Günün Sözü: Düşmanızın bile parmak ve dudağını ısırtabilecek bir ahlâk,muteşem bir ahlâktır.
Sitede şu an 54 kişi var. Toplamda 3,486,910 kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
ARAMA:


Allah Nasıl Zamandan Münezzeh Oluyor?

Soru :
“Kitap okurken bir kaç kez aklıma gelen -çok rahatsız etmese de- bir soruyu sormak için rahatsız ediyorum: “Ben gizli bir hazine idim,kendimi tanıtmak istedim,Mahlukatı yarattım ki,beni tanısınlar.” (Acluni,2/132) ve “Malumdur ki her bir cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve göstermek ister; her bir hüner sahibi, kendi hünerini teşhir ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celbetmek ister ve sever; ve hüneri gizli kalmış bir küçük hakikat ve güzel bir mana,meydana çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever.Madem bu esaslı kaideler, her şeyde derecesine göre cereyan ediyor;elbette Cemil-i Mutlak olan Zat-ı Kayyum-u Zülcelâl’in bin bir Esma-i Hüsnası’ndan her bir ismin, kainatın şehadetiyle ve cilvelerinin delaletiyle ve nakışlarının işaretiyle…” İşte Hadis-i Şerif diye bildirilen bu söz ve otuzuncu lem’adan aktardığım bölüm ile, Allah’ın zamandan münezzeh olduğu hakikatini nasıl bağdaştırabiliriz?”


Cevap:
Değerli kardeşim,

Tefsir ve hadis ilminde en zor mesele zâhiren zıt olan ayet veya hadislerin zıt olmadıklarını, uyum noktalarını, hatta birbirini tamamlayan veya izah eden noktalar olduğunu ortaya koyabilmektir.

İmanî meseleler de öyledir. Özellikle Allah’ın zatına bakan noktalarda, zâhiren zıt gibi görünen meseleler veya noktalar vardır. Bunların vech-i tevfikini (uyum noktalarını) yapmak çok önemli ve çok zor meselelerdir.

Eskiden beri bütün kelam kitaplarında, Allah’ın nitelikleri, vasıfları anlatılırken denir ki; “Allah (c.c) zamandan ve mekândan münezzehdir.”

Bu çok doğrudur. İnsan böyle bir Allah inancı içinde Allah’ı kabul edip inanmazsa şirk içerisinde olur.
Burada bir incelik, Allah’ın zamandan münezzeh olması da, mekândan münezzeh olması ile beraber ifade edilmiştir.


Çünkü zaman, maddenin ve mekânın ayrı bir boyutudur. Madde, mekân yoksa orada zaman kavramı da yoktur.

10. mektuptaki tarifte zamanın hakikati de böyle anlatılır. Zaman, zerrâtın ihtizazâtıyla ortaya çıkar. Zerrât yoksa madde, mekan yok, öyle bir yerde zaman yoktur.

Allah’ın zatına gelince,

Allah cesetten, cisimden, maddeden, cevher, arez olmaktan münezzehtir.

İbrahim Hakkı hazretleri der ki;

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi misli alemde
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Taâlallah.
Şerîki yok, berîdir doğmadan, doğurmadan ancak,
Ehaddir: küf'ü yok, "İhlâs" içinde zikreder Allah.

Ne cism u ne arazdır; ne mütehayyiz, ne cevherdir;
Yemez içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tağayyürden; dahi elvân u eşkâlden,
Muhakkak Ol müberrâdır, budur selbî Sıfâtullah

Allah, madde, cisim olmadığına göre Allah zamanda değildir, zamanla da alakası yoktur. Yani Allah zamandan da münezzehtir.
Allah her şeyin hâlıkıdır. Mekanların ve zamanların hâlıkıdır.
Eğer böyle düşünmez ve inanmazsak, panteist, ittihatçı veya hulûliye akidesine sapmış oluruz ki, bu da şirke gitmektir.

Kelamcılar; “Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır.” der.
Tasavvufçu; “Aklına ne gelirse O, onun verâsının ve verâsının verâsındadır. Ve sen daima seni saran perdelerle adeta bir fanus içindesin...” der.

