Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 40 kişi var. Toplamda 3,486,967 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Bahâiliğin Risalet İddiaları

Bahai kitaplarında Hz. Muhammed’in (SAV) vefatından sonra ilahi elçilerin geleceğine gerekçe gösterilen bir ayetin manasını size sormak istiyorum. Bahâi kitapları; A’raf suresi 34 ve 35. Ayetlerini, peygamberlik dava eden Bâb ve Baha’nın zuhuruna delil olarak göstermekte ve demekteler ki;
34. ayette; “Her ümmetin bir ecelinin olduğu haberinden Muhammed ümmeti istisna değildir.”

35. ayette; “Ey Âdemoğulları” hitabının muhatabı Muhammed ümmetidir. Bunun gerekçesi 31. ayettir. Zira o ayette; “Ey Âdemoğulları her mescitte güzel ve temiz elbiseler giyinin demektedir.”

35. ayette geçen “ye'tiyenneküm” ifadesi Resuller gelecektir manasına gelir. Zira burada “nûn-u te’kit” gelmiştir ve bu “nûn” gelecek zaman için kullanılır, kesinlikle geçmiş zamanı ve maziyi içermez. Daha da önemlisi ayette geçen “imma” kelimesi, hiçbir zaman geçmişin başına gelip onu mastar yapamaz. “Resuller geldiğinde” biçiminde geçmiş ve geniş zaman içeren mealler doğru değildir. Doğru meal; “Ey Âdemoğulları, içinizden size ayetlerimi haber veren elçiler gelecektir” biçiminde olmalı ve Âdemoğulları hitabının müslümanlara yapıldığı göz önüne getirilip, Resullerin gelişi gelecek zamanı ifade ettiğinden Hz. Muhammed’den sonra İlahi vahye muhatap olan yeni Resullerin geleceği şüphesizdir.” demekteler. Muhterem hocam bu iddialara ne dersiniz?

Değerli kardeşim,

Sormuş olduğunuz soruya cevap vermeye değer bulmuyorum. Zira asırlardan beri ana gövde kabul edilen, ehl-i sünnet ve’l cemaat’in küçük büyük bütün âlimlerinin hiçbirisi meseleyi öyle anlamamışlardır. Bu tamamen müseylemetü’l kezzab’ın, Esved’i Ansi’nin, Tüleyha’nın Kur’ân-ı Kerîm’i tahrif etmeye ve Efendimiz’i (SAV) ikinci planda bırakmak amacıyla ortaya çıkmaları gibi çok yanlış, kasıtlı ve kötü niyetli ortaya atılmış zavallı, aynî tutarlılığı olmayan bir harekettir.

İnsanlık ve İslam tarihinde bütün sapıtanlar, kendilerinin, önce veli, sonra müceddid, sonra mehdi, sonra peygamber, daha sonra Allah’ın oğlu ve daha sonra da İlah oldukları şeklinde saçmalıklarla ortaya çıkmışlardır.

Bu hareketin çıkış noktasının İran olması da oldukça dikkat çekicidir. Zira 1817’de doğan ve 1892’de vefat eden Mirza Hüseyin Ali Nuri, Aleviliğin “İsnâ aşeriyye” fırkası içinde doğan ve Şeyhiyye diye adlandırılan tasavvufi hareketin mahsulü sayılan Bâbilik ile başlamıştır. Alevilikte imam masum olduğundan tenkit edilemez. Peygamberlerin de “İsmet” sıfatları olduklarından, zaten masum imam, imam olur olmaz peygamberlik makamıyla meseleye başlamış olur. Bu görüş, özünden mahsurlu ve insanları hangi seviyede olursa olsun sapıttırabilecek ve Ehl-i sünnet ve’l cemaat’in temel görüşlerine terstir.

Bahâîliğin çıkış noktası ve Bâbiliğin kurucusu olan Mirza Ali Muhammed, o devrin bütün müçtehidlerinin ittifâkî fetvalarıyla ve Nasırüddin Şah’ın emriyle 1850 miladi senesinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Kendisine inanıp bağlananlar tarafından “Nokta-i Ûlâ” ve “Hz. A’lâ” unvanlarıyla anılan Mirza Ali Muhammed’in önce “Bâb”, sonra da Mehdi olduğu şeklindeki iddiaları, bizzat kendisinin mukaddes kitabı olarak takdim ettiği “El beyan” adlı eserinde son derece ileriye götürülmüştür.

