Asırlar ve Asırlar Ötesi Kur'an
Tevazu için değil, işin hakikatine göre, konferans vermek, hele Kuran ile alakalı konferans vermek, haddimin çok üstünde bir meseledir. Sadece Kuran ve Sahibi Kuranın şefaatinin dilenmek, şefaat elini bana uzatsın diye Recasıyla....
Kur'an deryadır, deryalardır. Herkes kendi kabına göre doldurur. O deryadan, çağlayanlar halinde yağdı, coştu, şu mübarek ayda bir katre de ben takdim etmek istedim. İnayetini dilerim.
Kur'an ile alakalı bu konferansın, mübarek aylara veya arefesine tevafuk etmesi çok manidar düştü. Zira; Ramazan, Kuran ayıdır.

Kuran Ramazanda toptan dünya semasına indi. İlk ayetler bu ayda indi, inmeye başladı.
RAMAZAN : Şehr-ül Kurandır
RAMAZAN : Şehr-i Muhammeddir.
RAMAZAN : Şehrullahtır
RAMAZAN : Şehr-i Rahmettir
Ramazan, rahmet ayıdır. Rahman ve Rahim olan Allahın ayıdır. Kuran da Rahmandandır.

Devr-i Cahiliyeyi ve zulmeti aydınlatan Kuran, beşerin semasına güneşler gibi tûlû etti. Kuran ve Vahy haddizatında bir güneştir. Göz görür, ama güneşe ihtiyacı olduğu gibi, akılların isabetli görmesi için, vahyin güneşine ve Kurana ihtiyaç vardır ( Kuransız hayat zulmetlidir. Beşer, tokuşan taksiler gibidir)
Maddi alemin görmesi ve görülür hale gelmesi için, maddi güneşe ihtiyaç olduğu gibi mana alemimizin aydınlanması için vahyin güneşine ihtiyaç vardır.
O güneşin sayesinde beşer aydınlandı. Yine o güneş sayesinde beşeriyetimiz aydınlanacaktır. Herkesten daha ziyade bu devrin o güneşe daha çok ihtiyacı vardır. Ama 20. Asır, Huffaş olan 20. Asır ona gözünü kapamış, onun aydınlığından rahatsız oluyor.
Güneşten her varlık aynı şekilde istifade edemez. Gül ayrı istifade eder, ters pislik yığını farklı istifade eder...Gül ayrı renk ve koku verir, pislik ayrı koku verir

ayeti bu hususta oldukça manidardır.

(Kuranın inişini bize müjdelerler)

Pisliklerine Pislik Katmış

MEVZUMA, ASIRLAR, ASIRLAR ÖTESİ Ve KUR'AN dedim. Yani Kuran ezeli ve ebedi olan Allahın Kur'anıdır. Nasıl ezelden gelmiş, öyle de ebede kadar gidecektir. Hiçbir pest damen ona elini uzatamayacaktır. Kuranın bütün kainatla alakası vardır. Çünkü: Kuran bütün kainatı yaratan, elinde tutan Allahın kelamıdır. Kainatın halıkı namına bir hitaptır. Kur'an; şu büyük ve muhteşem kainatın, ezeli bir tercümesidir. Kainat, fiili kitap, Kuran kavli kitap.
Seyyid Kutup, Ali Tantavi, Kevn -Abd- Kelam münasebetinden bahsederler. Şu kainat kitabı kebirinde, Kuran kainatı okuyor.
Kainatın kanunlar köhneleşmiştir, diye bir kenara atamazsınız sünnetullahı

değiştiremezsiniz.
Çekim kanunu.....Suyun donma kanununu..... Neşv-ü nema kanununu..... bunlar değişmez. Fizik ve Kimyanın kanunlar değişmez, değiştiremezsiniz, onların kavli ifadesi olan Kuran ve içindeki Kanunları da değiştiremezsiniz. Modası geçmiş diyemezsiniz....Eski çağlarda kaldı diyemezsiniz....Hangi asırda diyemezsiniz...Haşa ; Ey Köhne Kitap diyemezsiniz.
Kavil ile Fiil arasında zıtlık olmaz. (Usta, sehpa-masa Kaville- Fiilini cem etmesi)
"Yaratan yarattığını bilmez mi? Yaratan bilir, bilen konuşur, konuşmuş ve o konuşmadan Kuran meydana gelmiş.
KUR'AN GENÇTİR. ZAMAN İHTİYARLADIKÇA KUR'AN GENÇLEŞİYOR.
(ifadesiyle, manalarının zuhuruyla...) Çünkü her ayetin mana tabakası vardır. Celaddini Suyuti (İtkanda)

Kur'an; Kabirde, haşirde, cennette de daha da gençleşecek: En genç ve dinç Kuranı göreceksiniz.
Cennette Hz Davudun a.s. ve Hz Allahın c.c. Kuran okuması, en gençi dinç, taze geçerli Kur'an olacak, öbür alemde.
Ku'an kainatın Ruhu, Kainatta da Kuranın sazı hükmüne geçmiş. Ruh gidince hayat biter. Kuran gidince Kıyamet kopacak. Kainatın sırları çıkınca, Kuranın sesi daha çok duyulacak. Kur2an kainatın ruhu olduğu gibi milletlerin ve milletimizin de ruhudur. Onun için ; Kur2ana bağlanan millet payidardır. ( Dünyada ve ukbada) "Osman Gazi altı saat Kur'an okudu ..... Altı asır . Lord Gürzon inglizlerin avam kamarasında eline Kur'anı alarak " Türk Milletini bu kitaptan soğutmalıyız, yoksa onları mağlup edemeyiz. " Soğuttular ve kendilerince de muvaffak oldular.

Manası KUR'AN BİR MANA DERYASIDIR. Herkes kendi çapına göre istifade eder. Açtıkca içinden yeni hazineler çıkıyor... Çıkacak

Bikri fikri kainat çak çak oldu henüz
Perde-i ismette kaldı maani-i Kur'an henüz.
Bahisleri ile ; KUR'AN BAHİSLER İLE DE BAHRİ UMMANDIR"
1-insan ve insanın vazifesi kainat ve halık-ı Kainatın , arz ve semavatın, dünya ve ahiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin, mebahis-i külliyelerini cem etmekle beraber...
2- Nutfeden halk etmek , ta kabre girinceye kadar yemek- yatmak abadından tut, ta kaza ve kader mephaslerine kadar...

3- Altı gün hilkatı alemden tut, ta .. kasemleri ile işaret olunan rüzgarların esmesindeki vazifesine kadar...
4-
işaretiyle insanın kalbine ve iradesine müdahaleden tut ta 
yani bütün semavatı bir kabzasında tutmaya kadar.
5- Zemini çiçek ve üzüm ve hurmasından tut ta "
" ile ifade ettiği hakikat-i acibeye kadar.
6- Semanın
haletindeki vaziyetinden tut ta dühanla inşikakına ve yıldızların düşüp hatsiz fezada dağılmasına kadar.
7- Dünyanın imtihan için açılmasından ta kapanmasına kadar...
8- Ahiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan , haşirden köprüden tut, ta cennete ,ta saadet-i ebediyete kadar ...
9- Mazi zamanın vukuatından hz. Ademin hilkat-i cesedinden , iki oğlunun kavgasından, ta tufana, ta kavm-i Firavun'un garkına, ta ekser Enbiyanın mühim hadisatına kadar...
10- Ve "
" işaret ettiği hadise-i ezeliyeden tut, ta "
". işaret ettiği vakıa-ı ebediyeye kadar bütün mebahis-i külliyeyi ve esasiyeyi mühimmiyeyi öyle bir tarzla beyan ederki, o beyan bütün kainatı bir saray gibi idare eden, dünyayı ve ahireti iki oda gibi açıp kapayan . Zemin bir bahce , sema misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mazi müstakbel bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden ve ezel ve bedi dün ve bugün gibi silsileyi şuunatın iki tarafı birleşmiş bir surette bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zat-ı Zülcela'a yakışan bir tarz-ı beyandır.
EVET KUR'ANDA HER ŞEY VARDIR.
Fakat herkes, herşeyi Kuranda göremez. Göremediği zaman da, Kur'an'da yoktur diyemez. Her şey Kur'anda vardır. Asırlar, içindekiler. (Evvel-Ahir-Zahir-Batın) Asırlar ötesi, olmuş olacak herşey....

Evet, herşey Kur'anda vardır. Fakat herkes herşeyi Kuranda göremez, göremediği zaman yoktur diyemez.
Nükte: 1. Dünya harbinden sonra, Batıda umumi kongre olur. İstiklal marşımız da henüz yazılmamıştır.Herkes marşını söyler. Bizim heyet de tekbir getirirler.
Birisi sorar. Her şey Kur'anda var diyorsunuz da, ben Köseyim, benim Köseliğim de Kuran da varmıdır? Der. Vardır derler. Şu ayeti okurlar.

