AİLE İÇİ İLETİŞİMLERİMİZ
Aile içi iletişim, aileyi ayakta tutacak en mühim husustur. Aile ise bir millet binasının temel taşı veya tuğlasından ibarettir. Çürük tuğlalardan müteşekkil bir bina sağlam olamaz, uzun ömürlü olamaz, en kısa za-manda çökmeye, yıkılmaya mahkûmdur. Eski bir usul ifadesiyle arz edecek olursak; “eczası ve efradı günah-lardan mürekkeb olan bir heyetin umum vücudü salih ve sağlam olamaz.” Bir milleti muhteşem bir bina kabul edecek olursak, onun en küçük parçası, tuğlası aile hayatıdır, aile fertleridir. Onlar sağlam olursa millet sağlam olur, uzun ömürlü olur. Eğer aileler çürük olursa öyle bir millet sağlam olmayacağından uzun ömürlü olması, ebed-müddet olması da mümkün değildir. Bu zaviyeden çıkış yaparak tarihin en yakın ve uzak dönemlerinde tarih sahnesinde dolaşabiliriz.
İşte Rusya aile hayatını koruyamadığı için çökmüştür. Güçlü Kızıl Ordusuna, devletin maddi gücüne, istihbarat teşkilatının da dünyada en güçlü olmasına rağmen, sosyalist Rusya 70 sene ancak ayakta kalabildi ve hiç ummadığı bir zamanda yıkıldı. Çünkü sağlam bir aile yapısı, aileleri sağlam kılabilecek umdeleri, esasları, temel prensipleri yoktu. Ve o sisteme “şuyuiyyun -ailede umumilik” diyorlardı. Onlara göre; kadın herkes için umumidir, erkek de herkes içindir. Aile temel prensibi yok, aile mahremiyetleri yok. Çürük aileler koskoca imparatorluk Rusya’sını çok kısa sürede, hiç ummadığı bir anda yıktı.
Bugün de, Batıda da aileler arasında ve içinde de çürümeler vardır.
Batı dünyasında gezip dolaşanlar buna yakından şahit olmuşlardır. Şu an Batı, iktisadi gücü ile ayakta durabiliyor ya da aralarındaki dayanışma da onları ayakta tutuyor olabilir. Belki insanlığın nazar-ı dikkatini çeken teknolojisi ile ayakta durmaya çalışıyor. Ama Batı da -kanaatim o ki-, uzun ömürlü olamayacaktır. Bugün Belçika’da %80 ailelerde boşanmalar vardır. Çocuklar anne babayı terk etmişler; anne baba çocuklarını terk etmiş ve insanlar teselli bulmak için vefalı, sadık olan köpeklerle beraber yaşamaya çalışıyor ve vefa hissini ancak onunla tatmin etmeye çalışıyorlar. Belçika’nın yanısıra Hollanda ve Almanya da buna keza... Batı medeniyetinde de çok korkunç yıkılışlar vardır. Maalesef bizlerde de Batıyı taklit var.
Taklidin üç kaynağı İbn-ü Haldün (sosyolog, felsefeci) Mukaddimesinde diyor ki : “Taklit üç şeyden kaynaklanır:
1.Kişi sevdiğini taklit eder.
2.Takdir ettiğini taklit eder.
3.Mağluplar galipleri taklit ederler.”
Tanzimattan bugüne kadar özellikle Doğu toplumlarında, Anadolu insanında bir Batıyı taklit etme yarışı meydana geldi. Biz Batıyı neden taklit ederiz? Sevmediğimiz muhakkak ama iktisadi gücünü ve teknolojisini takdir etttiğimiz de muhakkak. Ama asıl muhakkak olan şudur ki; bizler mağlubuz, onlar da galip. Biz işte bu eziklik psikolojisi içinde “Batı ne yapıyorsa doğrudur” zannıyla onları taklit etmeye çalışıyoruz. Aslında Batıda cemiyet tefessüh etmiş, aileler dinamitlenmiş, yıkılan medeniyete doğru bizler hala gidiyorsak kendi değerlerimizi anlayamamış zavallı insanlar grubuna sukut ettiğimizdendir.
İnsanlık, huzurun peşinde
İnsanlar huzur ve saadetin peşindedirler. Her in-san doğal olarak yaratılıştan gelen his ve kabiliyetleri ile her yaptığı şeyin sonunda bir huzur elde etmek, mutlu-luğu yakalamak ve dünyada bahtiyar olmayı arzu eder. Bir ticaret adamı sabahtan akşama, akşamdan sabaha planlarıyla ticaretin arkasından koşarken acaba birşeyler kazanıp merde-namerde muhtaç olmadan dünyada mutlu ve saadetli olabilir miyim; işte bunu hedefler. Bir talebe okuyayım, ilimler öğreneyim, mutlu olayım; işte bunu hedefler. Belki spor faaliyetlerinde de bu vardır. Küçük-büyük bütün hamlelerin arkasında dünyada huzur ve mutluluğu yakalama arzusu vardır. İki insan nikâh akdiyle bir araya gelmeyi, bir aile çatısı oluşturmayı arzu ederlerken de ana hedefleri dünyada huzuru yakalamaktır. Yoksa insanlar “evleneyim de hayatım zehir zemberek olsun, başıma bir dert almış olayım” diye evlenmezler. Maddi olarak, fiziki olarak, iktisadi olarak, ruh ve gönül dünyasıyla “dünyada ben de huzurlu olayım, mutlu olayım” diye arzu ederler. Aile hayatında ana hedef huzuru ve mutluluğu yakalamaktır.
