Abese suresindeki muhatap
“Abese ve tevella” hitabında çelişkili tefsirler var. Elmalılı, Sabûnî, Fizılal ve 15 civarında Türkçe mealde (Suat Yıldırım dahil) hitabın Peygamberimize yapıldığı ve Hz. Aişe’den rivayet edilen Abdullah Ümmü Mektum ile ilgili olduğu anlatılıyor. Fakat Ali Ünal'ın mealinde; Hz. Peygamberin yanında müşriklerden biri olduğu ve A. Ümmü Mektum geldiğinde, o müşriklerden birisinin yüzünü ekşiterek çevirdiği dolayısı ile hitabın Hz.Peygambere değil, o müşriğe olduğu ifade ediliyor. Aynı şekilde Şia kaynaklarından Tabatabaî’nin mîzanında Hz. Peygamberin yanında Beni Ümeyye’den biri olduğu aynı hareketi yaptığı ve hitabın ona olduğu ifade edilmiş. Şia kaynaklarının Hz. Aişe düşmanlığı malum. O hadisi tamamen mevzu sayıyorlar. Bizim için onların fikri yol gösterici değil zaten. Suat Yıldırım ve Ali Ünal mealleri arasındaki bu ciddi aykırılığı nasıl izah edersiniz? Çünkü birinci ayetin mealine birisi müşrik diye başlamış, diğeri Peygamber diye başlamış…
Değerli kardeşim,
Abese suresi 42 ayet olup, Mekke-i Mükerreme döneminde nazil olmuştur. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de putperest önderlerinden Velid bin Muğire, Utbe bin Rebia, Ümeyye bin Halef ve diğer Kureyş ulularının ikna edilmesi halinde, onları izleyen halkın İslam’ı daha kolay benimseyecekleri düşüncesiyle onlarla da meşgul oluyordu. Böyle bir zamanda, konuşmanın ortasında Hz. Hatice’nin dayısı Kays’ın oğlu olan Abdullah ibn-i Ümmü Mektum’un zamansız sorularından rahatsız olarak yüzünü ekşitmiş ve ona cevap vermemiştir. Bunun üzerine Hz. Allah, Resulüne bu ayetlerle “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak, yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.” (Abese; 1-4) hitap etmiştir. (İbn-i Hişam, es-Sire, c: 2, shf: 33-36, 50-52; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, 3985; Taberi, Tarih, c: 2, shf: 231; Nesefi, Medarik, c: 1, shf: 359, c: 2, shf: 79; Suyuti, Esbab-ı Nuzül, shf: 99-100, 133)
Ehl-i sünnet vel cemaatin bütün müfessirlerine göre ayetlerin sebeb-i nuzülü yukarıda anlatılan vak’adır. Burada önemli olan Efendimiz’in (s.a.s) insan ayrımı yapıp yapmamasıdır. Bazıları; “Efendimiz (s.a.s) insan ayrımı yapmaz. Öyleyse buradaki şahıs inanmış olan ibn-i Ümmü Mektum olmamalıdır. Zira bu peygamberliğin ruhuna terstir. Tebliğ ve irşadda insan ayrımı yapmak, günahtır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ise günah işlemez. Öyleyse buradaki zatın bir başkası olduğunu yani müşrik olduğunu söylemekle Efendimiz’i (s.a.s) müslümanlara ve kendi ashabına karşı günah işlemekten tenzih etmeliyiz.” Manasında yorumlayarak, çok tekellüflü te’villere saparak ana gövde olan ehl-i sünnetin yorumlarına karşı gelmişlerdir.
Bir ayet-i kerimeyi doğru anlayabilmek için; hangi dönemde, nerede ve hangi hadiseye binaen nazil olduğunu bilebilmek çok önemlidir. Sizlerin de tespit ve ifadeleriyle bu hususta bütün sahih rivayetler yukarıda anlattığımız vak’anın, bu ayetin sebeb-i nuzülü olduğunu ifade ederler.
Suat Yıldırım hocamızın mealine ben de baktım. Orada anlatılan hususlar sahih kaynaklara daha uygundur. Ali Ünal beyin yorumu ise şazzdır.
Bu hususu destekleyen diğer bir mesele de şudur ki; Efendimiz (s.a.s) daha sonraki dönemlerde ne zaman Abdullah ibn-i Ümmü Mektum’u görse, “Gel ey kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı insan” der ve ona iltifatta bulunurdu. (Tirmizi, Sünen, c: 2, shf: 232; Suyuti, Esbab-ı Nuzül, shf: 233; İbn-i Hace, el-Isabe, c: 2, shf: 516; İbn-i Hişam, es-Sire, c: 1, shf: 198, İbn-i Saad, Tabakat, c: 4, shf: 208)
Hocaefendi’nin de bütün sohbetlerinde ve vaazlarında bu husus aynen yukarıda kaydettiğimiz gibi anlatılır ve ona yorum getirilir. Şu hususları söylebiliriz;
1- Bu vak’anın Mekke-i Mükerreme’de nazil olması çok önemlidir. Zira o devrede henüz daha Sahabe-i Kiram Efendimiz’e karşı olan âdâbı tam bilememektedir.
2- Gelen zât âmâ olduğu için Efendimiz’in kimlerle konuştuğunu görememekte ve bilememektedir.
3- Efendimiz (s.a.s) hâşâ ve kellâ Abdullah ibn-i Ümmü Mektum’u hakir gördüğü için yüzünü ekşitmiş değildir. Tebliğ ve irşadda bir ayrım yapma zellesi içinde de değildir. Efendimiz’in hali gayet fıtri ve gayet sadedir.
Abdullah ibn-i Ümmü Mektum’a “beni irşad et!” demesine karşılık dönüp bakmaması şundandır; Haliyle ona demek istiyordu ki; “Zaten sen bizdensin. Sen zaten iman etmişsin. Sana her zaman anlatabilirim. Bu adamları zor buluyor, zor topluyor ve her zaman anlatma imkanı bulamıyorum. Bırak bu defa, bir defa zorla topladığım bu müşriklerin ulularına anlatayım. Onlar iman ederse belki Mekke iman eder…” dercesine Efendimiz (s.a.s) bir tercihte bulunmuştur.
Bu hal O’nun için bir günah, bir zelle değildir. Zaten vazifesi olan tebliğ ve irşadı yapmaktadır.
4- Efendimiz (s.a.s) o anda, o şartlar içerisinde ibn-i Ümmü Mektum’a dönüp bakmamasıyla da aslında tebliğ ve irşad vazifesini devam ettirmiştir. Zira kendi ashabına “nerede, ne zaman, nasıl konuşulacağını öğretmek” Efendimiz’in peygamberlik vazifesindendir.
Ehl-i beyt’in kaynakları şâzdır. Bu hususun asıl izahı ana gövde olan ehl-i sünnet vel cemaatin tespitleridir.
Sorduğunuz için kısaca aktarmış oldum. İlminizin ve feyzinizin artmasını diler, alem-i İslam’ın ana gövdesi olan ehl-i sünnet vel cemaatın görüşlerinin hayatınızda daima rehber olmasını dilerim.
Necdet İçel
Bu yazı 21/02/2012 tarihinde eklenmiştir.
Bu yazı 297 kişi tarafından okunmuştur.