Senin toprağın Killi ondan derler
ÜÇ YOLLA KAİNATDAN ve HUSUSAN FÜNUN-U MÜSBETEDEN BAHSEDER.
1- SARİH AYETLERLE:
1-
Sema genişliyor) Astronomi kainatın daima genişlemekte olduğu bilinir. Balondaki beneklerin şisdik sıra ve eşit miktarda uzaklaşması gibi, gök cisimleri de kendi aralarında eşit olarak uzaklaşmaktadırlar.
İşte Einstein'e baş dönmesi veren, ve büyük fizikçe Hubble'nin "Nebulozların bizim galaksimizden uzaklaştıklarını" ve Belçikalı Matematikçi ABBE LEMAİTRE nin bu keşifden "kainatın genişleme nazariyesini" çıkarması ile ortaya çıkan ilmi görüş
2-
300 spermden, bir spermden.. meniden
3-
Herkül burcu .
4-"
" 12 gezegen
5-...
"Sen dağları görür de durur zannedersin, halbuki onlar bulutun geçtiği gibi geçer" Dünya dönüyor.


6- Atmosfer Tabakası semadan
Evimizin damı gibi, dünyanın damı, ısı-ışık-ren taş vs tehlikelerden koruyor
7-
Aşılayıcı Rüzgarlar
Bitkilerin döllenmesi, rüzgarların bulutların döllenmesi 8-
Ana karnında 3 karanlık oda-zar
Sizi analarınızın karnında, 3 zulmet içinde hilkatten hilkate yaratıp duruyor.
Ceninin ana karnında su, ışık, ısı geçirmeyen 3 sağır perde ile örtülü bulunduğunu söylüyor, BUNLAR su geçirmeyen, MUHBAR ışık geçirmeyen AMNİON ısı geçirmeyen CORİON zarlarıdır.
Ayla alakalı ayetler, Kainatın yaratılışı ile alakalı ayetler. Kainatın yuvarlaklığına dair ayetler. Göklerin dürülü oluşu, ayın soğuması, güneş ve ay arasındaki fark, dünya yuvarlaklığı, dünyanın kutuplardan basıklaşması, yukarıya çıkınca oksijen azalması, arzın derinlerindeki rızk, insan topraktan, parmak izleri, Hz Nuhun gemisi yelkenli değildi, Yüzey gerilimi, zaman ve izafiyet, üçten fazla boyut, elektrik, eşyanın aynen nakli, kokuların nakli, kuş dili....
2- MUCİZA-I ENBİYA İLE FÜNUNU MÜSBETEDEN BAHSİ
- Peygamberler maddi ve manevi imamdır. (Hz İdris, Hz Nuh, Hz Yusuf a.s.) - Nebiler, Mucizatı ile, o fende en son ufka bayrağını dikmiş, dagalanan bayrağı vardır. İlimler kah doğru, kah yabnılş o hedefe varacaklardır. Şimdi pek çoğu nazariyedir. - İlim tam doğruyu bulunca, Kur'ana yaklaşmış veya uzaklaşmış olacaktır.
Bu Hususta birkaç Misal: 1- 
Uçak 
2- Televizyon suret ve cisim nakli
3-
demir ve kuş dili
4-
Artizyen, Sanrtofüj, Taşların dili
5-
Anadan doğma körü tedavi
6-
Amyant tipi gömlek, Buzdolabu, Soğuk Hava deposu, Buz Dağları, Zemheririn yakması
3- TARİHİ KISSALARLA VE VAKIALARLA FENLERDE BAHSİ
1- Buht-un NASR vakası münasebetiyle anlatılan vak'ada KARANTİNA usulü anlatılıyor.
2- Ahsen-ül Kasas olan Sure-i Yusufda:
a- Ziraatle alakalı (Başaklarıyla saklayın)

b- Aynı dertde derman (İçtimaî, Tıbbî, Psikolojik)

-Tıp: Kuduz, Akrep, Köpek
-Psikolojik : Cüneyd-i Bağdadi nin Seriyüssekâtinin Huzurunda bayılan adam misali
-Niyaz-i Mısri : Derman aradım kendim / Derdim bana derman imiş
c- Koku Nakli : Hz Yakubun oğlu Yusufun kokusunu duyması