Genel perspektif içinde bakacak olursak; huzur ve saadet ise sadece ve sadece güçlü bir şekilde Allah’a ve öbür âleme imanla temin edilir. Aile fertlerinde sağlam bir Allah inancı ve öbür âlem inancı yoksa huzuru temin edemezler. Muhteşem villalarda yaşayabilirler, sarayları aratmayacak maddi imkânları olabilir, lüks hayatı da elde edebilir ama bunlar tamamen maddi şeylerdir. Maddi şeyler çok defa ruhun gıdası olmaz, kalbi tatmin edemez, hissiyat ve letaifi işba’ edemez, doyuramaz. Huzur ve saadet de daha çok ruhla, kalp dünyasıyla ve hissiyatımızla alakalıdır ve bunlar tatmin olmadığı sürece insan maddi şeylerde çok mikemmeli yakalasa bile, yine de asla ve kat’a huzuru yakalayamayacak ve tatmin olamayacaktır.
Bugün daha çok huzursuzluklar zengin insanlar arasında vardır. Zengin ülkelerde daha çok esrar, alkol vs. görülüyor. İnsanlar bunlarla kendilerini uyuşturarak, kafalarını sarhoş yaparak bir zaman ruhlarındaki huzursuzluğu, anarşiyi unutuyorlar. Huzur ve saadet sadece ve sadece Allah’a iman ve bir de çok güçlü bir şekilde öbür âleme, özellikle Cennete iman ile mümkündür.
İdam sehpasında bile huzur
Bir Misal: İki insan düşününüz. Bunlar, az sonra idam edilecekleri idam sehpasına yavaş yavaş yaklaştırılıyor. Bunlardan birisi şöyle inanıyor; onu hakiki bir idam olarak kabul ediyor: “Demekki ben az sonra idam edileceğim, idam edildiğim zaman benim için herşey bitiyor.” Bu insanın ruhunda müthiş bir elem vardır. Siz bu insanın idam sehpasına doğru giderken geçeceği yolları altından yapsanız, insanlar yolun sağında-solunda alkış tutsalar, “bravo, çok yaşa, yaşasınlar” deseler, elbiselerin de en mükemmelini giyse, yemeklerin de en muhteşemini bulsa; şöyle dışarıdan baktığınız zaman diyeceksiniz ki; “aman adam ne görkemli, ne mutlu, ne saadetli yaşıyor” Hâlbuki onun kalp ve ruh dünyasına girdiğiniz zaman şu elemin yattığını göreceksiniz: “Demekki ben az sonra idam olacağım, idam olduğum zaman bir daha bu altınları göremeyeceğim, demekki bir daha bu insanların alkışlamasını duyamayacağım, bu elbiseler gidecek, bu yemekleri bir daha bulamayacağım, eyvah, ah” çekecek ve ruhunda müthiş bir elem yatmış olacak. Ama dışarıdan baktığınız zaman çok muhteşem görünen bu şey onun ruhunda adeta bir Cehennem azabının fışkırmasına sebebiyet verecektir.
İkinci insan da idam sehpasına doğru gidiyor ama o, onu idam sehpası olarak kabul etmiyor; bir basamak, bir merdiven olarak telakki ediyor. “Oradan bakıp çıkacağım, arkasında benim için bağlar, bahçeler var, her türlü saraylar var, dostlarım var” inancı içinde. “Ah bir an önce o dostlarıma ulaşabilsem” aşkıyla yanıp tutuşuyor ve bu insan o idam sehpasına doğru zahirde gidiyor. İşte bu niyetle giden insanın geçeceği yolların, birincisine bedel, mesela çamurdan yapsanız; insanlar yolun sağında solunda alkışa bedel hakaret etseler; elbiselerin de en adi patiskasından çuval tipinde bir şey giyse ve kuru bir parça ekmek de ancak bulabilse... Zahiren baktığınız zaman diyeceksiniz ki: “Yahu adam ne perişen yaşıyor, ne kötü” Hâlbuki onun ruh dünyasına girdiğiniz zaman; “hemen az sonra zaten ben o basamaklara ulaşacağım, o merdivenleri atladığım zaman da o muhteşem elbiseler var, beni alkışlayan, bağrına basan dostlarım var, bağlar ve bahçeler var” diye inanıyor ve ruhunda müthiş bir saadetin de yattığını göreceksiniz.
Netice, bu adamlardan birincisi Allah’a ve öbür âleme inanmayan, hayatı sadece dünya hayatından ibaret zanneden adamdır. Hayat onun için sadece dünya hayatıdır. “Dünyaya geldik bir kere, sen yemene, içmene, oynamana ve gülmene bak” felsefesini benimsemiş. Bu adam saraylarda da yaşasa ve en mükemmel elbiseleri de olsa şöyle düşünecek: “Demek ben ilerde öldüğüm zaman bu sarayları bir daha göremeyeceğim, demek bu servet bitecek, insanlar artık beni alkışlamayacak ya da ben duyamayacağım” diye inanan bir insan saraylarda yaşarken bile adeta öbür âlemde Cehenneme gitmeden, Cehennemin azabını elemini dünyada ruhunda yaşıyor demektir.
