Aklın 7 mertebesi
Türkmenistan’daki sohbetlerinizden birinde; aklın mertebelerinden bahsetmişsiniz ve 7 mertebe saymışsınız. Sohbetinize katılan abilerimizden biri 3-4 tanesini hatırlayabiliyor, diğerlerini hatırlayamıyor. Risalelerde de bulamamış. Eğer mümkünse bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz?
Çok meraklı ve araştırmacı kardeşim,
Akıl kalbin bir şubesidir. İnsanda aslolan merkez, kalptir. Nasıl maddi vücudumuzun merkezi çam kozalağına benzeyen maddi kalptir. Manevi vücudumuzun merkezi de mahall-i iman olan kalptir. Kalbe vicdan da denilebilir. Onun özü ruhtur ki, canlılığımızın, hayatiyetimizin şartıdır.
İmanın mahalli kalptir. Vahyin Efendimiz’in kalbine geldiğini, “Ey Muhammed uyaranlardan olman için O’nu Cebrail Sen’in kalbine indirmiştir.”1 ayeti ile Allah ifade buyuruyor.
Maddi kalbimize bağlı dört ana damar olduğu gibi, manevi kalbimizden nebean eden sekiz külli duygu vardır:
1- Zihin
2- İrade
3- His
4- Latife-i Rabbaniye
5- Nokta-i istinat
6- Nokta-i istimdat
7- Cezb
8- İncizab2
Görüldüğü gibi zihin yani akıl kalbe bağlıdır. Kalpten beslenir. Vahiy de kalbe gelir, kalp akla kuvvet kazandırır. Kalbi karanlıksa aklı aydın olmaz. Bir kalp ki, vahyin aydınlığından mahrumdur, ona bağlı akıl karanlıklar içindedir.
Bediüzzaman’ın bu tespitleri ne müthiştir:
NUR-U AKIL, KALBDEN GELİR
Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ-i kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ mezc olmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehâr var; lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahmpâre göz olmaz, sende birşey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveydâ-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basîret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.3
VAHİY, TABİR-İ CAİZ İSE AKL-I KÜLLDÜR
Vahyi, Allah'ın aklı da diyebiliriz. İnsan aklı, akl-ı külle ayna olmalıdır. Olursa bir işe yarar. Nasıl cüz-i irademiz, O’nun külli iradesine aynadır. Nasıl gözümüz Allah'ın basarına aynadır, nasıl işitmemiz, Allah'ın Semi’ sıfatına aynadır. Evet aklımız, Allah'ın akl-ı küllü diyebileceğimiz vahyine ayna olursa bir işe yarar. Zaten aklın vazifesi de budur.
Akıl insandaki sair maddi ve manevi duygular gibi mahduttur. Mesela benim kulağım var işitir ama mahduttur, sınırlıdır. İşitmesi lazım gelen, bu şehadet alemindeki her şeyi işitemez.
Mesela benim gözüm görür. Ama her şeyi göremez. Görmesi lazım gelen şu şehadet alemindeki varlıkları bile binde dört nisbettekilerini görebilir. Benim görebildiğim varlıkları bile isabetli ve tam görebilmem için güneşe ve güneşten kaynaklanan ışıklara ihtiyacım vardır. Güneş ışığı yoksa benim gözüm görmez. Gece zifiri karanlıkta biri getirse parmağını gözüme soksa, ben onun parmağını bile göremeyip, gözümü koruyamam. Bunlar gibi… Benim aklım anlar, kavrar, idrak eder. Belli nispetler içindeki miktarı anlayıp kavrayabilir.
Ziya Paşanın ifadesi ile, bizim akıl terazimiz mahduttur.
“İdrak-ı meal-i bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.” der.
Benim aklımın kavrayabileceği sınırlar içindekilerini bile isabetli kavrayabilmesi için (gözümün güneşe ihtiyacı olduğu gibi) vahyin güneşine ve o güneşten kaynaklanan diğer ışıklara ihtiyacım vardır.
Onun için akıl vahiy güneşine muhtaçtır. Ancak o zaman isabetli görebilir. Kendini maddesi-manasıyla, letaifi ile tanıyabilir, kainatı, metafizik alemleri, gayb alemlerini hatta kabir, haşir, sırat, cennet ve cehennem alemlerini görebilir. İsabetliyi görür.
Akıl ile kalb böylece birleşirse, insan hakiki insan olur. Huzur bulur, tatmin olur.
Akıl, kalb ve vahiyden koparsa, karanlıklar içerisinde kalır, bunalır, sıkılır, dünyası cehennemler içinde olur.
Çiçekler, tohumlar güneşe nazar edip istifade ettikleri nispette, gelişip büyüdükleri gibi, akıl da vahyin güneşine nazar edip, onu kavrayabildiği ve anlayabildiği nispette gelişecek, inkişaf edecek ve terakki edecektir. Maddi- manevi, dünyevi - uhrevi terakkimiz ancak buna bağlıdır.
Akılcı Feylosofların batışı, vahiy ve kalple yürüyenlerin sahil-i selamete çıktıkları, kurtuldukları misalleriyle mesele çok daha geniş izah edilebilir.
Bu hususta İmam-ı Gazali Hazretleri’nin Türkçe’ye tercüme edilen “Dalaletten Hidayete” kitabıyla, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sözler” kitabından 30. Söz’deki “Ene” bahsinde anlattığı derin hususlar genişçe ve misalleriyle mütalaa edilmelidir.
Bu sorduğunuz husus, Sözler'in arkasındaki “Lemeat” adlı eserde geçer. Şöyle ki;
“Dimağda merâtib var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet itikaddan,
Taassub iltizamdan, imtisâl iz'andan; tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda,
Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.
Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfî olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.”
İlminizin artması duasıyla...
Necdet İÇEL
1- Şuara:193
2- Bediüzzaman Said Nursî, Lemaat
3- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, shf:768
Bu yazı 17/12/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 937 kişi tarafından okunmuştur.