- Bir uzuv kesilince diğer uzvu inkişaf ediyor.
- Ses, Renk, Koku ve cisim nakli
- Her şey Kur'anda vardır. Muhammed b Sirinin rüyasında Efendimiz a.s.m görmesi ve "Mü'minin ruhu kabzedilirken, hamurdan kıl çekilir gibi çıkar, fakat haberi olmaz" hadisinin ifade ettiği mana Kur'anda var mı? diye istifsar eder. Efendimiz s.a.v. de "Sure-i Yusuf a dikkat et" buyurur. Kalkar arar, şu ayeti
Evet, Kuran çok yönlü bir kitaptır. Cahız, Zekkaki, Zehmahşeri gibi belağat dahileri çok yönlü Kuran icazını tesbit edip takdim etmişlerdir.
Devrimizde "Elde Kur'an gibi bir mucize-i baki varken
Başka bürhan aramak aklıma . ??art görünür
Elde Kur'an gibi bir bürhanı hakikat varken
Münkirlerii ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
Diyen zat, Kuranın 40 vech-i icazını okuyucularına takdim etmiş.
200 yüzüyle, 500 yönüyle Onun icazı tesbit edilmiş ve takdim edilmiştir.
1- Kuranın Mazi, hal, istikbale ait gaybi ihbarları arı yön... istikbal ihbarları. Tarihi, fenni, kuranî ve esma-ı ilahiyeye ait ayrı yönlerdir
2- Edebi Üstünlüğü
3- Belağatı, cezaleti, bedaatı, beyanın beraatı
4- Şiir sahası, manasının belağatı
5- Lafsın fesahatı, manasının kuvvet ve hakkaniyeti
6- Uslubundaki bedaatı
7- Camiiyeti
-Lafsındaki Camiiyeti
- Manasındaki câmiiyyeti
- İlmindeki camiiyyeti
- Mebhaslarındaki camiiyyeti
- Üslub ve icazındaki camiyye-i harikasıdır.
8- Şebabeti :
- Her asırda taze nazil oluyor gibi
- Düsturlarının kanunlarının şebabeti
- Beyanlarındaki şebabiyeti
- Davetindeki şebabiyet
- Kıraat ve ibadetindeki şebabiyet
- Medeniyetin iflasındaki şebabiyet
9- Her Asra Hitab Etmesi
- - Fikir ve asır tabakalarına hitab etmesi.
10- Ayetlerin birbirini tesanüdü.
Faik bir selamet
Metin bir tesanüd
Muhkem bir muhkem bir tenasüb
Cümleleri ve hey'etleri mabeyninde kâvi bir teavün
Ayetler ve maksatları mâbeyninde ulvî bir tecavüb olduğu
11- Kur'anın Nazmı
12- Külli prensipleri vak'alar içinde anlatması
13- Esma-ı ilahiyeyi sıfat ve zatı anlatması
14- Kim söylemiş, kime söylemiş, niçin, neden söylemiş,deki Allahın kelamındaki kainata emirleri, harikalığı...
15- Manası-şiir yönü
16- Mevzuları ispattaki harikalığı
17- Hikmet deryası- ledünniyeti
18- Kökü kainatta-mazideki peygamberlerde
19- Dalları,semaratı, Evliya-Asfiya- Ulema
20- Bizim için hidayet kaynağı oluşu
21- Ahirette şefaat edeceği hususu...
Bütün bunları bir konferansta anlatmam mümükün değil.;
ARZUM;
KURAN ANLAŞILSIN....Kuran cemaatı zuhur etsin istiyoruz...
Kuran okunurken,ağlayan, heyecanlanan, camiye sırf okunan Kur'anı dinlemek için heyecanla koşan...Okunan Kuranı mukabele eden
-Useyd b Hudayr gibi Kur'an zevkinde varan Kuran cemaatı..., işte o zaman Kur'an devri olur.
-Bir zat-ı mübeccel rüyasında görüyor.Kainatın fahrı, üzgün otururken, kendisine birisi Kur'an getiriyor. Efendimiz tebessüm ederek ayağa kalkıyor.. TABİR; Kuran yeniden layık olduğu mualla mevkıe çıkacakdır... Sonra gür sesiyle " EVET ÜMİTVAR OLUNUZ KARDEŞLERİM. ŞU İSTİKBAL İNKİLABATI İÇİNDE ....
Evet; YENİDEN BİR KUR'AN DEVRİ AÇILMIŞTIR VE KUR'AN NESLİ GELİYOR
Ölü ve ölüler çekilsin
-Böyle bir devre selam ,Böyle bir devri bütün teravet ve neşaatıyla idrak edecek olan gelecek Kur'an nesline SELAM
Size selam ve hurmetlerime.... Sizleri Kur'ana ve Sahib-i Kur'ana ve ALLAHA EMANET EDERİM.
İsterse vaazda, isterse konferans halinde isterse evde mevzuları takdim ederken bile günah işlediğim kanaatiyle şu ana kadar hep hareket etmişimdir. Belki işin doğrusu da böyledir.İslamiyet zatından büyük bir hakikattir. Güneş gibidir, veya İslamiyet gündüz gibidir, parlak. İslamiyet'i anlatanlar, Müslümanlığı yaşayanlar, İslamiyet'e gölge olmasalar, perde olmasalar, İslamiyet bütün güzelliğini zaten bütün aleme neşreder, aksettirir. Ve beşerde ister istemez onu kabul etmek zorunda kalır. Onun için de devrimizde bir büyüğümüz diyor ki; "Müslümanlığımızı efalimizle izhar etse, fiillerimizde Müslümanlığı göstersek, aksettirsek sir insanlar ve sair dinlerin anlayışları insanları parça parça bölük bölük gelir, İslam'a dehalet ederler. Bizim Müslüman olarak günümüzden en büyük kusurumuz, Müslüman olduğumuz halde, ama Müslümanlığı berrak vechesiyle aksettiremeyişimizdir. Bir avrupalı feylesofun sözünü çok beğenirim.
İsmini şu anda hatırlayamayacağım. "Müslümanlığınıza baktım, kitabınıza baktım, çok beğendim. Müslümanlığa baktım Müslümanlığı inceledim. Kitabınıza baktım çok beğendim. Fakat sizin Müslümanlığınıza baktım çok iğrendim. Bizim Müslümanlığımızla hakiki Müslümanlık arasında sera ile süreyya kadr hemen hemen fark var. Ve Efendimiz (s.a.v.) de böyle bir devrin geleceğinden bahsederken, İbn-i Huzeymenin Sahihinde Sahih denen bir hadiste buyuruyor ki, "Ye'ti alennasi zamanün ek Kur'anı fi vadin vehum fi va'din" "Bir zaman gelecek Kur'an bir başka vadide olacak, ben Kur'an'ın cemaatiyim diyenler başka bir vadide olacaklar" diyor ve elhak Efendimiz (s.a.v.) in bu sözü devrimizde herhalde bunu siz de tasdik edeceksiniz apaçık meydana çıkmıştır. Bugün Müslümanlar Kur'an ı bilmiyor hakikaten de İslam'ı bilmiyoruz. Halkımızın bilmemesinden öte, bu işin tahsilini yapan insanlar bile hangi dereceye kadar biliyor o dahi ayrı ayrı bir zaviyeden ele alınabilir.
Onun için Müslümanlığı bilmediğimizden dolayı, bilmemiz gereken şeyi bilmediğimizden dolayı, bu defa bilmememiz gereken şeyleri biliyoruz, batının modasını batı kültürünü, dünyayı vs. Yani kabre gittiğimizde bize sorulmayacak haşre gittiğimizde bize sorulmayacak şeyleri öğreniyoruz.Bu da batı kültürü altında bir kabus gibi inlememize ezilmemize sebep oluyor. Hani derker ki filan kuş kendi yürüyüşünü beğenmemiş, başka bir kuş gibi yürüyeyim demiş, kendi yürüyüşünü terketmiş ona benzemek istemiş, ona benzeyememiş bu defa kendi yürüyüşünü unutmuş. Ortada paçalı tavuk gibi kalmış. Bizim şanlı mazimizde ve Devlet-i Aliyede muhteşem bir yürüyüşümüz vardı. Mehteran bölüğü gibi vakur ve ciddi, Müslümanlıkla Kur'anla beraber öyle ciddi bir yürüyüşümüz vardı ki; bütün devletler Müslüman Türke şeref çakmaktan adeta şeref duymakta idiler. Bu yürüyüşümüzü terk ettik, beğenmedik, Batı kültürü gibi olalım dedik. Onlara da benzeyemedik bu defa kendi yürüyüşümüzü unuttuk. Şu anda işin neresinde olduğumuz meçhul, işte bu zaviyeden Kur'anı terk ettik. İncil gibi de olamadık. İncilin cemaatı gibide olamadık.
Ama Kur'an cemaatı olmayı da unuttuk ve iki namaz arasındaki beynamaz gibi, iki mescit arasındaki beynamaz gibi nereye gideceğimiz belli değil. Mescitlerin yolunu unuttuğumuza göre bari bir boş yer bulursak oraya gidelim. Baktık ki meyhane boş işte oraya gider gibi orada kaldık. Bütün derdimiz ve bütün ıstırabımız benim imanım var diyen,, ki imanımızdan şüphemiz yok elhamdülillah ve bende müslümanım diyen bu cemaate hakiki Müslümanlığı öğretmeye çalışmak. Mamafih hakiki Müslümanlığı öğrenmek ayrı bir tahsil işidir. Ayrı bir tedrisat işidir. Ama bari hakiki Müslümanlığın şuurunu kazandırmak şuurlandırma hareketi dediğimiz şey. Bari yaşama aşkı kazansın.