İkinci adam ise Allah’a ve öbür âleme inanan, ha-yatı sadece dünya hayatından ibaret görmeyen, hadis ifadesiyle “yaşayış sadece dünya yaşayışından ibaret değil-dir” gerçeğine inanan. O da gidiyor, “benim için öldükten sonra ebedi Cennet var, ebedi bağlar, bahçeler var, bütün dostlarım orada” diyor ve buna inanıyor. Dünyada kısmen bazı mağlubiyetlere maruz kalsa, hatta inancından dolayı zindanlara düşse bile, dıştan baktığınız zaman “aman ne kötü” diyeceksiniz. Hâlbuki onun ruh dünyasına baktığınız zaman daha Cennet’e gitmeden dünyada Cennet saadet ve mutluluğunu ruhunda yaşadığına şahit olacaksınız.
ÖZETLE; Allah’a inanan ve itaat eden zindanlarda dahi olsa bahtiyardır; Allah’a inanmayan ve itaat etmeyen saraylarda dahi olsa zindanlarda sayılır. Öyle bir insan çok talihsiz, bedbin ve bedbaht bir insandır.
Ailenin mutluluğu, ailenin ana sütunu olan anne-babada ve çocuklarda sağlam bir Allah ve öbür âlem inancı ile sağlanır. “Hayır, da Allah’dan, şer de Allah’dan” inancı hâkim olmalıdır. “Kadere iman eden kederden, sıkıntıdan, elemden kurtulur” prensibine hâkim olan aile, dünyada genel manada mutluluğu yakalamış ve bir araya gelme hedefi de böylece tahakkuk etmiş olacaktır.
Kadın erkeğe, erkek kadına birer Allah emanetidir
Kadın erkeğe, erkek kadına birer Allah emanetidir. Emanete riayet etmek de bir mü’minlik vasfıdır. Emanete ihanet etmek de bir nifak alametidir. Emanete sahip çıkılması lazımdır. Eğer çıkılmazsa münafık olma tehlikesinin yanı sıra, bunun hesabı öbür âlemde derinlemesine verilecektir. Dünya hayatı bir baştan bir sona imtihan meydanıdır. İmtihandaki hususlardan bir tanesi de; Allah kişilerle kişileri imtihan ettiğinden, Allah evin erkeğini hanımı ve çocuklarıyla; evin hanımını erkek ve çocuklarıyla; çocukları anne-baba ve kardeşi ile ve kardeşleri de kardeşle imtihan eder. Öyleyse Allah sevk etmiş, sebepler biraraya gelmiş ve sonunda da nikâh akdiyle aile çatısı kurulmuş.
İşte bu safhadan sonra bey diyecek ki; “bu hanım bana bir Allah emanetidir, Allah onunla beni imtihan ediyor.” Hanım diyecek ki; “bu bey bana bir Allah emanetidir, Allah onunla beni imtihan ediyor.” Keza çocuklar için de aynı şeyi düşüneceklerdir. Çünkü bu imtihanı kaybederse dünyada mutluluğunu kaybeder, aile çatısı çöker; aileler çökerse millet çöker ve en nihayet bu imtihanı kaybederse öbür âlemde ebedi Cennetini kaybeder. İşte bütün bu kayıplara maruz kalmamak için temelde aile çatısında erkek ve kadın birbirlerine emanet olduklarını bilerek hareket etmeli ve her ikisi birbirlerine emniyet ve güven duyabilecekleri şekilde de hareket etmelidirler. Kadın kocanın emniyet ve güvenini kırmamak, erkek de hanımının emniyet ve güvenini kaybetmemek için gayret sarfetmelidirler.
Tesettür ailede güveni arttırır.
Yüzünü başka yerlere çeviren erkek ve kadın bir-birlerine karşı emniyet ve güvenlerini kırarlar. İmam-ı Kurtubi diyor ki: “Bakmak ve görmek fitnenin birinci sebebidir.” Erkek ve kadın birbirlerine karşı su-i zanlardan uzak olmalıdır, birbirlerine karşı emniyet ve güveni yıkacak değil, sağlamlaştıracak tavırlarda bulunmalıdırlar ve özellikle kadın beyine karşı gittikçe bu güveni artırabilecek en büyük faktör olan “tesettür”e dikkat etmelidir.
Aile fertleri idealist olmalıdır.
Aile çatısında huzura ve mutluluğa sebebiyet verecek unsurlardan birisi de hem erkekde, hem de bayanda bir idealizm düşüncesinin mutlaka yerleşmiş olması gerekir. Belki bu genel bir prensiptir ki; dünyada hedefi olmayan, bir dava anlayışı, bir iealizmi olmayan insanlar dünyadan tam manasıyla zevk alamazlar. Neyi gerçekleştirmek istiyoruz, neyi tahakkuk ettirme peşindeyiz, fert olarak, millet olarak hangi ufuklara çıkmak arzusundayız? Bütün büyüklerimiz bize belli hedefler göstermemişler mi? Mesela muasır devletler ve milletler seviyesine çıkmak bize bir hedef olarak gösterilmemiş mi?
