahudilerin oruç tuttuğunu öğrendi ve sordurdu. Onlar da, “her ayın 13. 14. ve 15. günlerinde Hz. Musa oruç tuttuğu için biz de oruç tutuyoruz.” dediler. Efendimiz (sas) de: “Ben Hz. Musa’ya onlardan daha yakınım” dedi. Oruç tuttu ve “tutunuz” diye emir buyurdu.
Yani, onların doğrularını doğru olarak kabul ediyor ve tatbik buyuruyorlardı. Yanlış olan mevzularda da asla onlara tabi olmuyor, kendi ölçüleri içerisinde, farklı şekilde doğruları tatbik buyuruyorlardı.
Ezan meselesi bu hususla alakalı en dikkat çekici misallerdendir: Mescid yapıldıktan sonra, Peygamberimiz, bir gün, Müslümanları namaza toplamak için ne yapmak lâzım geleceği hususunu Eshabı ile görüştü. “Namaz vakti gelince, bir bayrak dik. Onu, görenler birbirlerine haber verirler!” denildi.
Peygamberimiz, bu fikri beğenmedi. Yahudilerin Şebburu (borusu) gibi boru çalınması teklif edildi. Peygamberimiz, bunu da beğenmedi. “Bu, Yahudilerin işidir!” dedi. Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamberimiz “Bu, Nasrânîlerin işidir!” dedi. Yüksekçe bir yerde ateş yakılmasını söylediler. Peygamberimiz, bunu da, Mecûsîlere âit olduğundan, beğenmedi. Peygamberimiz “Ben, Müslüman ve Mü’minlerin namazlarının birlikte edâ olunmasını çok arzu ediyor, bunun için, namaz vaktinde adamları evlere dağıtıp halka nida ettirmeyi, hattâ onlara, namaz vaktinde yüksek binalar üzerine dikilip Müslümanlara nida etmelerini emretmeyi, bunu sağlamak üzere çan çalmalarını bile düşünüyorum!” dedi.
Ashâb-ı Kiram, çan çalmayı uygun buldular ve hattâ Hz. Ömer, çan için gereken iki kuru ağaç parçasını da satın almayı üzerine aldı.
Hz. Ömer, Peygamberimize “Halkı, namaza çağırmak için, ne diye bir adam göndermiyorsunuz?” deyince, peygamberimiz, “Kalk ya Bilâl! Namaz için seslen!” dedi. Zeyd b. Sâbit’in annesi Nevâr bint-i Mâlik, der ki: “Mescidin çevresinde benim evimden daha yükseği yoktu. Resûlullâh mescidini yapıncaya kadar Bilâl, evimin üzerine çıkıp ezan okurdu. Mescid yapıldıktan sonra da onun üzerine çıkıp ezan okumağa başlamıştı ki, o zaman, Mescidden daha yüksek yapılmış bir şey bulunmamakta idi.”
Necdet İÇEL
Bu yazı 07/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 259 kişi tarafından okunmuştur.