BAHÂİLİĞİN SAÇMALIKLARI


1-Yukarıda ifade edildiği gibi kendisini önce “Bâb” sonra Mehdi ilan etmesi,

2-Hz. Muhammed’in (SAV) nübüvvetinin hakikati, on ikinci imamın kaybolmasından (hicri: 260, miladi: 873) sonra bin yıl devam ederek hicri 1260’da, miladi 1844 tarihinde kendisinin zuhuru ile sona ermiştir.

“Onun zühuru ile Hz. Muhammed’in (SAV) peygamberliği sona erseydi, bugün yeryüzünde Müslümanlık hala devam ediyor olamazdı.”

3-Esasen Mirza Ali Muhammed, önce gaybet-i Kübra döneminde kapatılmış olan Mehdi’ye açılan kapı (Bâb) olduğu iddiasında bulunmuştu. “Bâb”, gelmesi beklenen, gelişi yakın olan ve Allah’ın ortaya çıkaracağı (men yüzhiruhu’llah) daha önemli birinin habercisi demektir. Aslında bu beklenen sadece Mehdi değil aynı zamanda yeni bir peygamberdir.
“Bundan daha büyük saçmalık olabilir mi?”

4-Mirza Ali Muhammed Kur-ân-ı Kerîm’in neshedildiğini, dolayısıyla İslam şeriatının emir ve yasaklarının kaldırıldığını ve “El beyan” adlı eseriyle yeni hükümlerin getirildiğini iddia etmiştir.
“Bu iddialar sadece gülünüp geçilecek bir kısım saçmalıklardan ibarettir. Hem Kur’ân-ı Kerîm’in hükmünün neshedildiğini iddia ediyor hem de Kur’ân ayetlerinden kendisinin peygamber veya ilah, oğlunun da kendi ilahlığının kulu olduğunu iddia ediyor. Bu ne yaman çelişki değil midir?”

5-Bâb Mirza, saçma olarak yazdığı El-Beyan’ın, Kur’ân-ı Kerîm’den üstün olduğunu söyler ve insanoğlunun, kendi yazdığı kitabın bir tek harfine bile benzer getirmeye gücünün yetmeyeceği gülünç iddiasında bulunur.

6-Bâb Mirza’ya göre her bir harfin ve sayının ayrı bir özelliği ve değeri vardır. Nitekim 19 sayısı Bâbilik ve Bahâilikte mukaddes bir rakamdır. Yıl 19 ay, aylarda 19 gündür.

“Halbuki semavat ve arz yaratıldığı günden bu güne kadar ayların sayısı hiçbir zaman 19 olmamıştır. Hem Kamerî hem Şemsî hesaba göre ayların sayısı 12’dir. Ayların günleri de bazen 29, bazen 30, bazen de 31 olarak gelmektedir. Semavat ve arz yaratıldığı günden bugüne kadar ayların günleri hiçbir zaman 19 olmamıştır.”

7-Cenaze namazı dışında cemaatle ibadet kaldırılmıştır.
“Halbuki cenaze namazı farz-ı kifaye olan bir namazdan, yani ölüye bir duadan ibarettir.”

8-Zekat olarak malların beşte biri verilir.
“Müseylemetü’l Kezzab da zekat ibadetini komple kaldırmış idi.”

9-Bâb Mirza’nın doğum yılı olan Şiraz ile hapsedildiği yerler hac merkezi olarak kabul edilmiştir.

“Halbuki Kâ’be kainatın merkezidir. Hz. Âdem’den bugüne kadar insanlığın hac vazifesini yaptığı kutsi bir mekandır. Kâ’be’nin yerini değiştirmek Deccal’ın vazifesidir. Bir de Efendimiz’in (SAV) doğumundan 55 gün önce olduğu söylenen Fil vakasında ölen Ebrehe’nin San’ada yaptığı Kâ’be çöküntüsü vardır. Bâbilerin iddia ettiği hac merkezleri ne kadar mantıksız ve bugün için hiçbir değeri olmayan ve kayda değer bulunmayan bir kısım sapık görüşlerdir.”