Yeryüzünde muvaffak bir millet olma hedefimiz değil midir? İnançlarımız yönüyle ele alacak olursak; Allah bizim zilletimize ve mahkûmiyetimize razı değildir; mutlaka biz yeryüzünde izzetle yaşamalıyız, hâkim olmalıyız. Kur’an’ın ifadesiyle “ümmet-i vasat”ın muallâ makamına çıkmalıyız. Yani, yeryüzünde muvazene unsuru olabilecek bir millet ufkuna yükselmeliyiz. Yani, bugün Amerika’nın temsil etmeye çalıştığı makam, “ümmet-i vasat”ın muallâ makamıdır. O makam hattizatında bizim makamımızdır. Amerika bu makamı temsil etmeye çalışıyor, ama sadece çalışıyor. Çünkü edemez. Neden? Çünkü Amerika’nın elinde sadece kuvvet vardır, “Hak” yoktur.
Hak olmadığı zaman kuvvet baskı unsurudur, hadiselerde kendi tarafına hükmedecek, maddi imkânlar noktasında ise yine kendi tarafına doğru yontacak ve böylece mazlumun ve mağdurun kanını vampir gibi emecek, dünyada zulümler meydana getirecektir. Aslında bu makam daha muhteşem noktalarıyla bizim makamımızdır. Ama biz sadece zorba bir kuvvetle bu makamı temsil etmek değil, hakkı kuvvet çizgisinde temsil etmek, daha doğru ifadeyle kuvveti hakkın eline vermekle temsil edeceğiz. Kuvveti hakkın emrinde bulundurmalı, hakka hizmetkâr kılmalıyız. Böyle olursa, adam zayıf fakat haklı, nazarımızda en güçlü olur; adam haksız ama güçlü, nazarımızda en zayıf hale gelir. Böylece insanlık dünyada daha Cennet’e gitmeden Cennet mutluluğunu, Cennet saadet ve adaletini yakalar. Şu anda aile fertlerini mutsuz kılan en büyük faktörlerden bir tanesi, aile fertlerinde bir idealizmin olmamasıdır.
Şanlı Osmanlı’ın bir idealizmi vardı: Çadırdan dünya imparatorluğuna bir hamlede yükseldi. Selçuklu-nun aile fertleriyle beraber bir idealizmi vardı: Millet ve inancı için belli bir hedefe yükselmeyi arzu ediyordu ve işte bu idealizm yolunda çekilen çileler bile saraylardaki rahat yataklardan daha zevkli hale geliyordu. Dünyada en çile çeken insanların başında peygam-berleri, özellikle bizim Peygamberimizi (sas) görüyoruz. Fakat Efendimiz (sas) en çileli döneminde bile çok huzurluydu, çünkü bir idealizmi vardı. Evinde pak zevcesi Hz. Hatice’nin de bir idealizmi vardı.
Hanımı kendi gibi düşünmeyen iki peygamber
Peygamberlerden zevcesi bakımından talihsiz iki peygamber vardır. Bir tanesi Hz. Lut, diğeride Hz. Nuh’tur. Tahrim Süresi’nde bu ikisinin hanımı “haine” olarak ifade edilir. Evde kendisini destekleyen zevceden mahrum olduklarından bu iki peygamber muvaffak olamamıştır. En ağır mükellefiyet ve dava ile gelen âlemin iftihar tablosudur. 23 senede muvaffak olmuştur ve muvaffak olmasının temeli de pak zevcesinin idealizmi ve çok güçlü desteği olmasıdır. Hz. Hatice Validemizin Mekke’de desteği olmasaydı, Efendimiz (sas) bir aile reisi ve evin beyi olarak davasında başarı sağlayamazdı, Mekke başlarına zindan olurdu. Her ikisinin aynı çizgide bir idealizmi, hizmet düşüncesi ve insanlara anlatılması lazım gelen büyük gerçeklerin etrafında, ikisininde sürekli hareketli olmaları, onların mutluluğuna sebebiyet veriyordu. Hemde bu mutluluk, çok çile çekmelerine rağmen gerçekleşiyordu.
Efendimiz (sas) Hatice Validemizle Mekke hayatını geçirmiş; altı tane çocuğu olmuştur. Fatıma Anamız (r.a.he) bunlardan bir tanesidir; Hz. Ali ile evlenmiş; Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) Onlar-dan meydana gelmiştir. Hz. Hatice’nin vefatından sonra, Efendimiz (sas) beş sene daha bekâr kaldı. Medine döneminde zevceleri olduğu halde Efendimiz (sas) Hatice dendiği zaman ağlardı. Kadınlar kıskançtır ama Efendimiz bu psikolojiyi bilmesine rağmen Hatice der, başka bir şey demez, hıçkıra hıçkıra gözyaşlarıyla O’ndan bahsederdi. Hatice “erken uyanan” demektir. İsmiyle müsemma olan bu kadın hakikate erken uyanmıştır. Dışarıdan evine üzgün, davası için sopa yemiş ve yüzüne tükürülmüş olarak gelen Efendimiz’i (sas) kapıda karşılar, o rengârenk açılmış bir çicek haliyle O’nu karşılar ve Efendimiz (sas) onu görünce bütün çilesi kapıda kalır, içeriye girdiği zaman bir saadet ve huzur duyardı. Niçin? O da, Efendimiz (sas) gibi bir idealizme sahipti.