Bari ben hakikaten özüme dönmem lazım diyerek,bu işin şuuruna vakıf olsun. İşte bu şuurlandırma hareketi çerçevesinde, gecemizi gündüzümüze katarak dünya düşündüğümüz yok. Zannederim çok ukba düşündüğümüz de yok. Bu çerçeve içerisinde deli divane olmuş bir mecnun gibi, şirine aşık bir ferhat gibi, sağa sola gidip bir şeyler anlatmaya gidiyoruz. Sağa sola gidip bir şeyler anlatmaya çalışırken ne siyasi, ne de gayrı siyasi, nede dünyevi bir beklentimizin olmadığı muhakkaktır. Cemaaten bir teşekkür bile beklemediğimiz muhakkaktır. Hatta cemaatten bir anlayış bile beklemediğimiz muhakkaktır. İrşadcının vazifesi anlatmaktır, tebliğdir. Cemaat ister anlasın ister anlamısın , ister evet desin ister demesin. Anladığı şeyi ister yaşasın, isterse yaşamasın. O anlatan insanı alakadır etmez. Vema alelraluli illel belağ . "Sana düşen tebliğdir ey nebim" tebliğdir sadece insanlara kabul ettirmek, onları hidayete getirmek değildir senin vazifen. Sen hidayeti sadece süslü gösterirsin. İnsanların beğenebileceği hale getirirsin, hidayet için insanların iştahını açarsın. Gelirlerse kendileri bilir. Onu Allah (c.c.) yaratır.
Sana düşen sadece "Vema alelralul illel belağ" Efendimiz (s.a.v.) hiç kimse, illa böyle iman etsin diye, üzüldüğü zamanlar olmuştur, iman etmediği zamanlar ama, hele Ebu Talib imansız gidecek diye başında ölesiye yalvardı. "Gel dedi, bak sen beni senelerce korudun, muhafaza ettin, Ama cennetin şu anahtarı olacak kudsi kelimeyi söylemedin, gel söyle diye çok yalvardı" Ebu Talib söyleyemedi. Çok yalvardı. Ebu Talib vefat edip gidince imansız, o kadar yıkıldı ki, Bir insanın imansız gitmesi karşısında bir nebinin bir dava adamının bir mü'minin kabrin ne demek olduğunu bilen, haşrin ve cehennemin ne demek olduğunu bilen bir mü'minin bir insanın öbür aleme imansız gitmesi karşılığında üzülmemesi mümkün değildir. Ama bütün bunlara rağmen, Hidayet Allah (c.c.) tandır. Ebu Talibe anlattı. Üzüldü Efendimiz (s.a.v.) iman etmedi diye. Allah (c.c.) tekdir etti. Vahyetti. "İnneke latehdimen ehbet, vela kinnallahe tehdimen yeşa" "Ey Habibi Zişanım sen istediğini hidayete getiremezsin. Senin vazifen tebliğ. Allah (c.c.) isterse hadi ve hidayeti yaratan Allah (c.c.) tır. Allah (c.c.) isterse onun hidayetini yaratır ve hidayete getirir" buyurdu.
Bizler cemaatlerin karşısına çıkarken, bütün arzumuz bütün arzum, sizlerin de öyle olsun, Acaba şu hidayet denen şeyi, din denen İslam denen şeyi, acaba sevdirebilir miyiz? Cemaatin kalbinde iç dünyasında acaba ona karşı bir iştiyak, bir arzu uyandırabilir miyiz? Şu dünyanın faniyatına karşı bir arzumuz var. Dünyanın servetine, eve apartmanlara karşı bir iştiyakımız var arzumuz var. Dünya parasına karşı ölesiye bir iştiyakımız var. Acaba böyle bir iştiyak ve arzuyu İslam'ı yaşamak için Allah (c.c.) a kul olmak için ve cenneti kazanmak için, acaba işte bunu yapabilir miyiz? Bütün derdimiz bundan ibarettir. Tekrar ediyorum. NE siyasi nede gayr-ı siyasi hele günümüzün boğuşmaları içerisinde, herkes kafasını buna takmış. NE bir meslek nede bir meşrep, doğrudan doğruya, hakkı herkesin inanması ve düşünmesi lazım geldiği şekilde anlatmak, anlatırken de, tekrar ediyorum; Biz hakkı anlatıyoruz millette dinliyor, Oh Valla peygamber vazifesi yapıyoruz. İşimiz iyi sevap kazanıyoruz düşünceleriyle yapamıyorum ben şahsen. Acaba şu cemaate İslam'ı anlatırken yaşantımızla perde mi oluyoruz. Ve ruhumuz kalbimiz bulanık, haram ve günahlarla fikrimiz bulanık. Tam aksettiremediğimizden millet can-ı gönülden tam bağlanamıyor mu? Acaba. Bu milleti Müslümanlıktan mı ediyoruz? Dış dünya daha cazip mi geliyor? Biz cazibemizi mi kaybediyoruz. İslamın çekiciliğini kayıp mı ediyoruz. Düşünceleri içerisinde günaha girdiğim kanaatindeyim.
Cenabı Hak şu tatsız ve tuzsun anlatılan şeylerin içinden eğer bir tane insanın bile kalbinde bir ateş tutuşturursa, bir çıta meydana getirse, İslam'ı yaşama aşkı kazandırsa, binlerce insandan bir tanesi,ahh, senede bir t tek insanı eğer o hale getirebilsek, Allah (c.c.) ın izniyle, o kendi günahlarımıza keffaret olacak düşünceleri içerisinde deli divane olmuşçasına işte bunu yapmaya çalışıyoruz. Günümüzde her şey maddi ölçüler içerisinde ele alındığından dolayı, hatta dini anlatmak bile bir cihetten böyle ele alınmıştır. Dini anlatıyor ama acaba bizden bir talebi mi var? Onun için bunu anlatma lüzumunu hissettim. Fitne kitaplarının tamamında ahir zamanın fitnelerinin alametleri olarak dinin dünya için tahsil edileceği ahiret ameliyle dünya kazanılmaya çalışılacağını, bir fitne, bir kıyamet alameti olarak anlatıyor. Buda günümüzde elhak tahakkuk etmiştir. Hz Ömer r.a. efendimizin bulunduğu bir mecliste ki, hilafeti döneminde büyük bir cemaati vardı. Hz Ömer r.a. çok üzgün. Hz Ali Efendimiz r.a. var. VE esas fitneyi ve münafıkları çok iyi tanıyan Hz Huzeyfe r.a. var. Hz Ömer ayağa kalktı dedi "içinizden fitnelerden bir şey bilen var mı?" dedi. "Efendimiz (s.a.v.) fitneler hakkında bir şeyler duydunuz mu?" Hz Ali r.a. "Ben duydum" dedi. "YA Emirel Müminin" "Nedir?" dedi "Bir zaman gelecek, din ile dünyanın tahsiline gidilecek" "Bir zaman gelecek ahiret ameliyle dünya tahsil edilecek" "Vel tümsetüd dünya bi amelil ahirah dedi. Din ameliyle dünya tahsil edilecek. Bunlar bir fitnedir.
Ve günümüzde bir insan imam hatip okuluna giderken bir dini tahsile giderken bile zannediyorum çok defa dinimi öğreneyim, Hakkı ihya edeyim, anlatayım diye değil de,bari kestirmeden bir maaş alırız düşünceleri içerisinde, İnşaallah su-i zan etmiş olmuyorum. Ama bir hakikat ve bir realiteyi anlatmış oluyorum. Fitnedir bütün bunlar. Hz Ömer (r.a.) dedi "Hayır ben bunu kastetmiyorum, Ben başka bir fitneyi kastediyorum O berrak devir bozulacak, Sahabeyi Kiramın içine fitne çağlayanlar gibi girecek ve gruplaşmalar meydana gelecek, kan gövdeyi götürecek, İşte ben bu fitneden soruyorum, İçinizde bilen var mı?" Hz Huzeyfe kalktı, dedi "ben biliyorum onu, dedi o fitnenin kapısı sensin" "Kırılacak mı? Yoksa kapalı mı kalacak?" diye sordu Hz Ömer, Hz Huzeyfe "Kırılacak" dedi. Hz Ömer r.a. fitnenin karşısında bir kapı idi. Hz Ömer r.a. hiç kimsenin başkaldırması, isyan etmesi, fitne çıkarması mümkün değildi, "O kapı kırılacak mı Yoksa kapalı mı kalacak?" deyince yani Hz Ömer (r.a.) kırılacak, şehit olacak, ve arkasında HZ Ömer (r.a). ilave etti "Ve ebediyen bir daha kapanmayacak" Fitne günümüzde dini mevzular bile anlatılırken, böyle bir, madde ve dünya düşüncesi olduğu için kemal-i hassasiyetle, üzerinde durmak istediğim şey, yeniden Peygamberimiz Aleyhisselamın ruhuyla zuhur ederken, yeniden sahabi anlayışında zuhur ederken, dini anlatmanın karşılığında, hiçbir şey beklememek. Hatta cemaatten bir anlayış bile beklememek.
Hatta bir teşekkür bile beklememek. Anlatırken sadece ve sadece Allah (c.c.) için anlatmak. Uhud kahramanları ne müthiştir. Uhud un sonunda bir kısım ganimetler ele geçti. Arkasında yine kafiri takip edecekler bir sahabi dedi ki; "Ya Rasulallah, (s.a.v.) ben ganimet için bu cihada gelmedim" Ganimet helaldi. Allah (c.c.) meşru dedi ona. Gazi ganimetten pay alabilir. Meşrudur. Ama bir anlayış dedi ki; " Ya Rasulallah ((s.a.v.)) ben ganimetten pay alayım diye buraya gelmedim, Ben işte aha şuracığımdan ok yiyeyim de şehid olayım diye geldiğim ve sonra buyurun Hamra Eset kafiri takip edelim. Mekke'ye kadar Kaçarak gittin. Zafer sarhoşluğuyla gitmesin. Kaçmış ve manen mağlup olarak gitsin. "Gelin kafiri takip edelim" dedi. Efendimiz ((s.a.v.)) ve tekrar takipte Hah işte oracığından bir ok yedi ve şehit oldu. Bu anlayışta devrimizin irşatçılarının zuhur etmesi gerekiyor.