10-Bahâilere göre namaz, ferdi olarak sabah öğle ve akşam samimi bir kalple Allah’ı anmaktır. “İslamın ilk deccallarından olan müseylemet-ül kezzab da namazları üç vakte indirmişti. Bugün de hala “Kur’ân’da beş vakit yoktur üç vakit vardır” diyen ilahiyatçılar da aynı kökten kaynaklanmaktadır.”

RUSLAR’IN VE İNGİLİZ’LERİN BAHAİLİĞE VERDİĞİ DESTEK

Bâbiliğin bu ve buna benzer sapık görüşlerinden dolayı İran’da devrin idarecilerinin takibinden kurtulamamışlardır. Özellikle Bâb Mirza Ali Muhammed’in öldürülmesinden sonra iki Bâbî’nin 16 ağustos 1852 tarihinde Nasirüddin Şah’a karşı başarısız bir suikast teşebbüsünde bulunması üzerine pek çoğu hapsedildi ve öldürüldü. Bu hadise sonunda hapsedilen Bâbîlerden, daha sonra Bahaullah adıyla anılacak olan Mirza Hüseyin Ali en-Nuri ile baba bir kardeşi Subh-i Ezel Mirza Yahya en-Nurî, Rus ve İngiliz sefaretlerinin nezdinde teşebbüs ve baskıları üzerine 15 ekim 1852 veya 12 ocak 1858 tarihinde Bağdat’a sürgün edildiler. Bu tarih aynı zamanda Bâbîliğin Bahailik adı altında devam etmesinin başlangıcı olmuştur. Bahailik değişik çile, sürgünler yaşamış ve en son hapsedildiği Akka kalesindeki hapisten çıkarılarak Akka ovasındaki el-Behçe adlı konakta ölmüştür.

Bahâiliğin kurucusu olan Mirza Hüseyin Ali irili ufaklı birçok eser yazmış ve bu eserlerinde kendisinin ilahi destekten kaynaklandığını ispat etmeye çalışmıştır.
Mirza Hüseyin Ali, ölümünden önce, 23 mayıs 1844’te doğan büyük oğlu Abbas’ı “Abdülbaha” ünvanıyla halife tayin etmiştir. Bu isimden anlaşılıyor ki Bahâ kendisidir, “abd” de oğlu Abbas’tır. Yani Bahâ’nın kulu manasında işareten kendisini ilah yerine koymaktadır.

Dikkatimizi çeken bir husus da şudur ki; masonlarla ve Yahudilerle beraber hareket ederek Sultan ikinci Abdülhamit’i tahttan indiren ve 1908’de meşrutiyeti ilan eden İttihatçılar tarafından Bahâiler tamamen serbest bırakılmışlardır. Bu da çok manidardır…

Şu husus çok dikkatimizi çekmektedir ki, Bahailiğin ana merkezi olarak seçilen İsrail’deki Hayfa şehri ve civarında, İngilizler lehine gösterdiği gayret faaliyetlerinden dolayı 27 nisan 1920’de İngiliz hükümeti tarafından “şövalyelik” rütbesiyle mükafatlandırılmışlardır.

BAHAİLİĞİN EN SAÇMA GÖRÜŞLERİ


1-Bahâullah’a göre peygamberlerin iki vasfından bir tanesi “ilahi vasfa” sahip olmalarıdır. Bu sıfatla peygamber bir manasıyla Tanrı’dır. Onunla konuşulduğu zaman Tanrı ile konuşulmuş ona secde edildiği zaman da Tanrı’ya secde edilmiş olur.
“Bahâullah, kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiği veya edeceği için insanları kendisine itaat veya secde ettirmek için böyle asılsız ve saçma bir görüşü ortaya koymuştur. Peygamberlere itaat edilir, Onlara secde edilmez.”