Evet, aile fertlerinin aynı idealizmi paylaşmaları ve bu yolda çileleri onların huzurlarını arttıracaktır.
Ev hayatında iktisat
Erkek kazanacak, ev hanımı ev ihtiyaçlarını yerli yerinde kullanacaktır. Sokrat’a göre ekonomi, ev idaresidir. Yani bir milletin genel manada ekonomisi önce ev ekonomisinden başlar. Ev halkı ev ekonomisini bilmiyorsa, bu bilmeyen ailelerden müteşekkil olan bir milletin ekonomisi de asla ve kat’a düzelemez. Ailede iktisat, ekonomik denge yoksa öyle bir devletin de, milletin de bünyesinde genel manada sağlam bir ekonomi yoktur ve o millet de ekonomik bakımdan ayağa kalkma imkânına sahip olamazlar. Sokrat’a göre eve gelen yerli yerinde kullanılıyorsa ev mutlu, aksi halde ev çökmeye mahkûm olur.
Aileyi aile yapan değerler
Aile genelde üç ana noktasıyla incelenir:
1-Ahlakî noktada
2-Hukûkî yönde
3-İçtimâî yönüyle.
Biz bu yazıda aileyi, ahlâkî ve aile bireyleri arasın-daki iletişim noktasıyla ele alacağız:
Kur’an’da aile çatısıyla alakalı en camii ve en geniş malumât veren ayetti; “Onlarda sükûn bulasınız diye, size kendi nefislerinizden eşler yaratıp, aranıza bir sevgi ve merhamet koyması Allah’ın ayetlerindendir. Düşünüp tefekkür eden toplumlar için bunda elbette büyük ibretler vardır.”
Eşler birbirinden ayrı kaldığında herhangi birşeye sinirlenseler dahi, birbirlerini gördüklerinde sukunete erecek, her ikisi birbirlerini rahatlatmak, stres ve sinirle-rini bertaraf etmek için aile çatısında Cenab-ı Hak önce sukunete ermeye dikkat çekiyor. Merhamet beyden ha-nıma karşı, sevgi de hanımından beyine karşı olacak. Bu denge kurulursa aile hayatında mutluluk yakalanır. Bu denge bozulursa saraylarda yaşamakla, lüks villalarda bulunmakla, mücevheratlarla dahi mutluluk yakalanmaz. Aileyi ayakta tutan, sevgi ve merhamet unsurudur. Bu unsurlar olduktan sonra aile uzun ömürlü olur. Hastalıklar, bela ve musibetler gelse de yıkılmazlar. Aile fertlerinin her ikisi fakir de düşse, birbirlerini seviyorlarsa yinede yıkılmazlar. Tersi de ailenin gümbür gümbür yıkılmasına sebebiyet verir. Buhari ve Müslim hadis kitaplarında hemen hemen bütün sahabeler ittifak ederek diyorlar ki : “Bizler İslam’dan önce kadınlarımıza istediğimiz gibi davranıyorduk. Ama İslam’dan sonra hakkımızda ayet nazil olur korkusuyla onlara hiçbirşey diyemez olduk.” Çünkü sahabe, aleyhimize ayet gelir diye çok korkarlardı.
Ailede huzurun şartlarından: “Fertlerin birbirlerine olan saygısı.”
Ahlaki yönüyle bir ailede huzurun temini için önce aile hayatında adalet gelir, sonra karşılıklı haklara saygılı olunursa, öyle bir ailede nizam vardır, intizam vardır, disiplin vardır, sukunet vardır, en nihayet mutluluk vardır. Adaletin olmadığı yerde huzur ve saadetten bahsedilemez. Ailede de böyledir, bir fabrikada ve bir cemiyette de böyledir. “Adalet mülkün temelidir” sözü doğrudur. Adalet bir milletin temelidir. Adalet bir aile çatısının da temelidir. Hangi sistemde, kurumda adalet yoksa orada nizamdan, intizamdan, hayattan ve huzurdan bahsedilemez. Evde adalet yoksa huzurdan bahsedilemez; işyerinde adalet yoksa huzurdan bahsedilemez, bir millette ve devlet yönetiminde adalet yoksa huzurdan bahsedilemez.
Ailenin temel rüknü evin reisi ve hanımıdır; ikinci planda ise çocuklar gelir. Karşılıklı haklara riayetle aile çatısının devamı mümkündür. Bunun için mecburi, ahlaki ilkeler ve evin siyaseti yönüyle kadının kocasına karşı vazifeleri, kocanında hanımına karşı vazifeleri iyi öğrenilmelidir. TV’lerdeki pembe diziler, renkli boyalı basınla aile hayatında müthiş çatırdamalar meydana gelmiştir. Batman’daki genç kızın intihar sebebi TV’deki pembe dizilerdir. Bu gidiş intihar sayılarının ve boşan-maların daha da artacağını gösteriyor. Biraz hayâ var, örf korkusu var; onun için millet biraz daha dikkatli olmaya çalışıyor. Ama bu hayâ perdesi de yırtılıverdi mi boşanma hadiseleri %70-80’e ulaşacak ve buna dur diyecek kimsede olamayacaktır.