Bir maaş beklemeden, bir makam beklemeden ve cemaatten bir anlayış beklemeden sadece ve sadece hakkı hakka inanmamanın gereği olarak Allah (c.c.) inanmanın gereği olarak anlatmaya çalışmak inşallah bizim vazifelerimiz ve düşüncelerimiz bundan ibarettir. Başta da anlattığım gibi anlatabiliyor muyuz?, aksettirebiliyor muyuz? Onu Allah (c.c.) bilir. Samimiyet ve ihlas onu Allah (c.c.) bilir. Ama bir düşüncemiz var. Ona sadık kalmaya çalıştım. Ettergib ve Fettehib, nam kitapta bütün sahabeyi kiram hemen hemen ittifakla bize bir hususu naklediyorlar. Diyorlar ki; "Bize Kurandan bire ayet nazil olduğu zaman onu bellemeden, ezberlemeden ve iktizasına göre amel etmeden, ve birde götürüp onu başkasına anlatmadan yazmazdık ve buna mü'minlik derdik. Aksine davrananlara münafıkla nazarıyla bakardık.
Sahabeyi Kiram bir yerde oturayım şu kadar ilim tahsil edeyim de, dini öğreneyim de sonra gider anlatırım diye beklemiyordu. O gün bir ayet nazil olmuş, Onu ezberliyordu hemen, Ayette Allah (c.c.) ne istiyor, ne tatbik etmemizi istiyorsa, onu tatbik ediyorlardı. Ve birde onu başkalarına anlatmadan yatmıyorlardı. VE işte bu müminliğin ölçüsü idi. Aksine davrananlara münafıklar nazarıyla bakıyorlardı. Yani ayet gelmiş ezberlememiş, iktizasına göre amel etmemiş anlatmadan yatmış münafık. Ayet gelmiş ezberlemiş iktizasına göre amel etmiş Fakat götürüp anlatmamış, O da münafık. Onun için biz inandığımız şeyleri bildiğimiz kadarıyla 3 kelime 3 cümle bilse, bunu görüp başkalarına anlatmaya çalışmak evvela anlatıp sonra yatmak, Sahabeyi Kiram anlayışı içerisinde inşaallah bunu eda etmeye çalışıyoruz. Sizler de sağ olun Allah (c.c.) razı olsun. Başkalarının şu anda başka şeylerle meşgul olduğu şu saatte kalkıp buraya kadar böyle bir ali heyete iltihak etmiş, iştirak etmiş bulunuyorsunuz. Cenabı Hak hepimizden ebediyyen razı olsun.
Bu giriş mahiyetinde anlatacağım bir şey
Burada sorular da var. Sorulardan bir tanesi şöyle. Cemaati çokta alakadar ediyor mu onu da bilmiyorum. Diyor ki; "Evliyanın tanımını ve evliya keramet gösterebilir mi? Bu mevzuyu izah edebilir misiniz?" demek istiyor.
Evliya kelimesini hemen hemen herkes duymuştur. Velinin çoğulu, veliler demek evliya. Allah (c.c.) dostu demek. Allah (c.c.) dostu olmak haddizatında çok zordur. Allah (c.c.) ın dostu olmak Hz İbrahim a.s. ın makamıdır. Cenabı Hak ona Halilim dedi. Dostum demek. "İbrahim Halilullah" deriz bir ona. Allah (c.c.) ın doru o. Dost. Her zaman Allah (c.c.) la beraber. Veli işte bu makamı tutturabildi ise yani bir mümin böyle bir makamı tutturabildi ise, o velayet makamına çıkmış demektir. Bir manası budur ve zirve manası budur. En üst veli tarifinin en üst noktası budur. Hz İbrahimin ve Halil olmasını hemen emen içinizde duymayan yoktur. Senlerde anlatıyorum Hz İbrahimin kaç sene peygamberlik yaptığını, ihtilaf var. 175 diyenler var. 175 sene peygamber vahy ile konuşuyor.
Fakat hiç ümmeti yok ve bir Babil medeniyetine gelmiş bir peygamber. Senelerce anlatıyor, Kimse inanmıyor. Suçu sadece "La ilahe illallah İbrahim Nebiyallah" deyin kurtulacaksınız. Demek ve o devrin nemrutları tarafından da ateşe atılıyor. O kimseden medet beklediği yok. Veli kimseden medet beklemez. Sebeplerden bir kurtuluş beklemez, bir medet beklemez veli. İnanır ki her şeyi yaratan Allah (c.c.) tır. Allah (c.c.) müsaade etmeden hiçbir şey olmaz ve bu Kur'anda çok sahih anlatılır. "Vema teskutu min verakati ilaya'lemuha Vela habbetin fi zulumatin ard" diyor ayette. Diyor Allah (c.c.) ın ilmi ve izni olmadan, bir ağacın başındaki yaprak yere düşmez. Kaç milyar ağaç vardır. Bir anda kaç milyar yaprak yere düşmektedir. İşte bunlardan bir tanesi bile Allah (c.c.) ın ilmi ve izni olmadan yere düşmez.
Toprağın altında bulunan bir tohum Allah (c.c.) ın ilmi ve izni olmadan patlayamaz ve çatlayamaz. Neşvü nema bulamaz. Hayata mazhar olmaz. Her şeyin zimamdarı Allah (c.c.) tır. İbrahim aleyhisselam buna çok inanmış. Ateşe atılırken "dön" derler. Dönmez tabii. "Ben bir dönmüşüm -bir Allah (c.c.) a" dönmüşüm Bir daha dönmeyi döneklik kabul ederim" der. Yiğit bu. Bu Halil bu dost. O dost bir defa dosta gönlünü kaptırmış. Başkasına artık gönlünü kaptırması mümkün değildir. Ben bir defa dönmüşüm ama Allah (c.c.) a dönmüşüm. Bir daha dönmeyi döneklik kabul ederim. "Ateş siz bilirsiniz" der. Ateşe atılırken malum melekler tekliflerle gelir gelirler. Mesela yağmur meleği gelir. Der ki "İbrahim müsaade et yağmur olayım da ateşi söndüreyim" "Hayır" der. Sen melekte olsan Şu anda benim ateşe atıldığımı atıldığım zaman da durumumun ne olacağını beni yaratan ve dostum olan Allah (c.c.) bilmiyor mu? ve Allah (c.c.)beni kurtarmaya muktedir değil midir? Bir mele gelir Rüzgar olayım ateşi savurayım, Kafirlerin başına Nemrutun sarayına. "Hayır" der. Bir tanesi der. "Ya İbrahim Zırh olayım, Çevrende ateş seni yakmasın" "Hayır" der. "Hasbunallahi ve nimel vekil." Der. Benim vekilim Allah (c.c.) tır. Mahkemelerde avukatı vekil tayin edersiniz. Mahkemeye gitmezsiniz artık. Vekil gönderdiniz ya o yeter orada. Sizin namınıza konuşur orada sizi savunur o, sizi müdafaa eder o "Benim vekilim Allah (c.c.) tır ben işimi Allah (c.c.) havale etmişim, Allah (c.c.) tevfinizi umur etmişim ve Kur'an da çok sahihi "ve illahi turcaul emru kullu" bütün işler encamda Allah (c.c.) a dönecektir. Bütün işlerin ucu Allah (c.c.) a bağlıdır. Ve o kadar ki, meleklerin bile yardımını reddederek "Hasbunallahi venimel veki" deyince Cenabı Hak hemen o dostuna sahip çıkar. Cenabı Hak zaten Hz İbrahim'i meleklerin teklifiyle de imtihan ediyor.
Bu zirvede bulunan bir insanın meleklerden yardım beklemesi bile imtihanı kaybetmesi demektir. Dostluğun makamına veliliğin makamına terstir. Allah (c.c.) bunu imtihan edecek ve elhak Hz İbrahim imtihanı kazanmıştır. Onların teklifini bile reddetmiş .Allah (c.c.) dost ise ben Allah (c.c.) ın dostu isem gayrin ocağına düşmek gayrın bağrından bir yardım beklemek bana yaraşmaz. Hasbunallahi venimel vekil. Vekilim sadece Allah (c.c.) tır der. Allah (c.c.) ta tabii o dostuna sahip çıkar. Ve "Ya naru kuni berden ve selemen ala İbrahim" Ey Ateş İbrahim'e karşı selametli ve soğuk ol der. Berdi selam o der. Tefsirciler diyor ki; "Ey Ateş İbrahim'e karşı soğuk ol, deseydi ateşe , ateş bu defa öyle soğuk olacaktı ki, bu defa soğukluğuyla yakacaktı. Sıcaklık yaktığı gibi soğuk da yakar. Ağacın yapraklarını v.s.yi. Onun için Allah (c.c.) berdü selam dedi. Selametli soğuk. Soğukluğunla da İbrahim'i yakma. Rahat bir soğuk ol dedi ve İbrahim ateşin içinde çok rahat o kadar rahat o kadar huzurlu sen cennete gitsen o kadar huzurlu olamazsın.
İşte bu veliler Allah (c.c.) dostudur ve velayetin de zirvesi budur. Tabii bu makam çok üst düzeyde bire velayet makamıdır. Şu cümlemle meseleye ayrı bir zaviyeden bakış yaptıracağım. Her şeyin derecesi mertebesi olduğu gibi velayetinde de kendi arasında derece ve mertebeleri vardır. Nitekim herkesin imanı aynı değil. İmanda mertebeler var. Nitekim peygamberlerin de kendi aralarında dereceleri aynı değil. HZ Lutun peygamberlik mertebesiyle Hz İbrahim'in faziletteki mertebesi aynı değildir. Hz Yunusun peygamberlik faziletteki derecesi aynı değildir. Peygamberlerin de kendi aralarında fazilette dereceleri vardır k Kuran "Tilkel rusulü fedaal na badehum ala bağdın" buyuruyor. Biz peygamberlerin bazılarını diğerlerinden üstün kıldık. Kendi arasında derce var. İşte bunun gibi velilerinde kendi aralarında derece ve mertebeleri vardır. Avamı nastan bir insan bile Allah (c.c.) tan korkuyor ise, Allah (c.c.) deyince ürperebilecek hale geliyor ise ki bu tip insanlar Osmanlının son dönemlerine kadar çok vardı. Allah (c.c.) denince elektriklenmiş tek gibi titreyenler vardır. Bende bir iki tane gördüm. Kuranda zaten müminliği böyle anlatıyor. "İnnemel mumininellezine iza zikirallahu Vecilet gulubuhum" O müminler ki, onların yanında Allah (c.c.) ı zikir ettiğiniz zaman kalpleri titrer.