2-Bahâilere göre Hz. Âdem’den bu yana gelmiş geçmiş bütün Nebîler ve Resuller sadece Tanrı’nın zühuru olan Bahâ’yı müjdelemek için gönderilmiştir. Çünkü bütün dinlerin sözünü ettiği “mev’ud = geleceği müjdelenen zat Bahâullah”tır. Bahâ’nın görüşleri ve zuhuru için birer başlangıç olarak gönderilmişlerdir. Hepsi de noksandır ve ancak Bahâ’nın gelişiyle tamamlanmıştır. Ondan sonra da peygamberler gelecektir ancak Bahâ’dan sonraki Tanrı zühuru 1000 yıldan önce olmayacaktır.
“Bu saçmalıkların neresini ve nasıl tenkit edelim ki? Neresinden tutsanız hiçbir değer taşımaz pek çok saçmalıklardan bazı seçmeler olarak karşımıza çıkıyor.”

3-Bahâilere göre Allah’ın “Hâlık” sıfatının mevcut olmayacağı bir an düşünülemeyeceğinden dünya da “Hâlık” sıfatı gibi ebedîdir. Bu bakımdan dünyanın son bulması, kıyametin kopması söz konusu değildir. Ölen herkesin kıyameti ölümüyle birlikte kopar. Onlara göre cennet, cehennem sadece birer semboldür. Cennet Tanrı’ya yolculuğu, cehennem de yokluğa gitmeyi ifade eder.
“Müslümanlık inancımıza ve Kur’ân’dan aldığımız derse binaen ahireti ve haşri inkar edenler imandan çıkarlar yani kâfir olurlar. Bu manasıyla Bahâilik ne bir dindir ne de onlar mü’mindirler.” 1

RESULLUK İDDİALARI


Sorunuzda sorduğunuz hususla âlakalı iddialarına ve bunun cevaplarına gelince… Onlar diyorlar ki; Hz. Muhammed’in (SAV) “hatemü’l-Enbiya = Peygamberlerin sonuncusu”2 olması, Allah’ın ondan sonra Resuller göndermesini engellemez. Ayrıca sorunuzda ifade ettiğiniz Â’raf suresi 34. ve 35. ayetlerde geçen iddiaları tamamen Kur’ân’ın bütününü kavrayamamaktan, Hz. Muhammed’in (SAV) bu husustaki mübarek sözlerini bilememekten, Arapça’nın dil inceliklerine, sarfına, nahvine, belağatına vâkıf olamamaktan ve ayetlerin sebeb-i nuzüllerini bilememekten meydana gelen bir cehalet göstergesidir. Cehaletten öte yukarıdaki maddeleri de nazar- ı dikkate alacak olursanız bir ihanetten, dalaletten ve küfürden ibaret olduğunu apaçık anlarsınız.

Meseleyi kısaca ele alacak olursak;

1-Kur’ân’a inanmayan, Kur’ân’ın genel hükümlerine ve ayetlerine de inanmayan Bahâilerin Kur’ân’daki ayetleri delil getirerek kendisinin Resul olduğunu veya Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmesi kadar tenakuzlu bir saçmalık olamaz.

2-Nebî; kendisine, Melek tarafından vahiy veya kalbine ilham olunan ya da salih rüya ile uyarılan zât demektir. Yani Allah tarafından insanlara sâdık haber getirene Nebî denir. Resul ise Resul olması haysiyetiyle, nübüvvet vahyinin ötesinde özel bir vahiyle üstün kılınmış olan ve kendisine Cebrail’in (a.s) Allah tarafından özel olarak indirdiği kitap ile vahiy etmiş olduğu3 Yüce Allah’ın hükümlerini, halka tebliğ etmek üzere gönderdiği kâmil insan demektir.4 Resuller de Allah’tan haber getirir Nebîler de… Nebîlik yoksa onda Resulluk de olamaz. Netice itibariyle Ahzab suresi 40. ayette geçen, “Nebîlerin sonuncusudur” ifadesiyle Cenab-ı Hak Resullerin de son bulduğunu ifade etmiş oluyor. Zaten aynı ayet içerisinde onu son Nebî olarak vasfederken aynı zamanda Allah’ın Resulü olarak da ifade ediyor. Yani Allah’ın Resulü olan Hz. Muhammd (SAV) hem Resullerin hem de Nebîlerin sonuncusudur manasını da ifade etmiş oluyor.