Hanım’ın beyine karşı vazifeleri
Hanımın beyine karşı uymak zorunda olduğu ahlaki prensipler:
1- Hanım kocasına itaat etmelidir. İtaatin olmadığı yerde anarşi olur. Anarşi olan yerde ahlaksızlık olur. Anarşi ve ahlaksızlığın olduğu yerde de huzur ve saadet kaybolur. Allah evde erkeğe mesuliyet, hanıma da beyine karşı itaati esas kılmıştır. Öbür âlemde hanımın da, çocukların da hesabını erkek verecektir. Büyük allame, şair, edebiyatçı, tıp doktoru, devrinin en büyük fen âlimi olan Fahrettin-i Razi tefsirinde diyor ki : “İtaat eden kadınlar” ifadesinde iki mana vardır:
1.Allah’a itaat eden kadınlar
2.Kocasının hakkına saygılı olan kadınlar.
“Ve işte Allah’ın (cc) iyi kadınlar dediği bunlardır.” Hadis-i Şerif: “Şayet insanın insana secde etmesini emredecek olsaydım kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki, kadın kocasının hakkını tam olarak yerine getirmedikçe Rabbinin hakkını tam olarak ifa etmiş olamaz.” Farz orucun dışında kadın beyinden müsaade almadan nafile oruç bile tutamaz. Nafile namaz da kılamaz. Beyinden müsaade aldığı ölçüler içerisinde bunu yapabilir.
Allah’ın emir ve yasaklarına ters düşmeyecek şekilde kocanın her türlü emir ve yasaklarına uyup, sevgi ve hürmet belirtisi olarak da yanında yüksek sesle konuşmaması, adıyla seslenmeyip ona saygı ifade edecek bir tarzda hitap etmesi ve itirazda bulunmaması, sözünü kesip önüne geçmemesi, özellikle başkalarının yanında onu küçük düşürebilecek onur kırıcı söz ve davranışlardan sakınması da kocaya itaatin tali mevzuda bir kısım ölçüleridir. Allah’a isyanı emretmediği sürece beye itaat ediniz. Allah’a isyanda kula itaat yoktur. İtaat mühimdir ama itaat etmemiz gereken makam bize Allah’a isyanı emrediyorsa sadece o noktada itaat etmeyiz. Mesela evin erkeği “gel hanım bir kadeh de sen iç, ne olacak” dese, bunda Allah’a isyan olduğundan dinlemese günaha girmez, dinlese günaha girer. Gerçek anlamda kocasına itaat eden kadına şehitlere verilen mükâfatın yarısı verileceğini Efendimiz (sas) müjdelemiştir.
2- “Aile mahremiyetlerini muhafaza etmelidir.”
Gaybın gereklerine riayet etmesi iki manadadır:
Birincisi, kocası olmadığı zaman onun evini ve malını muhafaza etmesi,
İkinci olarak da, nefsini zina tehlikelerinden koru-ması, haram ve günahlardan koruması, kocasını utandırabilecek bütün davranışlardan kendisini korumasıdır. Ebu Davud’dan nakil bir hadis-i şerif de Efendimiz (sas): “Kişinin (erkeğin) kazandığı en güzel hazineyi size haber vereyim mi? O, baktığın zaman seni mesrur edecek, emredince de itaat edecek ve sen olmadığın zaman da malını ve namusunu koruyan saliha bir kadın-dır.” buyurdular.
3- Aile sırlarını ifşa etmemesidir. Ailedeki emniyet ve güven sırları başkalarına anlatmakla sarsılır. Kendi eliyle ailesine bomba, patlayıcı koyma demektir. Yapılan hareket kesinlikle caiz değildir. Bu ayet-i kerime, Efendimiz’in (sas) Hafsa Validemize (ra) söylediği, sadece O’nun bilmesi gereken bir sırrı, Hafsa Validemizin de Aişe Validemize söylemesi üzerine inmiştir. Evin sırlarının asla ve kat’a dışarıda konuşulmaması gerekir. Merhum Elmalı, zevc ve zevce arasında kalması icab eden sade bir söz olduğunu ve sırrın aile arasında o sözü bilenler tarafından dahi ifşa ve ilan etmenin caiz olmadığını anlatıyor. Kadının aileye ve kocaya mahsus sırlarını eş ve dostuna, hatta en yakın akrabasına dahi söylememesinin şart olduğu hususuna bu ayette dikkat çekiliyor.
Dünyada en zor iş, sırrını başkasına söylememek-tir. Tek bilen kendisi olunca psikolojikman kendini üstün zanneder ve söyleyip bunu kanıtlamaya çalışır. Hz. Ali (ra) buyuruyor ki : “Sır senin esirindir. Eğer sen sırrını söylersen bu defa sen sırrın esiri olursun; sır senin aslanındır, eğer onu salarsan seni yer.”
Şair:
“Arif isen deme sırrın asla dostuna
Dostunun da dostu vardır, o da söyler dostuna” demiş.
Ailenin haysiyetini, şerefini ayaklar altına almak aile sırrını korumamakla olur.