Üstad Bediüzzaman hazretleri, gerçekten çok üstadça, Allah’ın zatı ile alakalı zâhiren zıt olan önemli hususları te’lif ederek tevhid akidesi içinde izah etmiştir.

16. sözün birinci şuası tamamen bu hususa hasredilmiştir. Aynen aktarıyorum;

Birinci Şuâ: Ey nefs-i nâdan! Diyorsun ki: "Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef'âli ve vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umumiyet-i Rubûbiyeti ve Ferdâniyeti ile şeriksiz şümûl-ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hâzır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakâik-ı Kur'âniyedendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmîl etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim."

Elcevap: Mâdem öyledir; itminân için istersen, biz de Kur'ân'ın feyzine istinâden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkülâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsil yolunu ihtiyâr ile, İmâm-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:

"Ben ne geceyim, ne geceye kulluk yaparım • Ben bir hakikat güneşinin hizmetkârıyım ki, ondan size haber getiriyorum."
Temsil, i'câz-ı Kur'ân'ın en parlak bir aynası olduğundan, biz dahi bir temsil ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:

Birtek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz'î-yi hakiki iken, umumi şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ, şems bir cüz'î-yi müşahhas iken, eşyâ-i şeffâfe vâsıtasıyla, öyle küllî hükmüne geçer ki, rûy-i zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor; hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyâsı ve ziyânın içinde olan yedi renkli elvân-ı seb'ası, herbirisi, mukabilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları halde; herbir şeffaf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harareti, hem ziyâyı, hem elvân-ı seb'ayı gözbebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.

Demek, şems, vâhidiyet haysiyetiyle, ona mukabil umum eşyaya muhît olduğu gibi; Ehadiyet cihetiyle, herbir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber, bir nevi cilve-i zâtıyla bulunur. Mâdem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu meseleye medâr olacak üç nevine işaret ederiz.

Birincisi, kesif maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, ayn değil; hem mevâttır, ölüdür, hüviyet-i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen aynalar mahzenine girsen, bir Said binler Said olur; fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hâssaları onlarda yoktur.

İkincisi, maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil; mahiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir, onun gibi hayy sayılıyor.

Meselâ, şems dünyaya girdi, herbir aynada aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hâssaları hükmünde olan ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuur olsa idi-harareti ayn-ı kudreti, ziyâsı ayn-ı ilmi, elvân-ı seb'ası sıfât-ı seb'ası olsaydı-o vakit, o tek ve yektâ bir güneş, bir anda herbir aynada bulunur, herbirisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle aynamız vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o, bize bizden daha yakın olurdu.

Üçüncüsü, nurânî ruhların aksidir. Şu akis, hem hayydır, hem ayndır. Fakat aynaların kabiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor.

Meselâ, Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, Dıhye sûretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider. Hem, o anda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı.

İşte, şu sırdandır ki, mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvâtlarını birden işitir ve Kıyâmette bütün asfiyâ ile bir anda görüşür; biri birisine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesb eden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.

Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna olur; öyle de, ruhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bâzı mevcûdâtı ayna hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler. Ve o ruhânîler, hayal süratiyle o merâyâ-i nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhânî gibi madde ile mukayyed nimnurânî masnu'lar, nurâniyet sırrıyla, bir yerde iken, pek çok yerlerde bulunabilirler; mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar; bir anda cüz'î bir ihtiyâr ile, pek çok işleri yapabilirler.

Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesâfetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli; ve umum vücud ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl nimşeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhîtle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir?

Evet, nasıl güneş, kayıtsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla, sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın, ona yaklaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir; âdetâ mânen yer kadar büyüyüp kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin; öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. 1

Geç cevap verdiğim için bağışlayacağınızı ümit eder, güçlü imanınızla yaşayıp, imanlı olarak ahirete gitmenizi dilerim.

Allah’tan hayırlı uzun ömürler diliyorum.

NECDET İÇEL











Kaynak:
1- Sözler, shf; 177

Bu yazı 23/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 937 kişi tarafından okunmuştur.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Sayfalar: 1
Tweet Tweet