Avamı Nastan bir insan bile böyle Allah (c.c.) inanabiliyorsa Allah (c.c.) a böyle inandığı için de Allah (c.c.) tan böyle korkuyorsa ki; ona takva denir. Allah (c.c.) korkuyorsa ve ibadet-ü taatıda mükemmelse böyle bir insan da kendi derecesine göre veli olabilir. Keşif kerameti olabilir. Keşif kerameti olmadan da veli olabilir. Bilemiyorum arz edebildim mi? Bundan öte ikinci kademede ilmiyle devreye girmiştir. İslam'ı bilir Sünneti bilir ve ayrıca kendine Esmay-ı İlahiyeden bir yol tutturmuştur. Cenabı Hakkın bir ismini semadan inmiş bir ip kabul etmiş ve o ismi tekrar ederek o ismi vird edinerek daima o isme sımsıkı tutunmuştur. Kur'an'a daha çok o ismin zaviyesinden bakar .Bu cümlelerimle ne kastettim daha sonra anlatacağım.
Kainata daha çok o ismin zaviyesinden bakar. O isimle Müsemmayı Akdes olan Allah (c.c.) a seyreder ve o ismin velisi olabilir. Bu da ayrı bir yoldur. Mesela Abdülkadir Geylani Hazretleri Cenabı Hakkın -HAY- ismini İsmi Azam kabul etmiş ki -herhalde ismi azamdır HAY ismi- Çünkü Ayetel Kürside "Allahu la ilahe illa huvel hayyul kayyum" Hay ismini ismi azam kabul etmiş ve "YA Hay ya Hay ya Hay" demiş, Kur'ana o nazarla bakmış. Daha çok o noktasına ağırlık vermiş. Kur'an bir deryadır. Herkes kendi çapına göre bir şeyler alır. Kainata daima o pencereden bakmış. Hay ismi ile Allah (c.c.) a yükselmiş ve olmuş o ismin velisi ve olmuş koskoca Abülkadiri Geylani Kudduse Sirruh. Mesela aşk taifesi Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri gibi Aşıkîn dediğimiz grup Cenabı Hakkın Vedud ismini esas almışlardır. Vedüd. "Ya Vedud, Ya Vedud, Ya Vedud" çekerek. Vedud muhabbet demektir. Muhabbet beşiği nazarıyla kainata bakar.
Kainattaki her şey her hareketi muhabbete verir. Mesela atomun içindeki çekirdek protonun nötronun dönmesini cazibeyi muhabbete verir. Allah (c.c.) ın muhabbetinden bir damla olmasa bunlar dönmez der. Şu akşam yazın şu sineklerin ışık etrafında dönmelerine derer ki "Muhabbetten bu ondan dönerler", Güneşin gezegenlerin etrafında dönmesine derler ki, "Bu Muhabbeti İlahiyeden Kainata bir muhabbet beşiği nazarıyla bakarlar. Derler ki bir Lema bir damla Allah (c.c.) muhabbeti bize ebediyen kafidir. Hatta bir cenneti bile istemeyiz derler. Bu da Cenabı Hakkın vedud ismini esas almışsa onunla Allah (c.c.) a doğru seyretmeye çalışan ayrı bir velidir. Ve hakeza değişi tarikatların değişik meslek ve meşreplerinde zuhur etmesi İslam da şu ince sırdan dolayı zuhur etmiş. Herkes Cenabı Hakkın ayrı bir ismini ele almış ve "Etturuku ilallah b adedi enfesil halaik" Allah (c.c.) a giden yollar mahlukatın solukları sayısıncadır. Bir soluk tutmuş Allah (c.c.) ın bir ismini tutmuş.
Onunla Müsemmay-ı Akdes olan Allah (c.c.) a ulaşmaya çalışmış. Bu da ayrı bir velidir. Bir de diğer başka bir veli vardır. Daha çok riyazatla bilhassa hayvani gıdalar yememekle Budistler gibi uzun bir süre içerisinde -ki ona Seyr-i Süluku Ruhani- denir. Ruhen bir yola girip mesafe kat edip, Allah (c.c.) doğru fenafillaha doğru bekabillaha doğru Vasilun İlallaha doğru mesafe ve mertebe kat etmeye çalışmak, Bu yol uzuncadır ve devrimizin insanları içinde çok müşküldür. Bunlar uzun müddet az konuşur az yer hayvani gıdalar yemezler Gene oldukça teheccüt namazına ağırlık verir. Haram ve hatta şüpheli şeylere karşı çok hassas olurlar. Bir haram işlediğim zannına kapıldığı zaman oturur çocuk gibi ağlar bunlar. Bu müthiştir.
Rabiatül Adeviye çok müthiş bir kadındır. Kadınlar veli olmaz ama kadınların velisi odur. Kendi el emeğiyle rızkını temin eder. O devre göre mum ışığında ay ışığında oya yapar ve satar onları ve onunla geçimini ve bakmakla mükellef olduğu kimselerin geçimini temin eder. Bir ara sokaktan devlerin fener alayları geçer. Işığı çok. O ışıktan istifade ederek hemen evin damında biraz daha oya yapar. Ama kendisine ait olmayan bir ışıktan istifade etti Oya yaptı para kazanacak satıp ve o rızk olacak. İçine şüphe düşer. Devrin büyük imamı Ahmed İbn-i Hanbele mektup yazar. Der ki__ "Ya imam böyle yapıyorum. Bu para bana helal midir? Caiz midir?" diye fetva sorar. Bir haram işlerim zannı ile bu kadar korkar titrer. Büyük imam Ahmet ibni Hanbel der ki "Bunda bir mahsur yok. Bu Caizdir. Ama sen gibi bir kadını evine bu kadarcık dahi girmesin. Buna da dikkat et" der. Şimdi sen ayrı bir makamdasın. Sıradan insanların caiz olduğu şeyleri bile yapamazsın demektir. Bu mesela şu seyri süluku ruhani havası içerisindeki bilhassa önceli bir mürşidin terbiyesi içerisinde hicri 5. Asırdan itibaren başlamış.
Son Osmanlının yıkılışına kadar bu muhteşem ve mübarek cemaat milleti ihya etmiş ve irşat etmiş Daha çok kalbi hayatlarını inkişaf ettirerek Ruhi hayatlarını inkişaf ettirerek Tekke ve Zaviyede öyle müthiş insanlar yetişmiş ki, müthiştir bu. Biz şimdi ayağımızın önünü göremiyoruz. Yerde iken Arş-ı Azamı gören insanlar olmuştur. Ve namazda -dikkatinizi istirham edeceğim namazda esas olan niyazdır, tazarrudur- Ama ibadette niyazdan aşıp naz makamına çıkmış. Naz bizim için Allah (c.c.) a karşı bir terbiyesizliktir esasında. Fakat veli öyle bir makama çıkmış ki, alnın secdeye koymuş, "Vallahi YA Rabbi, filan yere şu işi yapmazsan, şunu yaratmazsan alnımı secdeden kaldırmam" demiş. Naz, hani çocuk annesine nazlanır ya "şunumu yiyeceksin oğlum" "Hayır" "Şunumu " "e....e" En istediği yerine getirinceye kadar nazlanır. Nazı geçiyor ona. Veli öyle bir makama geliyor ki, naz makamına çıkıyor, Cenabı Hak da onu mahcup etmemek için onun istediği şeyi verir. Onu yaratır, Ona ihsan eder.
Bu silsile asırlarca bu millete ve bu milletin ahvsadına hizmet etmiştir. Ben değişik zaviyelerle veliyi ve velayetin en üst mertebelerini anlatmaya çalıştım. Ama Kur'an-ı Kerim de kestirmeden veli tarifi vardır. "Ela İnna Evliya Allah: La havfun aleyhim velahum yahsenun" Bu kadarcığını bile eğer yapabilirseniz, ruhen çok rahat olabilirsiniz, imanlı insanların hepsi bir cihetten velayette yeri var demektir. "Ela..." dikkat edin demek. Sakın ha gaflete dalmayın demek. "İnne" muhakkaki, "Evliya Allahi" Alla velilerin, kimdir? "La Havfun" onlar korkmazlar. Neden korkmazlar. Anlatacağım. "La Havfun aleyhim yahsenun" Aynı zamanda onlar mahzun da olmazlar. Korkmayan, mahsun olmayan Kur'anın tabiri içerisinde o da velidir. Korkmayacak kimden. "Allah (c.c.) tan Gayrısından" Kur'an-ı Kerim diyor ki, "Ve hafuni, inkuntum müminin." Eğer mü'minseniz -Allah (c.c.) diyor- sadece benden korkun. Müminseniz eğer sadece benden korkun. İşte Allah (c.c.) tan korkma ufku ve Allah (c.c.) tan gayrıda hiç korkmama makamı. "Ela inne Evliya Allahi la havfun" noktasıdır. Onlar Allah (c.c.) velisi onlar korkmazlar. Bir kuyrukluyıldız gelecek dünyamıza çarpacak diye, bundan korkmazlar. Batı Amerika havada bir kuyruklu yıldız gördüğü zaman, ulan şu serseri kuyruklu yıldız -serseri başı boş demek yani sahipsiz- gelip dünyamıza çarparsa, vah bizim halimize diye o kocaman medeniyetin insanları şehirleri terk etmiş Ve şehrin dışında geceyi geçirmişlerdir. Korkmuşlardır. Ama ya biz korkar mıyız? İnanırız ki, Her şeyin zimamdarı Allah (c.c.) tır "Allahu haligu kulli şeyin" e inanarız ki. Her şeyi yaratan Allah (c.c.) tır Her şeyin zimamdarı Allah (c.c.) tır. Allah (c.c.) müsaade etmezse hiçbir şey hareket edemez. Hiçbir şey.