4- İsraf etmemelidir.
5- Herkese ve kocasına karşı güzel ahlak ile mua-mele etmelidir.
Erkeğin hanımına karşı olan vazifeleri
Erkeğin hanımına karşı olan vazifeleri işin çok önemli bir kısmıdır. Hassas bir kayığa binmiş giden iki fert gibidir aile hayatı. Kayığın bir tarafına birisi, diğer tarafına öbürü oturacak ki, denge kurulsun, kayık batmasın ve sahil-i selamete ulaşsınlar.
1- Evin erkeği, ailenin geçimini temin etmek, fakat örfe uygun olarak temin etmek mükellefiyetindedir. Yani en fakire göre değil, en zengine göre de değil; ortalama geçinen insanların yiyecek, içecek, yakacak vs. yaşantısı ne ise buna göre evin erkeği aileyi geçindirecek bir kazançla mükelleftir. Yiyeceği, giyeceği ortalama olacak. Bir de, erkek helalinden kazanıp getirme mecburiyetindedir. “Gelsin de, nereden gelirse gelsin” olmaz. Erkek bu konuda mesuldur. Ve öbür âlemde Allah, hanımdan da, çocuklardan da erkeği hesaba çekecektir.
Bir insanın vücuduna giren haram lokma nispetinde uzuvlarının isyanı vardır. Yani bir insan %25 haram lokma yediyse vücudundaki uzuvlar %25 nispetinde Allah’a isyan ederler. Haram ve günah işlemesi bu orana göredir. Haram lokma çocukları da isyankâr ve ahlaksız yapar, haram yiyen çocuklar nasihat dinlemezler. Binaenaleyh çocuklarının ve hanımının isyanlarından da öbür âlemde bey, hesaba çekileceğinden mesuliyet duygusuyla da yaklaşıp, hem örfe göre onların yiyecek, giyeceğini teminle mükellef, hem de en helalinden, tertemizinden de getirmekle mü-kelleftir. Bu noktada günümüzün iktisadi krizleriyle beraber insanlarda inanç da zayıflayınca ticaretin de genel çarkı tertemiz olmaya müsaid olmayınca her-halde evin beyine de çok hassasiyet, çok dikkat etmek düşüyor ve evine, hanımına karşı yapacağı en birinci mühim olan vazifesi budur. Hadis-i şerif: “Evin reisleri hanımlarına yediğinden yedirip, giydiğinden giydirmelidir.” Yani erkek bayandan daha lüks olmayacak. İkisinin de giyinme ve yeme seviyesi aynı olacak. Eğer evin erkeği dışarıda lüks lokantada yemek yiyor evine de bir çorba getiriyorsa vazifesini yapmamış sayılır.
2- Kadınların hoşlanmadığı ve onlara zararlı olacak şeyler erkek tarafından terk edilmelidir. Sigara, içki vs. Eğer hanım erkeğin sigara içmesinden rahatsız oluyorsa, bey o sigarayı içemez. Kadın hakkına saygısızlık olur.
3- Mehir vermeli, nafakasını temin etmelidir. Hüs-nü muaşerette bulunmalı, emir ve nehyi de terk etmek suretiyle zarar vermemelidir.
4- Hanımıyla evlilik hayatını süsleyip, zevklendirmelidir. Hanımını ve aile hayatını monotonluktan kurtarmak evin reisinin vazifesidir. Piknik, seyahat vs. gibi
5- Davranışlarıyla zevcesinin sevgisini ve dostluğunu kazanmalıdır. Kendisinden tiksinti, nefret uyandı-racak tavır ve davranışlardan kaçınmalıdır. Aile haya-tında en mühim şey sevgidir. Sevgi bir zamktır. Kâinatı ayakta tutan da sevgidir, muhabbettir. Çekirdeğin için-deki proton ve nötronun intizamla dönüşü bile muhab-bettendir. Sineğin yanma pahasına yine de ışığa koşması sevgidendir. Dünya, diğer gezegenlerle beraber güneşin etrafında aşkla, şevkle dönüyorsa bu muhabbettendir. Muhabbet-i İlahiden dolayı felek mesttir, bütün kainat, bütün alem mesttir. Alemi ayakta tutan en büyük faktör muhabbet mayasıdır. Aile çatısını ayakta tutan resmi nikah ve bir takım mukaveleler değildir. Bunun zamkı sevgidir. Eşler arasında sevgi yoksa yuva ayakta duramaz. İşte bu sevgiyi kazanmak, temin etmek, sürekli artırmak hüsnü muaşeret olarak evin erkeğine düştüğü ayetle sabittir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın iki tespiti var: Yatak ve infak hususunda insaflı; söz ve sohbette tatlı ve güleryüzlü olmak. Bu da erkeğin hanımına karşı yapacağı vazifelerdendir.
İmam-ı Kurtubi Hz. Ömer’den: “Yuvalar ancak sevgi esası üzerine kurulmuştur. Sevmek ve sevdirmek için çeşitli yollar bulunuz.” Hz. Ömer (ra) hanımların erkekleri için süslenmesi gibi, erkeğin de hanımı için süslenmesi gerektiği hususuna dikkat çeker. Adalet ve hükmünde ciddi olan, herkes nazarında şiddetli, şe-caatli görünen Hz. Ömer (ra) bile erkeklere şunu tavsiye ediyor: “Erkeğin ünsiyet ve suhulette hanımının yanında çocuk gibi olması gerekir. Toplum içinde yine erkek olsun ama evine geldiği zaman evde, çocuklardan bir çocuk olsun. Erkekliğinin hükmünü evde icra etmeye kalkmasın.”