3-Hâtem; Âsım kıraatinde “tâ”nın üstünü ile, diğer kıraatlerde esresi ile okunur . Esre ile “hâtim” ism-i fâil olup “hâtim eden, sona erdiren veya mühürleyen” demektir. Mühür de bir şeyin belgelendirilmesi ve tasdiki için sona basıldığından hem son mânâsını hem tasdik mânâsını içerir. Şu halde iki kırâat, “Hatemünnebiyyin” niteliğinin iki anlamına ayrı ayrı işaret ediyor. Yani Muhammed Resulullah hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur, hem de bütün peygamberleri tasdik ve belgeleyen ilâhî bir mühürdür. Eğer o gelmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek tarihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı.5

4-A’raf suresi 31. ayette; “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”6 geçen “Ey Âdemoğulları” tabirinin muhatabı sorunuzda sorduğunuz gibi Hz. Muhammed’in (SAV) ümmeti değildir. Buradaki “Ya beni âdeme” ifadesi Kureyş ve diğer birkaç soylu kabile dışındaki müşrikler, başlıca kutsal mekanlarını çıplak ziyaret eden; ziyaret dönemlerinde et, yağ, süt gibi değerli gıda maddelerini yemezler; diğerlerini ise çok az yerler ve bunun dini bir vecibe olduğuna inanırlardı.7 Görüldüğü gibi bu ayet müslümanlara bakmaktan daha ziyade müşriklerin batıl uygulamalarını ilga etmekte ve ibadet sırasında örtünme zorunluluğu getirmektedir. Herkes tarafından bilinir ki, Peygamberimizden (SAV) önce müşrik kadınlar Kâ’be’yi çıplak tavaf ederlerdi. Bu ayet bu münasebetle nazil olmuştur.8

Cenab-ı Allah bu ayetlerde Bahâiler gibi sapıkları muhatap alıyor fakat gel gör ki bu sapıklar, kendileri için nazil olan ayetleri kendi batıl davaları için kullanıyorlar. Gerçekten çok manidar…

5-“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”9 ayetinde geçen ve sizin de sorunuzda belirttiğiniz, her ümmetin eceliyle alakalı ifadede, bu ayette Hz. Muhammed’in (SAV) ümmetiyle alakalı değildir. Surenin tâ başından buraya kadarki bölümünün öncelikli muhatabı Mekke putperestleri olduğu için bu ayetteki; “her bir ümmet”ten de özellikle Hz. Peygamber’i ve hak dini yalanlayan topluluklar kastedilmiş olup, ayet bunlara karşı uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır.

Müfessirlere göre ecel kelimelerinden ilki bu tür inkarcı topluluklara tanınan mühleti, ikincisi de bu mühletin bittiği ve sonlarının geldiği vakti ifade etmektedir.9 Buna göre bu surenin geniş bir kısmının konusu olan eski kavimlerin hayat ve akıbetlerine, inkarcı ve isyankar topluluklara hallerini düzeltmeleri için belli bir süre tanır. Eski inanç ve yaşayışlarında ısrar edenler, tayin edilen sürenin sonunda mutlaka cezalandırılırlar; hükümdarlıkları veya varlıkları son bulur. Onlar, bu akıbetlerini ne bir saat öne alabilir ne de erteleyebilirler. Görüldüğü gibi ayette geçen “ümmetin eceli” meselesi burada ümmet-i Muhammed için değildir.

Ayetler birbirleriyle bağlantılı olduğundan ve 31. ayetteki iddialarını çürüttüğümüzden diğerlerine cevap vermenin lüzumu da ortadan kalkmıştır.
Şii tefsirciler dahil olmak üzere hiçbir müfessir bu ayetleri Bahâilerin anladığı ve iddia ettiği gibi anlamamıştır. Sadece bunu böyle anlayanlar işine öyle geldiği için Bahâilerdir. Yani sadece Bahîler mi Arapça bilir de başka müfessirler bilmez? Onların sözleri bir demagojiden, şeytani mağlatadan ibarettir. Şeytandan Allah’a sığındığımız gibi onların da bu tip indî ve şeytani görüşlerinden de Allah’a sığınmanızı tavsiye ederim.