Bir atım bile atomun milyonda bir parçası bile, .ay güneş, yıldızlar v.s. Her şeyin zimamdarı Allah (c.c.) tır. Beni yaratan ve beni benden daha iyi bilen ve bana karşı benden daha şefkatli ve merhametli olan ben bir Allah (c.c.) a inanmışım Öyle ise kendimi düşünmeme ne gere. Onun rahmet kucağına kendimi atarım. Bir cocuk başında şefkatli annesi varken çok kendisini düşünür mü? Kendisine annesinin şefkatli kucağına atar. Annesi o şefkatiyle ona bakar. Muhafaza eder. "Erhamürrahimiyn" olan bir Allah (c.c) a inanmışım ben. Korkmaz ve endişe etmez. İşte bu velidir. Korkmama makamıdır. Neden korkmaz. İstikbal endişesiyle aç kalacağından. Fakir kalacağından. Dünyada derbeder olacağından korkmaz ve endişe etmez. Bu da devrimizin ayrı bir marazıdır.
İstikbal endişesi, geleceğim ne olacak acaba. Aç mı kalırım. Çoluk çocuğum büyüyor. Acep akıbetim ne olacak. Onun için habire durmadan gece gündüz dünya peşinde dünyada bir leyla gibi arkasından koştukça kaçar, serap gibidir. Serap bilir misiniz. Asfaltta yazın böyle, çölde hele adam günlerce giderken susuz kalmış bir yudum bulmazsa ölecek. Bakar hep böyle dikkatle su arar. Her gördüğü parlağa "HA su şurada" der gider. O biraz daha ileriye gider. Dünya bir seraptır. Hiçbir zaman tam ele geçirmeyeceksiniz KUR'AN-I KERİM nur suresinin zannediyorum 38. Ayetinde. Bir iki ayet sonra olabilir. Dünyanın bir serap olduğunu koş koş koştum dünyayı ele geçireceğin zaman geçiremeden karşında Allah (c.c.) ı bulacağını anlatıyor. Kafirler bu gün korkmaz. Endişeli İstikbal vardır. Ve nüfus planlaması da bu endişeden bu korkmadan kaynaklanıyor. Nüfus çoğalırsa, yerüstü kaynakları bunlara yetmez. Onun için nüfusu kontrol altına alalım Nüfusu planlayalım. Batından geliyor. Batının nüfusunu planladığı yok. Şu an kiliselerle anlaşmış habire çoğalma teklifinde bulunuyorlar. Ama Müslüman Türk çoğalmasın. Çoğalırsa ilerde başına bela olabilir. Asrın sonuna doğru Avrupa'nın tamamını 100 milyon Ama %60-70 gençliğin içi gitmiş. Esrarkeş ve içi gitmiş. Kurumuş bir ağaç gibi. Müslüman Türk 100 milyon. %70-80 genç nüfus ve imanlı genç nüfusuyla işte bundan endişe ettikleri için, nüfus planlaması yapalım. Endişeli istikbal hissi. Aç kalırız bakamayız. İşte bu endişe ve korkma var ya, işte bunda da korkmazsa bir insan "Ela inna evliya, Allahi la havfun" Onlar Allah (c.c.) ın velisidir ki korkmazlar. Rezzakı Alemin Allah (c.c.) olduğuna inanırlar. "İnnallahe huveeazzagu zül guvvetil metin" Kuvvei Metin sahibi ve rezzak muhakkak k Allah (c.c.) tır. Bir başka ayette diyor ki ," Yeryüzünde debelenen bütün mahlukatın rızkı Allah (c.c.) ın taahhüdü altındadır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim 2-3 ayet v ar. Biz buna inandığımızdan böyle bir endişemiz ve korkumuz da yok. İşte birde bundan korkmayacak.
Mümin aynı zamanda ölümden de korkmaz. Müminin kitabında ve kalbinde korku denen bir şey yoktur. Lügatimizde korku denen bir kelime olmaması gerekiyor. Bu velayetin şartıdır. Ve mümin ölümden de korkmaz. Kafir onu ejder ağzı, vahşet yatağı olarak bakar. Ölüm onun için bir ejderha ağzıdır. Yuttuğun zaman bitti. Bizim için ise cennete gitmek için bir koridora girmektir. Şu dünya meşakkatlerinden terhis olmaktır. Şu dünya bir meşakkat dünyasıdır. Askerdeki askerinin terhis olacağı günü beklemesi gibi ölüm bizim için zevkle şu dünya meşaketinden kurtulup ölümle terhis tezkeresini alıp, esas darı cihana cennet bağ ve bahçelerine gitme iştiyakıdır. Onun için müminin kitabında ölümden de korkma yoktur. Ve esas korkmam kafirden korkmazlar. Zalimden korkmazlar. Zalimden korkan kafirden korkan bir insan veli kitabına ve kaydında yeri olamaz. Onun hiçbir nebi korkmamıştır. Hiçbir büyük dava adamı korkmamıştır. Siz binler olsanız Ben tek olsam kelle gider ben ölürüm. Vallahi bu davadan vazgeçmem sizden korkmayacağım ve anlatacağım şeyleri anlatacağım demişlerdir. Ama devran değişiyor. Korku kafirlerin cephesine geçmiştir. Bizim cepheden çıkmıştır. Son şu cumhuriyet devrinde inanmış insanlar hakikaten korkmuşlardır. Hakikaten korktuk değil mi? Bir araya gelip kitap okumaktan korktuk, Müslümanlığı anlatmaktan korktuk "Tanrı uludur" diyeceksiniz "Allahu Ekber" dersek gelirler götürürler diye, korktuk. İşte bu korku velayetimizi kerametimizi götürmüştür. Ama şu an zannediyorum korkmak kafirlerin safına geçmiştir. Şu anda Türkiye'de İslam dünyasında hiçbir Müslüman kafirden korktuğunu tahmin etmiyorum. Ama kafirlerin Müslümanların gelişmesinden korktukları muhakkaktır.
Bu da ayrı bir nüktedir. Ve kafirden de korkmamak binlerce kafir çeperi içerisinde olsa da korkmamak müminseniz sadece Allah (c.c.) tan korkmaz "Ve ha fune in küntüm mü'minin" Müminseniz sadece Allah (c.c.) tan korkmak, İşte bu da velayet çizgisinde velayet defterinde hissesi olan bir şeydir. Kafirden korkmak veya korkmamak ayrıca müstakilen ele alıp anlatabileceğim bir şeydir. Müstakilen korku kelimesine girersem kafire karşı mevzumu dağıtmış olacağım. Evet "Ela inne evliya Allah" Allah (c.c.) ın muhakkak ki velileri "La Havfun aleyhim" Onlar korkmazlar. Korkmamanın çizgisini ve çerçevesini çizmeye çalıştım. Birkaç noktası ile ve ikinci şart "Vela havfun aleyhum velahum yahsenun" Onlar aynı zamanda mahzun da olmaz. Çünkü kadere inanır. Vardır bir hikmeti der. Başına bir musibet geldiği zaman "ah" der. "Ne güzel yaptı Cenabı Hak" ve bununla benim günahımı döktü der. Başıma gelen her şeyden her bela ve musibetten bir hikmet bulmaya çalışır. Mahsun olmaz. Mahsun olmamak çok mühimdir. Kıyametler kopsa Küre-i Arz bomba olsa patlasa mümin hem korkmaz hem mahsun olmaz. Der ki " Şu inandığım Allah (c.c.) ın kudretine bak. NE müthiş güç kuvvet sahibi ki, şu üstünde bulunduğum dünyayı, top gibi çeviriyor. Bir bomba gibi patlatıyor. NE müthiş bir güç ve kuvvet var der. Korkmaz ve aynı zamanda o yarattığı için vardır bir hikmeti der. Hakim ismine teslim olur. Rahmetine teslim olur. Şefkatine ve merhametine teslim olur. Ve mahzun da olmaz. Mahsun olmamak çok mühimdir. Devrimizde zannediyorum pek çoklarımız en küçük şeyden hani bir sivrisinek ısırsa basarız vaveylayı- Şikayetler, aman ağrıdı sızladı. Hemen üzülür mahsun oluruz. Mahsun olmak müminin kitabında yoktur. Veli kitabında yoktur. Bilmem anlatabiliyor muyum. Müminlik ne kadar rahat bire şey değil mi yani?