İmam-ı Gazali Hüccetül İslam: “Kendilerini mem-nun edeceği için hanımlarının zahmetlerine katlanmak, şaka ve oyunlarına iştirak etmek gerekir.” “Sizin en hayırlınız, hanımlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” “Onları sevindirecek hiçbirşey bulamazsanız, onlarla tebessüm içerisinde bulununuz.”
6- Hoşgörülü olmalı. Hiçbir insan tam kamil değildir. Her insanın kusurları vardır, olabilir de. Evde kadının da elbette kusurları olacaktır, ondan herşeyiyle kemalat beklemek tabiatla, fıtratla ters düşmektedir. Onların öyle bir kısım hatalarını görmemezlikten gelmeli; yalnız iki şey istisna edilmiştir: Kadında fuhuş ahlaksızlığı olursa ve kadın herşeyde inatlaşır da geçimsizlik had safhaya gelmişse... Bu iki noktada evin reisinin çok yumuşak olması gerekmez veya mesuliyetini sırtında taşıyan, çok yumuşak olmamalıdır. Hadis-i şerifde Efendimiz (sas): “Affedilmesi mümkün olan kusurları varsa, onları hemen affedin.” Yine Buhari’nin naklettiği hadis-i şerifde: “Kadınlara dünyaları versen en basit bir kötülükten dolayı tüm iyilikleri unutabilir.”
7- Eşler hanımlarıyla alay etmemeliler. İnsanlar farklı kabiliyettedirler. Bazı hususlarda başarılı olabilir, bazı hususlarda başarılı olamayabilir. Ama başarılı ola-madığı, beceremediği noktalarda onu küçük düşürme-mek, alayvari bir ifade kullanmamak, özellikle evde mesuliyeti sırtına taşıyana ait ciddi bir vazife olduğu ayet-i kerimelerle de sabittir. Hadis-i şerifde Efendimiz (sas): “Herhangi bir kimseden meydana gelen yanlış bir hareketten dolayı kimse gülmesin. Gülmek bile muhattabı hafife almaktır.” Birbirlerini sevip saymaya en fazla ihtiyaç duyulması sebebiyle karı ile kocanın bu konuda gerekli titizliği göstermesi ailenin huzuru ve saadeti açısından en lüzumlu konudur. Özellikle evin reisi bu konuda raiyetindekileri hafife almaması ve onlara bilakis değer vermesi lazım gelir.
8- Ayıplarını araştırmamalı, su-i zanna girmemelidir. Hanımın da böyle bir su-i zann kapısını açabilecek bütün tavır ve davranışlardan uzak durması evde emniyet ve güvenin tesisi ve sevginin de kırılmaması açısından oldukça mühimdir. Müslim’in naklettiği hadis-i şerifde: “Koca zevcesini su-i zanna mevzu ederek ona baskı yapmasın. Hanımını gizli gizli teftiş ve tetkik etmesin.” buyurmuşlardır.
İktisadi kriz zamanla düzelebilir ama aile hayatında çöküntü varsa o millet ayakta duramaz.
Sorduğunuz için teşekkür eder, aile hayatınızda mutlu-luklar dilerim.
Necdet İÇEL
Kaynaklar:
Buhari Rikak 1; Muslim Cihad 126; Tirmizi Menakıb 55
Bakara: 143
Tahrim:10
Rum:31
Buhari, Es-Sahih, Kitabü’n-Nikah, 79, c: 6, shf: 145-146
Er-Razi, Tefsir-i Kebir, c:10, shf:88
Nisa: 34
İbn-i mace, Sünen, kitab’ü-n-nikah, c:2, h.no: 1853
Bursavi, Ruhu’l-beyan, c:2, shf:164
Nisa: 34
Kurtubi, El-Cami’, c:5, shf:170
Tahrim: 3
Ebu Davud, Es-Sünen, kitabü’n-nikah, hadis no: 2142, c:2, shf:606
Kurtubi, El-Cami’, c:7, shf:97
Abdullah Ulvan, Terbiyetü’l-Evlat, c:1, shf:154
İmam-ı Gazali, İhya, c:2, shf:44;ibn-i Mace, Es-Sünen, Kitabü’n-nikah, h.no: 1979, c:1 shf:636
İbn-i Mace, Es-Sünen, Kitabü’n-nikah, h.no: 1977, c:1, shf:636
Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c:2 shf:1320
Ebu’s-Suud, el-irşad, c:2, shf:158
Buhari, Es-sahih, Kitabü’n-Nikah, h.no:88, c:8, shf:151
Buhari, Es-sahih, Kitabü’l-edep, H.No: 43, c:7, shf:83
Müslim, Es-Sahih, kitabü’l-İmarat, H.No: 56, 715/184, 85, c:3, shf:1528
Bu yazı 21/04/2010 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 602 kişi tarafından okunmuştur.