6-Peygamberler, kendisinden sonra gelecek peygamberleri (Nebî veya Resul) açıktan söylemişlerdir. Halbuki Hz. Muhammed (SAV) böyle bir beşarette bulunmamıştır. Mesela Hz. İsa (a.s) kendisinden sonra gelecek zâtın adının “Ahmed”10 olacağını da peygamberliğiyle beraber müjde vermiştir. Peygamberlerde diğer peygamberlere karşı içlerinde bir kıskançlık olamaz. Kendisinin devamı için başkalarının peygamberliğini gizleyemez, gizlememişlerdir de… Gaybbîn nazarıyla kıyamete kadar olacak en küçük hadiseleri bile görüp bize haber veren Hz. Muhammed (SAV) eğer kendisinden sonra peygamber gelecek idiyse bunu açıktan söylememesi düşünülemez. Söylememesi ve haber vermemesi peygamberliğine ters düşer. O (SAV) sadece kendisinden sonra gelecek, yalancı peygamberlerden bahsetmiş ve onların da İslam deccalları olacağından söz etmiştir. Ebû Hüreyre’den gelen rivayete göre Resulullah (SAV) şöyle buyurdu; “Her biri peygamber olduğunu iddia eden otuz kadar yalancı ve deccal çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır.”11

7-Hz. Şuayb’den (a.s) sonra gelen peygamberler, bir önceki gelen peygambere göre daha geniş bir coğrafyaya peygamber olarak gönderilmişlerdir. En son gelen Hz. Muhammed (SAV) ise bütün insanlığa, cinlere ve hatta “bütün alemlere rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir”12

Bu hadis-i şerif de mevzumuzla alakalı gayet manidardır; “Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yeryüzü bana (ümmetime) mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi.”13 Hz. Muhammed (SAV) bütün insanlığa ve alemlere gönderildiğine göre, O’ndan sonra gelecek peygamberin (muhalfarz) daha geniş bir yelpazeye peygamberlik yapması gerekir. Bu ise aklen ve dinen muhal olduğu anlaşılmaktadır.

8-Yeni bir din ve peygamber, bir önceki dinin tahrif edilip, peygamberin unutulmasından ve çok perdeler arkasında kalmasından sonra gönderiliyor. Cenab-ı Hakk’ın peygamber gönderme adet-i sübhaniyesi genelde böyle cereyan etmiştir. Halbuki bugün idrakiyle müşerref olduğumuz Kur’ân ve İslam’ın tek harfi tahrif edilmemiş, unutulmamış, bilinmez perdeler arkasında kalmamıştır. Kur’ân ve İslam tazeliği gittikçe artan bir özelliğe sahiptir. Haşa ve kella Kur’ân’ın yetmemezliği ve insanlığın ihtiyaçlarına cevap verememezliği diye bir şey vaki ve varid de değildir. İslam, Kur’ân ve Hz. Muhammed (SAV) bütün dertlere dermandır. Onun içindir ki yeni bir peygambere, dine ve “beyan”a ihtiyaç yoktur.

“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”14 ayetiyle de sabit olmuştur ki Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın teminatı altındadır. Haşa O’nun hükmü mensuh değildir. Bahâilerin “el beyan” adlı saçmalıklarına insanlığın ihtiyacı yoktur. Müseylemet-ül kezzap gibi bir kısım İslam deccalları tarafından namazı iki veya üç vakte indiren deccallar zühur edip, İslam’ı tahrif etmek istemelerine rağmen Allah bu dini gönderdiği son din olduğu için korumuştur.

9-İkinci meşrutiyetin ilanı ve Sultan Abdülhamid’in azliyle arkasında masonlar olan ittihatçılar tarafından faaliyetlerin serbest bırakılması, Bahâiliği değerlendirmemiz açısından bize ayrı bir fikir verip, kafamızda ayrı şüpheler meydana getiriyor.
Merkezlerinin İsrail’deki Hayfa şehrinde olması da oldukça dikkat çekici bir ayrıntıdır.