İnsan adete daha cennete gitmeden dünyada cennet hayayı yaşatan bir mesele mahsun olmamak velayet kitabında ve cennete götüren bir şart olduğu Kur'an da bir başka ayette şöyle anlatılıyor deniliyor ki; "İnnellezine galu rabbünallah sümmestakamu tetenezzelu aleyhimul melaikeh enla yehafu vela yahsenu vve ebşirilleti bil cennetilleti küntüm tu'adun."Aynı ayet iki kelime yan yana gelmiş "İnnellezine galu rabbünallah" Onlar ki "Rabbimiz Allah (c.c.) tır" dediler. Sonra Sümmestekamü, sonra istikamete girdiler. L ın emrettiği çizgiye girdiler. Allah (c.c.) a inanıyorsam, onun çizdiği yola girmem lazım. VE zikzakta çizmeden sağa sola inhiraf etmeden, müstakim olmam lazım dediler. Sümmestekamu u hale gelince ne olu "tetenezzelu aleyhimul melaikeh" Allah (c.c.) onlara meleklerini gönderir, öyle bir insana melekler gelir müjdeler. NE der melekler "En la yehafu vela yahsenu veya vela tahsenu "korkmayın ve mahsun olmayın" derler melekler ona. Anlatabildim mi? "Korkmayın ve mahsun olmayın derler melekler onlara. "Ve ebşiru bil cennetilleti cennetle müjdeler olsun ki, küntün tu adun, "Allah (c.c.) a inanan "Rabbim Allah (c.c.) tur diyen- sonra da istikamete giren, korkmayan ve mahsun olmayanlar için işte bu cenneti vaat etti. Der. Melekler müjde ederler. Diyor Kur'an daki bir ayet içerisinde- velayetinde tarifini takdim etmiş oldum- Amma velayet mevzuunda anlatacağım şeyleri bitirdim sayılmaz. Bir de velayetteki kerametleri soruyor.
VE sakalı olan büyük yaşlıca şöyle genişçe sırtında bir cübbesi olan,genişçe bir donu olan bir de posttan kürsüsüne oturup hala fikir ve zikir dersler veren keramet gösteren, fevkalade icraat gösteren kimseye veli denildiği zaman akla daha çok bu geliyor. Halk arasında bir anlayış olarak belki bu tip insanlarda muhakkak velidir, Ama veli az önce anlattığım gibi Kur'anın tarifi içerisinde ve değişik tarifler içerisinde sadece veli o demek değildir. Bu nokta üzerinde biraz durmak istiyorum bence; Sahabeyi Kiramın hepsi velidir. Kiram bile istisna gencinden ihtiyarına kadar hem de velayeti kübranın büyük velayetin temsilcisidir. Sahabeyi Kiram öyle bir velayet makamındadır ki, Sahabeyi Kiramdan sonra gelen büyük en büyük kimse Mesela diyelim Ömer bin Abdülaziz büyük Mesela diyelim Hasani Basri Mesela diyelim Abülkadiri Geylani Mesela diyelim İmamı Rabbani Bunların en büyüğü bile sahabeyi Kiramın en küçüğünün bile makamına çıkamaz. Velayette İmamı Rabbani bir değerlendirme yapar, Der ki Ömer Bin Abdülaziz mi daha büyüktür yoksa Hz Vahşi mi? Fazilette ileridir. Hz Vahşiyi her halde tanırsınız. Evvela cehalet döneminde hakikaten vahşi idi. Uhudda HZ Hamzayı şehit eden, en büyük İslam kahramanı Allah (c.c.) aslanını ve kılıcını şehit eden, bir insan. Her defasında Efendimiz (s.a.v.) in karşısına çıkman zevk almış bir insan. Fakat son dönemde iman etti. Çok az Efendimizin s.a.v vefatından sonra da o eski günahlarına kefaret arayan,bir insandır. Ve en sonra Yemamede -kafirken Müslümanların en büyüğünü Hz Hamzayı şehid etti- İslama girdikten sonra da bu defa kafirlerin en büyüğünü yalancı peygamber müseylemetül kezzapı öldürdü. Hz Vahşi budur. İlmi ne kadardır. Kuran ne kadar bilirse. Ömer bin Abdülaziz'e gelince o müceddiddir. HZ Ömer devrini yeniden yaşatmış bir insandır. Az Hem maddi alemde sultan hem mana alemine sultan bir insandır. İlimde söz sahibi, velayette söz sahibi, Siyasette idarede söz sahibi ve kendi devrinde hiçbir fakir kalmamış, herkes elinde zekat ve sadaka verecek adam arıyor da bulamıyor. Tekrar HZ Ömer devrini yaşatmış ihya etmiş bir insandır. İmamı Rabbaniye mi Hasan-ı Basriye mi sorarlar, Ömer bin Abdülaziz ile Vahşiyi kıyaslar mısınız. Ömer bin Abdülaziz için derki (Hasani Basri der) Vahşinin atının burnundaki toz dahi olamaz. Onun için sahabeyi kiram da velidir. Velayeti bu kadar zirvedir. Kimse onların makamına yetişemez, Amma Sahabeyi Kiram da veli olduğu halde dikkat ederseniz, ne öyle büyük büyük cübbesi vardı, nede öyle post kürsüsünde oturuyordu. Nede millete zikir dersi veriyordu (Necdet Hocaya Selim den özel not "Ne de her Camii kürsüsünde 'Hitabete'...mi?) Nede keşfü kerametleri vardır. Onun için veli dendiği zaman sadece keramet gösterir akla gelmemelidir. Sahabeyi Kiram hemen hemen hiç keramet göstermemiş gibidir. Hiç çok azdır. Sahabeyi Kiramın keramet gösterenleri çok azdır. Şimdi velayette keramet denen bir hakikat vardır tabii. Keramet ikramı ilahidir. Veli Seyri Süluk yaparken Allah (c.c.) a doğru mesafe ve mertebe kat ederken, yolda kalmasın, takılıp kalmasın diye, teşvik bakımından, bir pirim veriyor gibi Cenabı Hakkın Harikulade ihsanıdır keramet. Bu onu büyük mü yapar. Bu onu büyük mü yapar yoksa bu onun için bir cihetle noksanlık mıdır? Yani bunun üstünde durmak lazım .Durmuşlar. ani Veliye Cenabı Hak o yolda giderken Keramet dene bir şey ikram ve ihsan etmese belki yolda kalacak. Belki bırakıp vazgeçiverecek. Bizim köylerde düğünlerde -biz aminli düğün deriz- aminli düğün olur. Birisinim elinde bir torba, bir çuval şeker olur. Akide şekeri. Çocuklar toplanır. Hocalar ilahi çeker. Şekeri elinde tutan amin diyene bir şeker verir. Çocuklar da şeker almak için amin denmeyecek yerde bile amin derler. Eğer öyle bir şekerleme olmasa, çocuklar düğüne gelemez. Gelse bile amin demez. Amin dedirtmek için şeker vermek lazım. Şimdi veli seyri süluk yaparken, Allah (c.c.) a doğru mesafe kat ederken, büyük manialarla engellerle karşı karşıya kalabilir. O yol çok uzundur. Menzili çoktur. Geçidi yoktur. Derin sular var. Velayet mertebesi çok zor aşılmaz bir şeydir. Onun için o yolda giderken bazen yolda kalabilir. Yokuşu çok, derin sular var geçidi yok. Yolda kalabilir veli. Onun için Cenabı Hak şekerleme mahiyetinde ona keramet göstertirir ki, ta teşvik olsun yolda kalmasın. Yoluna devam etsin diye. Bu noktada keramet gösteren veli mi daha büyüktür, keramet göstermeyen mi. Bu öteden beri münakaşa mevzuu olmuştur. Ve bütün ittifakla derler ki, kerameti olmayan veli keramet gösterenden daha büyüktür. Çünkü ihtiyacı yok. O öyle Allah (c.c.) a doğru gidiyor ki keramet göstermese de ikrama mazhar olmasa da, yine yoluna devam edecek. Öteki zayıf noktalarla yolda kalabileceği için Cenabı Hak keramet adı altında ona ikramda bulunur ki ta yolda kalmasın ve devam etsin diye. Bilemiyorum anlatabildim mi?
Ve öteden beri İhyada İmamı Gazali ısrarla duruyor. Keramet noktasında veliler veya müminler dört kısımdır.
1- Keramet sahibi olduğunu kendisi bilmez. Başkaları da bilmez. En ileride budur.
2- Bir derece altta. Keramet sahibi olduğunu kendisi bilir başkaları bilmez.
3- Fazileti 3. Derecede. Keramet sahibi olduğunu kendisi bilmez Başkaları bilir.
4- Keramet sahibi olduğunu kendisi de bilir başkaları da bilir.
Keramet noktasında en alt derecede 4. Derecede ama bize göre büyük tabii. Onların kendi arasına göre en altta bir derecesi var demektir.
Halka arasında anlayış var. Keramet gösterdi mi veli diyoruz işte ona "Ya Velidir Keramet sahibidir"
Evet tekrar ediyorum, Keramet sadece bir ikramı ilahidir. Ve bir teşviktir yolda kalmasın diye. Velayet makamına çıkmak için, keramet göstermek şart değildir.
Bana göre devrimizde bir genç, lisede okuyan bir genç üniversitede mesela idari bilimlerde kızların ekseriyeti teşkil ettiği bölümde kızların içerisinde ve dinin de anlatılmadığı fakültede okuyan bir genç, o kadar şeytan çemberi içerisinde yaşadığı halde, halen imanının muhafaza ediyorsa, hala orada yaşadığı halde ibadetine devam ediyorsa, haram ve günah işlememek için azami gayret sarf ediyorsa ve birde şu arkadaşlarıma bir şey anlatabilir miyim? Gayretinde bulunuyorsa öyle bir genç benim için velidir. Bunu unutmayınız. Bizim o veli keramet sahibi dediğimiz velileri acaba öyle genç kızların içine götürsek bıraksak acaba haline nice olur ki, çok zordur evet.
Bu yazı 26/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 846 kişi tarafından okunmuştur.