10-34. ayette peygamberi ve hak dini yalanlayanların dünyadaki akibetleri bildirilmiştir. 35 ve 36. ayetlerde ise iyilerle kötülerin ahiretteki durumları karşılaştırılmıştır. Buna göre peygamberleri gelip de insanlara Allah’ın ayetlerini yani Kur’ân kitabını, delillerini ve hükümlerini açık açık ortaya koyduğunda, onlar ya peygamberi ve O’nun bildirdiklerini saygıyla benimseyip durumlarını düzeltir veya Allah’ın ayetlerini yalan sayıp iblis gibi kibre kapılarak isyanlarını sürdürürler.15

Cenab-ı Hak ahirette bu zümrelerden ilkinin korku ve üzüntüden emin bir şekilde mutlu olacağını müjdelerken, ikinci zümreyi ateş ehli diye nitelemekte ve ebedi olarak ateşte kalacaklarını haber vermektedir.

11-Bahâilerin iddia ettikleri 35. ayette ifade ettiğiniz ve onun devamı olan 36. ayetteki ateş ehli olarak ifade edilen zahir hakikatleri Bahâilerin kabul etmediğini görüyoruz. Ayetin işaretinden mana çıkartıp, kendisine peygamber nazarıyla bakıp, fakat suredeki 36. ayette geçen cehennem ehli ile alakalı ayetteki cehennemi kabul etmemek tezat değil midir? 35. ayette bahsettiğiniz kaideler hem Arapça’nın kaidelerine uygun değil hem de oradaki “ye’tiyennekum” kelimesi, Efendimiz (SAV) ve daha önceki peygamberlere dikkat çekmek içindir. Bundan Bahâi’nin peygamber olduğu manası çıkmaz.

12-Bir sonra gelen peygamberin ümmeti, daha önce gelen peygamberin ümmetinden daha fazla olmuştur. İstisnalarıyla beraber genel kaide böyle cereyan etmiştir. Şuana kadar dünyada dinler içinde ana gövdeyi temsil eden İslamiyet dinidir ve onun başında peygamber olarak Hz. Muhammed (SAV) vardır. İslam’ı kullanarak onu kaynak gösterip atıflarda bulunarak ortaya çıkan Bâbilik ve onun ortaya çıkardığı “Bahâilik dini!”, din olmaktan daha ziyade İslam’ı tahrip ve tahrif gayesiyle ortaya çıkmış, yukarıdaki sarahatlerde de ifade edildiği gibi İslam ve dinle alakası olmayan bir beşeri sapıklığın ve sapkınlığın ifadesidir.

Sorduğunuz için teşekkür eder, herkese istikametler diler, basiret ve firasetler temenni ederim.

Necdet İÇEL
1-Yukarıda anlatılan Bâbilik ve Bahâilik ile alakalı bütün bilgiler; Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi c: 4 shf: 464-468
2-Ahzab; 40
3-Seyyid, Târifat shf: 162
4-Seyyit, Târifat shf: 175
5-Elmalılı Hamdi yazır cilt : 6 sayfa 321
6-A’raf; 31
7-Taberî Tefsiri, c: 8 shf: 159-163
8-Vahidî, Esbâbun-Nüzûl, shf; 156
9-A’raf; 34
10-İbn-u Aşur, Muhammed et-Tahir, et-Tahrir ve’t-tenvir, c: 8/2, shf: 102-104
11-Saff; 6
12-Ebû Dâvûd, Fiten: 1
13-Enbiya; 107
14-Buharî, Teyemmüm 1, salat 56; Müslim, Mesacid 3; Nesaî, Gusül 26; Darimî, Siyer 28, Salat 111
15-Hicr; 9
16-Fahreddin Muhammed bin Ömer, er-Razi, Mefatihu’l-gayb, c: 14, shf: 69

Bu yazı 11/02/2011 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 676 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Sayfalar: 1
Tweet Tweet